Milli Mücadele olmasa, Sèvres antlaşması uygulanır mıydı?

İtilaf devletlerinin Sèvres antlaşmasında somutlaşan politikalarını Türk Milli direnişinden bağımsız bir veri gibi düşünmemek gerekir. Milli Mücadele Sèvres'e bir tepki olduğu kadar, Sèvres de Milli Mücadeleye bir tepkidir.

Antlaşmanın dikkat çekici yönlerinden biri, zamanlamasıdır. Alman ve Avusturya antlaşmaları gibi çok daha çetrefil meseleler altı ayı aşmayan bir sürede karara bağlanırken, Türk antlaşması iki yıla yakın sürüncemede bırakılmıştır. 1919 Mayısında ilan edilmesi beklenirken belirsiz bir geleceğe ertelenen antlaşma üzerinde müttefikler ancak 1920 Nisanının son günlerinde mutabakat sağlamışlar; Sèvres metni Mayısta ilan edilmiş ve 10 Ağustos 1920'de Türk tarafına imzalatılmıştır. Oysa bu sürede Türk direnişi çoktan başlamış ve Anadolu'da egemenliğini kesinleştirmiş bulunmaktadır. Antlaşmaya son şeklinin verilmesinden beş gün önce Ankara'da BMM toplanmıştır. Antlaşmayı imzalayan Osmanlı hükümetinin, Anadolu bir yana, İstanbul'a bile hakim olduğu kuşkuludur.

Antlaşmanın imzalandığı tarihte uygulama şansının hemen hemen kalmamış olduğu hususunda, dönemin Batı kamuoyu hemfikir gözükür. Fransız ve İtalyan basını büyük çoğunlukla antlaşmaya karşı çıkmıştır. Le Temps, "1918'de silahsızlandırmayı başaramadığımız Türkiye'yi 1920'de parçalamaya çalışmanın saçmalığından" söz eder.1 İngiliz basını ise, Sèvres'i prensipte savunmakla birlikte, uygulanma ihtimali konusunda ciddi kuşkular ifade etmiştir. "Müttefiklerin çözmeyi başaramadıkları sorunları maskelemek için kaleme alınmış bir retorik ["esip üfürme"] metni" ifadesi, antlaşmaya ilişkin yaygın bir kanıyı yansıtır. 2

Müttefiklerin antlaşmayı hayata geçirmek için ciddi bir çaba göstermeye niyetli olmadıkları, ilk günlerden kendini belli etmiştir. Antlaşmanın ilanından hemen sonra İtalya hükümeti, barış koşullarını uygulamak için gerekecek bir "ölümcül savaşta" yer almayacağını deklare eder; oysa yaygın kanı, Sèvres'in Türklere ancak silah gücüyle kabul ettirilebileceğidir.

Antlaşma, Urfa, Antep ve Maraş'ı içeren bölgeyi Fransa'ya vermektedir. Oysa Fransa hükümeti bu konuda uzlaşmaya hazır olduğunu daha 1919 Aralığında Türk tarafına bildirmiş; 30 Mayıs 1920'de imzaladığı ateşkesle Urfa, Antep ve Maraş'ı tahliye ederek kuvvetlerini Adana yöresine çekmiştir. Bir başka deyimle, Ağustosta imzalanan antlaşmanın Fransa'ya verdiği yerler, Fransa'nın daha üç ay önce Türk direnişi karşısında karşılıklı mutabakatla terkettiği yerlerdir! 1921 Ocağında Briand hükümeti Kilikya'daki tüm Fransız birliklerini çekme kararı alacaktır.

Sèvres'de kurulması öngörülen Büyük Ermenistan'ın koruyucusu olması tasarlanan ABD, bu rolü üstlenmeyeceğini 1920 Martında resmen ilan etmiştir. Bunu izleyen günlerde sırayla İngiltere, Fransa, İtalya ve Norveç, Ermenistan'ın savunması için herhangi bir askeri yükümlülük almayı reddederler. Yalnız kalan Ermeni hükümeti, 10 Ağustos'ta (Sèvres'in imzalandığı gün) Bolşeviklerle anlaşmak zorunda kalır. Buna rağmen Sèvres'in Büyük Ermenistan projesinde ısrar eder görünmesi, kolay anlaşılacak bir tutum değildir.

Sèvres antlaşmasının mimarı İngiltere'dir. Ancak İngiliz hükümeti, antlaşmanın hayata geçirilmesi için İngiliz askeri gücü kullanmama kararındadır. Başbakan Lloyd George ve dışişleri bakanı Curzon, bunun yerine, "parlak" bir çözümde karar kılarlar: antlaşmayı Türklere kabul ettirme işini Yunanistan yapacaktır! Osmanlı hükümetinin anlaşmayı imzalamamakta direnmesi üzerine 1920 Haziranında Yunan ordusu harekete geçirilir; Trakya ile Balıkesir-Bandırma ve Bursa yöreleri Yunanlılarca işgal edilir. Oysa,

a) Sèvres hükümlerince Yunan yönetim bölgesi İzmir ve Ayvalık yöresiyle sınırlıdır; bir başka deyimle Yunanlılar, Sèvres antlaşması uyarınca tahliye etmeleri gereken yerleri işgal etmektedir;

b) görünürde Lloyd George ve Curzon dışında hiç kimse, Yunanlıların uzun vadede Türklere karşı askeri yönden başarılı olacağına inanmaz; Yunan başarısı müttefiklerin bilfiil savaşa katılmasına bağlıdır, oysa müttefik devletlerin hiçbiri böyle bir işe taraftar değildir.

c) başta Curzon olmak üzere İngiliz askeri ve diplomatik çevrelerinin birçoğu, 1919 Mayısında, Yunanlıların İzmir'i elde tutmalarının askeri ve ekonomik yönden imkânsız olduğunu savunmuşlardır; şimdi ise Yunan askeri işgali, Türkiye'nin neredeyse dörtte birini kapsayacak şekilde genişletilmektedir.

II.

Sèvres'in müzakere süreci, Alis'in Harikalar Diyarındaki serüvenlerini andıran bir gerçekdışılık havası taşır. Barış konferansında tartışılan konuların gerçek dünyayla ilişkisini kurmak çoğu zaman güç gözükür.

Örnek olarak manda konusunu ele alalım:

Türkiye mandası önce İngiltere'nin girişimiyle ABD'ye önerilir; Wilson reddeder, ancak Milletler Cemiyeti denetiminde bir İtalyan mandasına yeşil ışık yakar. İngiltere bunun üzerine güney Anadolu'da İtalyan, kuzey Anadolu'da Fransız mandası teklif eder; Wilson ise bu kez tüm Türkiye'de gayrıresmi bir Fransız mandasını savunur. Birkaç hafta sonra müttefik yüksek konseyi, İstanbul, Boğazlar, Ermenistan ve Kilikya'da "tam", Anadolu'da "kısmi" ABD mandası öngören bir karar tasarısını onaylar. Wilson Ermenistan ve Boğazlar mandasını şartlı kabul etmekle beraber Anadolu mandasını reddeder; konu ABD senatosuna havale edilerek tam dokuz ay senatonun cevabı beklenir. Bu arada İngiltere, Fransa'nın Türkiye'de manda kurma girişiminde bulunduğu kuşkusuyla, bu çabayı engellemeye çalışır. 1919 Aralığında Fransa ve İngiltere Türkiye'de hiçbir şekilde manda rejimi kurulmaması hakkında mutabakata varırlar; ancak hemen ardından, manda adını vermeksizin, bir İngiliz-Fransız ortak denetim rejimi üzerinde anlaşırlar. Daha sonra bu sisteme İtalya da dahil edilir. 3

Dünyanın hiçbir önemli toprak parçasında büyük güçlerin nüfuz alanına ilişkin bu derece gayrıciddi bir pazarlık yapıldığını sanmıyoruz. Nüfuz alanı iddiası, uluslararası diplomaside son derece ciddi bir olaydır: iki gücün bu konudaki anlaşmazlığı genellikle diplomatik bir krize, hatta savaşa yol açar. Türkiye'de ise ciddi bir pazarlıktan çok, adeta oyun oynandığı havası hakimdir.

Benzer bir yaklaşım İstanbul ve Boğazlar konusunda izlenir:

Savaş bitiminden önce Wilson ve Lloyd George İstanbul'un Türklere bırakılması görüşündedirler. Barış görüşmelerinde Wilson, Türklerin İstanbul'dan çıkarılmasını savunan Fransa başbakanı Clemenceau'yu destekler, ancak Lloyd George ilk aşamalarda bu görüşe karşı çıkar. Mayıs 1919'da, padişahın İstanbul'da kalması şartıyla İstanbul ve Boğazlarda Amerikan mandası kurulması hususunda anlaşma sağlanır. ABD manda fikrinden cayınca, Lloyd George ve Clemenceau İstanbul'un İngiliz-Fransız ortak denetiminde Türklere bırakılması fikrini benimserler; ancak 1919 sonunda bundan vazgeçilerek İstanbul ve Boğazlarda uluslararası bir "Boğazlar Devleti"nin kurulması karara bağlanır. Bir ay sonra İngiliz kabinesi, bu kez Lloyd George'un muhalefetine karşın, İstanbul'un Türklere bırakılmasına karar verir; Fransa bu kararı destekler; Boğazların askerden arındırılarak, uluslararası bir komisyonun denetimi altında Türk hükümranlığına bırakılması kararlaştırılır. Nihai antlaşma bu formülü benimser, ancak kararı "Türkiye'de asayişin sağlanması" koşuluna bağlar. 1921'e doğru bu kez Yunanistan İstanbul ve Boğazların kendisine verilmesini talep eder; İngiltere bir süre ısrarlı Yunan taleplerine göz yumar gibi görünür, ancak daha sonra karşı tavır alır.

Sözü edilen kentin yeryüzünün en önemli stratejik noktalarından birini oluşturduğu ve ikibin yıldan beri tarihin en önemli savaşlarından birkaçına konu olduğu gerçeği, bu müzakerelerde unutulmuş gözükür.

Aynı kararsızlık, Ermenistan, Kilikya, İzmir, İtalyan hakları, Kürt bölgeleri gibi konularda kendini gösterir.

Oysa ilginçtir: Osmanlı imparatorluğunun tasfiyesine ilişkin en temel ve en kapsamlı konu, Sèvres görüşmelerinin gerçeküstü havasına hemen hiç bulaşmadan hızla sonuçlandırılmıştır. Arap ülkelerinin Türkiye'den ayrılması meselesi, daha savaş bitmeden karara bağlanmış ve Ocak 1919'da İngiltere ve Fransa arasında ulaşılan mutabakatla kesinleşmiştir. Filistin ve Suriye'ye ilişkin birkaç pürüz dışında, Orta Doğunun paylaşımı, barış müzakerelerinde önemli bir yer tutmaz.

Tüm Arabistan'ı aralarında paylaşırken dikkate değer bir kararlılık ve pragmatizm gösteren İngiltere ile Fransa, Anadolu'nun ücra köşelerinde Ermenilere ve Yunanlılara bırakılacak kasabalar, İtalyanlara veya Amerikalılara verilecek haklar üzerinde, görünürde tam iki yıl didişmişlerdir!

III.

Lloyd George-Curzon ikilisinin Sèvres müzakerelerinde Türkiye'ye karşı güttüğü saldırgan politikanın hedefleri, başlıca dört noktada toplanabilir:

1. İlk hedef Türkleri manen çökertmek, direniş azmini kırmaktır. Bu nedenle, kamuoyu önünde ses getirici ve küçük düşürücü tedbirlere özellikle önem verilmiştir.

Curzon'a göre,

"Akılda tutulması gereken bir husus, müstakbel Türk politikasının milliyetçi bir politika olacağıdır... Eğer İstanbul'daki padişah, geçmişin anıları ve prestijiyle yaşayan milliyetçi bir grubun denetiminde olacaksa, herkesi yeni sorunlar beklemektedir. O zaman ne Tunus, Trablus ve Cezayir'de Fransızlar rahat edebilir; ne de Mısır ve Hindistan'da İngilizler. Müslümanlar Türklerin hiç yenilmediklerini ileri süreceklerdir." (10.12.1919) 4

Curzon'ın dışişleri bakanlığındaki selefi Balfour'ın da belirttiği üzere,

"Hindistan ve Mısır müslümanları açısından, Türklerin tamamen yenildiklerini göstermek bilhassa önemlidir.... İslamizm ve Turanizmin siyasi istismarına son vermek [gerekir]." 5

2. Türk milliyetçiliğinin çevre ülkelere yönelik muhtemel taşkınlıklarını önlemek için Türkiye'nin etrafında bir dizi tampon bölge kurulmalıdır. Azeri petrollerine ve Orta Asya'ya yönelik Türk emellerine karşı Ermenistan, Musul'a dönük teşebbüslere karşı Kürdistan, Suriye'yi yeniden ele geçirme hülyalarına karşı Kilikya, Akdeniz'e yönelik saldırgan girişimlerde Oniki Ada etkili birer set oluşturabilirler.

3. Türk milliyetçiliğinin ülke içinde uluslararası normlara ve Batı çıkarlarına verebileceği olası hasarları önlemek için, birtakım denetim mekanizmaları oluşturulmalıdır. Sèvres antlaşmasının maliye, adalet ve azınlıklar konusunda getirdiği tedbirler bu çerçevede görülmelidir.

4. Türklerin Bolşevik rejimle anlaşıp Boğazları Batıya karşı bir silah olarak kullanmaları önlenmelidir. Bu nedenle Boğazları gerektiğinde kuzeye karşı savunacak, fakat müttefik donanmalarının geçişine açık tutacak bir uluslararası denetime gerek vardır.

Bunların müttefikler açısından makul (rasyonel) hedefler olduğu söylenebilir. Problem şu ki, 1919 veya 1920'de İngiltere'nin bu politikaları uygulayacak ne askeri hazırlığı, ne bütçesi, ne kamuoyu desteği, ne de hükümet ve seçkinler düzeyinde fikir birliği vardır. İlk başlarda kendine müttefik olarak gördüğü ABD, 1919 ortalarında oyundan çekilmiştir. Fransa ve İtalya, İngiltere'nin girişken politikasına karşıdırlar: kendileri açısından daha çok önem taşıyan Alman ve Avusturya meselelerinde elde ettikleri bazı tavizler karşılığında barış konferansında İngiltere'nin yanında gözükmüşler, fakat uygulamada İngiliz politikasını baltalamaktan geri durmamışlardır. Türkiye'yi "hizaya getirme" politikasının Yunan askeri gücüyle başarılabilebileceğini sanmak ise, İngiliz diplomasisinin ciddiyetiyle bağdaşmaz.

Türkiye'ye boyun eğdirebilmek için ciddi boyutta askeri müdahale gerekeceği, en geç 1919 ilkyazından itibaren müttefik askeri çevrelerinin ortak görüşü olmuştur. 6 Oysa Avrupa kamuoyu savaştan bıkmıştır; Rusya'daki Bolşevik devrimi, savaştan bıkmış bir kamuoyunu daha çok zorlamanın nelere malolabileceğini göstermiştir. Ekonomik ve siyasi kriz içindeki İngiltere, 1919 Şubatında ordularını terhis etmeye başlamış; 1919 sonbaharında Anadolu ve Kafkasya'daki kuvvetlerini tahliye etmiş; 1920 Martında tüm kara kuvvetlerini (çekirdek kadrolar dışında) tasfiye etme kararı almıştır. Fransa mareşali Foch'un 1920 Martında ifade ettiği ve genel kabul gören değerlendirmesine göre, Türkleri yenmek için en az 27 tümene ve 400.000 askere gerek vardır. Oysa bu tarihte İstanbul'daki müttefik askeri varlığı 7.000 (yedibin), Yunan ordusunun toplam azami gücü ise 80.000 dolayındadır.

İngiltere'de koalisyon hükümetinin büyük ortağı olan Muhafazakâr Parti genellikle Türklerle uzlaşmaktan yanadır. Partinin güçlü isimlerinden Harp Bakanı Winston Churchill, "Rus emellerine karşı, bizim açımızdan daima büyük önem taşımış olan Türk bariyerini yeniden dikmek" taraftarıdır. Lloyd George'un "bu faydasız mücadeleden" vazgeçmemesi halinde hükümetten çekilme tehdidinde bulunur. 7 1922'de ünlü Carlton House deklarasyonuyla koalisyonu bozan Muhafazakâr Parti, İngiltere'nin tek başına süpergüç olma devrinin kapandığını vurgular: "Tek başımıza dünyanın polis kuvveti olamayız; ülkenin mali ve sosyal koşulları buna izin vermemektedir."

Sonuç ve değerlendirme

Başbakan Lloyd George'un bu gerçekleri göremeyecek kadar kör olduğunu sanmıyoruz. Akla gelen tek akılcı açıklama, blöftür: İngiliz siyasetinin usta entrikacısı, asgari maliyetle karşı tarafın moralini bozacak darbeler vurmak istemiştir. Gerçekleşme ihtimali azaldıkça tehditkârlık dozu artan bir dizi diplomatik saldırıyla Türkleri dize getirebileceğini hesaplamıştır. Aynı zamanda kendi zararına birtakım çıkarlar peşinde olan ortaklarının çabaları ustaca bertaraf edilmiş, Fransa ve İtalya Yakın Doğuda inisyatifi İngiltere'ye terketmek zorunda bırakılmıştır.

Sonuçta İngiltere'nin kaybedecek çok şeyi yoktur: savaş alanına tek İngiliz askeri sürmeden, bütün iş Yunanlılara ihale edilmiştir. Yunanlılar kazanırsa, İngiltere'ye sadık bir dost ödüllendirilmiş olacaktır. Kaybederlerse - ki en güçlü ihtimaldir - o zaman Türklere vurulan darbe kâr hanesine yazılacak, belki de bu arada Türklerden birtakım ödünler koparılmış olacaktır.

Lloyd George'un politikasını başarılı - hatta akılcı - bir politika sayabilir miyiz?

İlk bakışta bu sorunun cevabı olumsuz görünmektedir: Tehdidini sonuna kadar uygulama imkânlarından veya kararlılığından yoksun olan ülkenin saldırgan bir tutuma girmesi, yanlış politikadır. Sonuçsuz kalan tehdit, karşı tarafı öfke ve kindarlığa itmekten başka sonuç vermez. Kendini mağdur hisseden ülke, müeyyidelere boyun eğmeden bir süre dayanmasını ulusal iradenin eşsiz bir zaferi olarak sunabilir ve eskiye oranla daha dikbaşlı bir tutuma girebilir.

Öte yandan, uluslararası politikada tehdidin caydırıcı etkisi de küçümsenmemelidir. Tehdit edilen taraf, görünürde başını dik tutmayı başarabilir. Ancak ülke çıkarlarına yönelik darbeleri yedikçe - daha önemlisi, ileride gelebilecek darbelerin dehşetini hissettikçe - tutumunu alttan alta değiştirme gereğini duyabilir; daha gerçekçi bir politikaya yönelebilir; "düşmanla" anlaşmanın yollarını arayabilir.

Acaba Yunanlıların Anadolu'ya salınması, Kürtlerin ayaklandırılması, İstanbul'un işgali gibi darbeler, Ankara'daki Milliyetçi şeflerin Batı'ya yaklaşımını ne şekilde etkilemiştir?

1920'de Bolşeviklerle bir olup İslam alemini ayaklandırmaktan, "tek dişi kalmış canavar"dan, "zulüm, kahır, fuhuş" kaynağı Batı'dan söz eden Türk Milliyetçi hareketinin Lausanne'da eski defterleri kapatıp Batı ile dost olmayı kabul etmesinde acaba bu darbelerin rolü yok mudur?

Sèvres, bu anlamda, acaba Lausanne pazarlığının açılış hamlesi midir? Daha 1918'de tasarlanmış olan barış koşullarını kabul etmesi için, önce Türkiye'nin biraz hırpalanması mı beklenmiştir?

Milli Mücadele tarihini baştan aşağı yeni bir ışıkta değerlendirmeyi gerektiren bu soruların cevabını, tarihçilere bırakıyoruz.

Notlar

1. Aktaran Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu, s. 159. Akyüz'e göre Fransız kamuoyunun çoğunluğu antlaşmayı "kötü" bulmuş ve reddetmiştir. (s. 151)

2. Bak. Helmreich, Sevr Entrikaları, s. 236.

3. Ayrıntılar için Helmreich, a.g.e.

4. A.g.e. s. 147

5. Aktaran Akşin, s. 93

6. Sert barış koşullarını Türklere kabul ettirmenin zorluğu, İstanbul'daki müttefik yüksek komiserlik raporlarının değişmez konularından birini oluşturur. Bak. Şimşir (der.), İngiliz Belgelerinde Kurtuluş Savaşı: Türk direnişini bastırmak kolay olmayacak (Ağustos 1919, I.129); savaşmadan bu politikayı uygulatmak imkânsız; ya savaşa hazırlıklı olmak, ya da Yunanlılarla İtalyanları acilen çekmek gerekir (Eylül 1919, I.106); barış antlaşması İzmir-Aydın'ı Rumlara verilirse savaş kaçınılmaz, daha büyük kuvvete gerek var (Aralık 1919, I.288); ağır barış şartlarını empoze etmek için savaşmak şart; bu işi Yunan kuvvetleriyle yapabileceğini zannetmek hayaldir (Aralık 1919, I.336); Trakya'nın Yunanistan'a, Kilikya'nın Fransa'ya verilmesi, Ermenistan sınırlarının genişletilmesi sakıncalı; silahlı direniş olacak ve kontrol sağlanamayacak; bu teklifleri yalnız Kemalistlere değil, herhangi bir Türk partisine kabul ettirmek imkânsız (Mart 1920, I.423); Trakya ve İzmir'i Yunanlılara vermek self-determinasyon ilkesine aykırı; buraları Yunanistan idare edemez; nifak tohumları eken bir politika İngiltere'nin çıkarına uygun değil (Nisan 1920, II.18); barışı Türklere empoze etmek için Yunan kuvvetlerine güvenmek gerçekçi değil (Nisan 1920, II.71); sert barış koşulları ılımlı kişileri de milliyetçilerin saflarına itecek; Damat Ferit kabinesi imzalasa bile antlaşma ancak zor kullanarak empoze edilebilir (Mayıs 1920, II.97); barış koşulları bütün Türkleri milliyetçi yapmıştır; İtilaf devletleri koşulları değiştirmek ya da kuvvet kullanmak zorunda (Haziran 1920, II.137); Yunan ileri harekâtı askeri bakımdan sakıncalı, başarısızlıkla karşılaşıp İngilizleri savaşa sürükleyebilir (Temmuz 1920, II.231); müttefikler Anadolu'ya kuvvet yollamak arzusunda değil, Yunan ordusunu öne sürmek sakıncalı (Temmuz 1920, II.246).

7. Bak. Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 494. Churchill 1921 başında kabineye verdiği bir muhtırada Ruslara karşı Türklerle dostluk kurmayı savunur ve İngiliz çıkarları açısından Yunanistan'ın hiçbir değer taşımadığını ileri sürer.

Genelkurmay Başkanı Henry Wilson da, İngiltere'nin geleneksel politikasına dönülmesini ve Mustafa Kemal'in desteklenmesini savunur; 14.12.1921'de İstanbul'daki İngiliz kuvvetleri komutanı Harrington'a yazdığı mektupta, "Yapacağımız en doğru hareket İstanbul'dan çekilmek ve Türklerle dost olmaktır" görüşünü bildirir. (Selek, Anadolu İhtilali, s. 62)

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53