Emperyalist devletlerin değişmez emeli, Türkiye'yi bölmek, paylaşmak veya işgal etmek midir?

Kapitülasyonlar, borçlanmalar (Düyunu Umumiye), yabancı şirketler, kısacası Osmanlı imparatorluğunu bir pazar, bir sömürge yapmak isteyen yabancı kurumlar ve yerli ortakları, Türkler üzerinde yoğunlaşan baskıları ile, bir milletin varolmasını değil, bir esir kitlesini sefalet içinde devam ettirmek amacını güdüyorlardı. (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri..., s. 14-15.)

Emperyalizmin altın çağı olan 19.cu yüzyıl boyunca iki büyük Batılı emperyalist devletin Şarktaki hakim politikası, Osmanlı imparatorluğunun varlığını ve toprak bütünlüğünü korumak olmuştur. İngiltere ve Fransa, bu amaç uğruna 19.cu yüzyılda üç kez (1828, 1854 ve 1878'de) genel bir Avrupa savaşını göze almışlardır. 1854-56 Kırım harbinde yüzbinin üzerinde İngiliz ve Fransız genci, Osmanlı devletinin birlik ve bütünlüğünü savunmak uğruna hayatlarını feda etmişlerdir.

Dönemin stratejik mantığını tanıyan biri için, bu politikada anlaşılmayacak bir yön yoktur. Anlaması daha güç olan, 20.ci yüzyılın ilk çeyreğinde İngiltere'nin (ve bir ölçüde Fransa'nın) neden bu politikayı terkederek, Osmanlı devletine düşman bir tavrı benimsedikleridir.

Batılı ülkelerin değişmez emelinin Türkiye'yi sömürgeleştirmek, parçalamak, "bir esir kitlesi halinde sefalete mahkûm etmek" vb. olduğuna ilişkin yaygın inancın kaynağını, objektif olgulardan çok, Türk kültüründeki geleneksel "gavur düşmanlığı" söylemiyle beslenen milliyetçi ideolojinin saplantılarında aramak daha doğru olur.

Emperyalist politikanın mantığı

Osmanlı imparatorluğun işlevsel açıdan çöküş tarihini 1918'e değil, bundan yüz veya yüzelli sene öncesine yerleştirmek gerekir. Osmanlı devleti 1770'lere doğru vilayetleri üzerindeki askeri denetimini yitirmiş, İstanbul çevresi dışında (vergi toplamak, asker almak gibi) devlet olmanın temel işlevlerini yerine getiremez duruma düşmüştür. 1790'larda Napoleon'un kanısına göre, Osmanlı devleti fiilen tükenmiş olup en küçük bir darbede çökmeye mahkûmdur. 1826'da yeniçeri ordusunun tasfiyesiyle devlet, bu kez dışa karşı kendini koruyacak askeri imkânlardan uzunca bir süre mahrum kalmış; bunun hemen ardından Osmanlı donanması, kaptan-ı deryası ve tüm mevcuduyla birlikte, düşmana iltihak etmiştir. 1833'te Mısır valisi Mehmet Ali'nin kuvvetleri karşısında hezimete uğrayan devlet, canını kurtarmak için Rusya'ya sığınmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı imparatorluğu bu koşullara rağmen bir yüz yıl daha varlığını sürdürebilmişse, bunu başlıca İngiltere ve Fransa'nın (ve daha küçük oranlarda Prusya ve Avusturya'nın) askeri, diplomatik ve parasal desteğine borçludur. Devleti yüz yıl boyunca çeşitli reformlarla ayağa kaldırma çabasına öncülük edenler de adı geçen emperyalist devletlerdir.

Bu politikanın gerekçeleri basittir; 1800'lerin başından itibaren çeşitli resmi belge ve analizlerde net bir şekilde ifade bulmuştur.

1815'te Viyana'da oluşturulan "Avrupa Dengesinin" temel ilkesi, beş büyük Avrupa devletinin (İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya) yaklaşık eşit güce sahip olmalarıdır. Beş devletten herhangi birinin ötekiler aleyhine fazlaca güçlenmesini önlemek, 1815'i izleyen yüz yıl boyunca Avrupa diplomasisinin ana konusunu oluşturmuştur.

Bu stratejik çerçeve içerisinde Osmanlı devletinin konumu şöyledir:

1. Osmanlı imparatorluğu Hindistan yahut Kongo gibi uzak bir yer değil, Avrupa'nın yanıbaşı ve Akdeniz'in kenarıdır. Büyük devletlerden herhangi birinin burayı ele geçirmesi, ötekilere karşı kesin bir üstünlük elde ederek Avrupa'ya hakim olması anlamına gelir. Hiçbir Avrupa devletinin bunu yapmasına izin verilemez. Aralarından biri buna teşebbüs ederse, ötekiler birleşip onu durduracaklar, hatta bu uğurda dünya savaşını göze alacaklardır.

2. Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasından birinci derecede kârlı çıkacak olan devlet Rusya'dır. Öteki Avrupa devletlerinin toplamından daha geniş araziye ve yeryüzünün doğal kaynaklarının neredeyse üçte birine tek başına sahip olan bu ülkenin en önemli stratejik handikapı, açık denizlere çıkışı olmamasıdır. Bu yüzden Rusya'nın Boğazlara sahip olmaması gerekir. Ve bu yüzden 1853'te Çar I. Nikola "Hasta Adam" olarak adlandırdığı Osmanlının mirasını dostça paylaşmak önerisiyle İngiltere ve Fransa'ya yaklaştığında, bu iki devlet, bütün Orta Doğu ve Mısır'ın kendilerine verilmesi koşulunda bile, paylaşıma razı olmamışlardır.

3. 19.cu yüzyılın ortalarına doğru Kuzey ve Orta Asya'yı ele geçiren Rusya ile, Güney Asya'ya hakim olan İngiltere, bu kıtada ölümcül bir rekabete girişmişlerdir. Rusya'nın Akdeniz ve Mezopotamya'ya inmesi, hem İngiltere'nin Hindistan yolunu kesecek, hem İslam alemindeki yankılarıyla İngiltere'nin Güney Asya'daki hakimiyetini sarsacaktır. Bu yüzden Rusya'yı Karadeniz'e "hapsetmek", yüzyıl ortalarından itibaren İngiliz dış politikasının adeta bir saplantısı haline gelmiştir. Boğazların her ne pahasına olursa olsun Rusya'nın denetimine geçmemesi temel ilkesine dayanan bu politika, 1840'lardan itibaren "Palmerston doktrini" adıyla anılır.

İngiliz dışişleri bakanı Lord Russell'ın İstanbul'daki İngiliz sefirine 1860 tarihli mektubu, bu stratejik zihniyetin sayısız belgelerinden biridir:

"Rusya'nın yüzyılı aşkın süredir değişmeyen emeli, Avrupa'nın kıskançlıkları nedeniyle kendi doğrudan egemenliğine alamadığı bu ülkeye [Osmanlı imparatorluğuna], dolaylı olarak egemen olmaktır. Bundan ötürüdür ki 1856 anlaşması, Rusya'nın Hıristiyan tebaa üzerinde [1774 tarihli] Küçük Kaynarca anlaşmasıyla kurmuş olduğu himaye rejimini açıkça red ve ilga ederek, beş devletin [İngiltere, Fransa, Prusya, Avusturya, Rusya] kolektif himayesini kurmayı öngörmüştür.

Büyük Britanya'nın, Türk imparatorluğunu muhafaza etmek isteyişi yalnızca Britanya'nın çıkarlarından ötürü değildir. İmparatorluğun dağılması, kaçınılmaz olarak, dağılan parçaları ele geçirmek için bir yarışa, dolayısıyla genel bir Avrupa savaşına, ve uluslararası güç dengesinin tehlikeli bir biçimde bozulmasına yol açacaktır.

Türk imparatorluğunun nüfusu, Türk, Rum, Slav, Ermeni, Arap ve başka birçok kavimden müteşekkildir; bunlar arasında, kabahatleri ne olursa olsun, bugünkü koşullarda egemen olabilecek tek kavmin Türkler olduğu emniyetle söylenebilir. Türk imparatorluğunu oluşturan topraklarda, Müslüman bir devletin yerini tek bir Hıristiyan gücün alması imkânsızdır; dolayısıyla Müslüman gücün çökmesi, zorunlu olarak, Türk imparatorluğunun parçalanması ve paylaşımı sonucunu doğuracaktır; ki bunun da neticelerine değindik."1

Emperyalist politikanın sonuçları

Bu prensipler uğruna yapılanlar, önemsiz işler değildir. Osmanlı devleti bunlara rağmen dağılmaya devam etmişse, bunun nedenini Batılı emperyalistlerin oyunlarından çok Osmanlı dokusunun zayıflığında aramak gerekir.

"Doğu sorunu" adı verilen karmaşık oyunun yüzelli yıllık tarihini burada özetlemeye kalkışmayacağız. Ancak birkaç kısa konu başlığıyla, Batılı devletlerin Osmanlı'ya yönelik müdahalelerini örneklemeye çalışalım: 2

1. İngiltere'nin Osmanlı devletine ilişkin ilk ciddi siyasi eylemi - ve Türk-İngiliz ilişkilerinin başlangıcı - "Özi (veya Oçakov) krizi" diye anılan olaydır. 1788-91 Rus-Osmanlı savaşında Rusların bugünkü Odessa civarında Karadeniz kıyılarına çıkmaları üzerine, İngiltere bir ültimatomla Rusya'ya ordularını geri çekmesini, aksi halde savaş açacağını bildirmiştir.

2. Napoleon savaşları sırasında İngiltere'nin önemli bir stratejik hedefi, Osmanlı devletinin zamansız çöküşünü önlemek olmuştur. Aynı amaç, Napoleon'un doğuya el atmasından ürken Avusturya, Prusya ve (daha kararsız bir şekilde) Rusya tarafından paylaşılmıştır.

1799'da Napoleon'un Mısır'ı istilası üzerine İngiltere, Osmanlı imparatorluğunun toprak bütünlüğünü garantileyen sekiz yıl süreli bir anlaşma imzalamış, zorlu bir deniz ve kara harekâtıyla Mısır'ı Fransızlardan temizlemiştir.

3. Rusya, başkenti İstanbul olacak bir "Büyük Yunanistan" kurma hayaliyle Yunan ayaklanmasını teşvik etmiştir. İngiltere ve Fransa'nın, Mora yarımadası ve Atina ile sınırlı "Küçük Yunanistan" politikasını benimsemeleri, kısmen bu projeyi baltalamaya yönelik bir karşı çözümdür.

1828'de Yunan isyanını desteklemek amacıyla Rusya Osmanlı devletine savaş açmış; ancak Rus ordularının Çatalca'ya ulaşarak İstanbul'u tehdit etmeleri üzerine İngiltere ve Fransa ortak bir ültimatom vererek donanmalarını Çanakkale önlerine göndermişlerdir. Rusya bu ültimatom üzerine barış talebinde bulunmuş, ve 1829 Edirne Antlaşmasıyla, Romanya'nın kuzeyindeki sınırlarına çekilmek zorunda kalmıştır.

4. Balkan yarımadasında Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Bulgaristan devletlerinin kuruluş biçimi, Yunanistan'ınkine paralel bir süreç izler. 1828'den 1880'lere uzanan dönemde Rusya'nın Balkan yarımadasını ele geçirme çabaları, öteki Batılı güçlerin müdahalesiyle, bir dizi bağımsız devletçik kurularak engellenmiştir. Bu müdahalelerin gerekçesi her halde Batılıların Balkan kavimlerine besledikleri özel sevgi değildir: Osmanlı'nın savunmaktan aciz kaldığı Balkan cephesini Rusya'ya karşı ayakta tutabilmektir.

5. Kafkasya'da Rusların önünü kesmek amacıyla 1828'den itibaren Osmanlı devletinin teşvik ettiği Çerkes ayaklanması, görünürde İngiltere hükümetinden bağımsız hareket eden bazı İngilizler tarafından finanse edilmiş ve silahlandırılmıştır. 1856 Paris antlaşmasından sonra İngiliz desteğinin kesilmesi üzerine ayaklanma yenilgiye uğrayacaktır.

6. Osmanlı tahtında gözü olan Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1833 ve 1839'da Osmanlı ordularını mahvederek Anadolu ortalarına kadar ilerlemeyi başarmıştır. 1839 seferinde Fransa, paşayı desteklemiştir. Ancak İngiliz dışişleri bakanı Palmerston'un diplomatik girişimleri üzerine öteki Avrupa devletleri Osmanlı'dan yana tavır almışlar, İngiliz orduları Suriye ve Lübnan'a çıkarılmış, ricat yolu kesilen Kavalalı barış istemeye zorlanmıştır.

7. 1853'te Rusya "hasta adam" olarak nitelendirdiği Osmanlı'nın mirasını barışçı bir şekilde paylaşmak teklifiyle İngiltere ve Fransa'ya yaklaşmıştır. Palmerston başkanlığındaki İngiliz hükümeti, kendisi açısından son derece cazip öneriler içeren Rus girişimini reddetmiş; aynı yıl Rusların Sinop'ta Osmanlı donanmasını bir baskınla yoketmeleri üzerine İngiltere ve Fransa Rusya'ya karşı Kırım harbini başlatmışlardır. Bu savaş, yaklaşık kırk yıldan beri birbiriyle barış içinde olan Avrupa güçleri arasındaki ilk önemli çatışmadır. Savaşta İngiliz ve Fransız güçlerinin zayiatı 100.000 dolayında olmuştur.

Kırım harbini sona erdiren 1856 Paris antlaşması ile, Rus donanmasının Karadeniz'e girişi yasaklanmıştır. Bunu izleyen yirmi yılda Türkiye, Batılı müttefiklerinin desteğiyle, çağının en modern ve güçlü donanmalarından birini kuracak; ancak II. Abdülhamid döneminde donanmanın ihmal edilmesi üzerine Karadeniz'de hakimiyeti yeniden Ruslara kaptıracaktır.

8. Osmanlı devleti, 1877'de İngiltere'nin açık muhalefetine rağmen (fakat anlaşılan, İngiltere'nin sonuçta bir şekilde yardıma koşacağına güvenerek) Rusyaya karşı "93 harbi" olarak bilinen savaşı başlatmıştır. İngiliz hükümetinin (kısmen Liberal Parti lideri Gladstone'un Türkiye aleyhine başlattığı şiddetli kampanyanın etkisiyle, kısmen de Osmanlı devletinin 1876'da borçlarını ödeyemez duruma düşmesinin Batı kamuoyunda doğurduğu olumsuz hava nedeniyle) müdahaleden kaçınması üzerine savaş hezimetle sonuçlanmış; 1878 Şubatında Rus orduları İstanbul kapılarına dayanmışlardır.

İngilizlerin bu aşamadaki müdahalesi - Lord Derby'nin ültimatomu ve İngiliz donanmasının Boğazlara girmesi - Osmanlı devletinin çöküşünü bir kez daha ertelemiştir. Rus silahlarının gölgesinde imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşması, birkaç ay sonra İngiltere başbakanı Disraeli'nin girişimiyle iptal edilerek, Rusların "savaş meydanında kazandıklarını barış masasında kaybetmeleri" sağlanmıştır. Batılı devletlerin yardımına karşılık Osmanlı hükümeti, devlet teşkilatına, silahlı kuvvetlerine ve maliyesine çekidüzen vermeyi taahhüt etmiş, ayrıca Kıbrıs adasının yönetimini İngiltere'ye terketmiştir.

9. Osmanlı silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu, Batılı devletlerin yakından ilgilendikleri bir konu olmuştur. Daha 1770'lerden başlayarak Fransız danışman ve eğitmenler Osmanlı ordusunda modern teknik sınıfların kuruluşunda baş rolü oynamışlardır. 1826'da kaldırılan yeniçeri ocağı yerine yeni Osmanlı ordusu öncelikle Prusya'nın, ikinci planda İngiltere ve Fransa'nın teknik ve personel desteğiyle kurulmuştur.

1830'lardan itibaren Batılı güçler çağdaş bir devlet teşkilatını (bakanlık ve vilayetler örgütü, jandarma ve polis kuvvetleri, posta-telgraf, nüfus ve tapu-kadastro teşkilatları, modern mahkemeler, eğitim kurumları, belediyeler, demiryolları vb.) kurmasını Osmanlı'ya telkin etmişler; 1856 yılından itibaren bu amaca yönelik büyük çaplı krediler sağlamışlardır.

10. 1881'de Osmanlı maliyesinin iflasını ilan etmesi üzerine, dönemin usulünce devletin mülk ve arazilerine el koymak yerine, oldukça ılımlı bir iflas masası (Düyun-u Umumiye idaresi) kurarak mali durumunu düzeltmesine fırsat tanıyanlar da, yine Fransa ve İngiltere'dir. Devletin belirli gelir kalemleri, geçmiş borçları ödemek üzere uluslararası bir konsorsiyumun yönetimine bırakılmıştır. Düyun-u Umumiye rejimi, ülkeyi "sömürmek" şöyle dursun, devlet maliyesinin dürüst ve çağdaş bir şekilde yönetildiğinde ne kadar verimli olabileceğini kanıtlayarak, Türkiye'ye tarihi bir hizmette bulunmuştur.

Emperyalist politikanın öteki gerekçeleri

Batılı devletlerin, bütün bunları yaparken aynı zamanda bazı ticari imtiyazlar da elde etmeye çalışmış olmalarında yadırganacak bir yan yoktur. Fakat ticari çıkarlar, İngiltere ile Fransa'nın Türkiye politikalarında belirleyici bir rol oynamamışlardır. Oynamış olamayacakları da açıktır: çünkü bu ülkelerin toplam dış ticareti içinde Osmanlı devletinin payı, üzerinde durmaya değmeyecek kadar küçük bir paydır. 1887'de İngiltere ve kolonilerinin dış ticaretinde Osmanlı payı % 2.0 (218 milyon sterlin toplam ihracat içinde 5.6 milyon sterlin); 1912'de, yetmiş yıldır uygulanan alabildiğine serbest ticaret rejimine rağmen, sadece % 1.4 (599 milyon sterlin toplam ihracat içinde 8.7 milyon sterlin) olmuştur. Fransa'nın dış ticaretinde Osmanlı payı bundan da düşüktür (1887 ve 1912'de, sırasıyla, % 1.4 ve % 1.0). 3

Herhangi bir emperyalist ülke, öteki rakiplerini bertaraf ederek Osmanlı pazarına tek başına hakim olmayı başarsa bile ulaşacağı ciro, 1912 yılında sözgelimi Bristol kentinin toplam ticaret hacminden (35.7 milyon sterlin) fazla değildir.

Toplam ticari potansiyeli orta halli bir Avrupa taşra kentini aşmayan ve görünür gelecekte aşmayacağı belli olan bir pazar uğruna bu iki ülkenin defalarca dünya savaşını göze alacaklarını, Kırım'da yüzbin asker feda edeceklerini sanmak, gerçekçi bir yaklaşım sayılamaz.

Notlar

1. Bilal Şimşir (ed.), British Documents on Ottoman Armenians I, s. 36-38.

2. Ayrıntılar için M. S. Anderson, The Eastern Question, 1774-1923, adlı eserden yararlandık. Çerkes ayaklanmasındaki İngiliz rolü için bak. W.E.D. Allen & Paul Muratoff, Caucasian Battlefields (Cambridge 1953). Yunan bağımsızlık savaşındaki İngiliz tutumu için bak. H. Temperley, The Foreign Policy of Canning, 1822-1827 (London 1925). Ticari kaygıların İngiliz emperyal politikasında oynadıkları rol için faydalı bir kaynak D. Platt'ın, Trade, Finance and Politics in British Foreign Policy, 1815-1914 (Oxford 1968) adlı eseridir.

3. Tüm rakamlar için kaynak: Statesman's Handbook, 1889 ve 1913 ciltleri.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53