Türkiye Cumhuriyeti laik midir?

Laiklik (laïcisme) terimi, Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet (1871-1940) bünyesinde, Katolik kilisesini her türlü kamu işlevinden dışlamayı hedef alan bir siyasi akımın adı olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyetini kuran kadronun dine yaklaşımı ile bu akım arasında önemli benzerlikler tesbit edilebilir.

Buna karşılık günümüz Türkçesinde laiklik sözcüğünün kapsamı değişmiştir. Laiklik, çağdaş hukuk devletlerinin tümünde geçerli bir genel idealin (secularism, religious liberty, Almancadaki anlamıyla Toleranz gibi kavramları da içeren) adı olarak kullanılmaktadır. İki anlamın eşdeğer olduğu kanısı yaygındır. Dinin kamu yaşantısından dışlanması, "muasır medeniyet seviyesindeki" ülkelerin dine ilişkin tutumunun gerekli ve yeterli koşulu gibi algılanmaktadır.

Bu soruda önce laik hukuk düzenini en net ve tutarlı şekilde formüle eden iki ülkeyi - Fransa ve ABD'yi - ele alacak, daha sonra Türkiye'nin din konusundaki politikalarını bunlarla kıyaslamaya çalışacağız.

I. Fransa

Laisizm fikrinin 1789 büyük Fransız Devriminden doğduğu genellikle söylenir. Oysa Fransa'da 1789 Devrimi din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak yoluna gitmemiş; tam tersine, Katolik dinini ortadan kaldırarak, yerine yeni bir ulusal din (réligion civique) tesis etmeyi hedeflemiştir. Bu amaçla her türlü dini cemiyet, manastır ve vakıflar kapatılmış, rahipler Katolik Roma kilisesini terkedip devlete bağımlılık yemini etmeye zorlanmış, Hıristiyan tanrı anlayışı yerine felsefi bir Mutlak Varlık (Etre suprême) öğretisi benimsenmiş, miladi takvim yerine 1792 yılını Yıl I kabul eden Devrim Takvimi ikame edilmiş, Hıristiyan dinine ait bayram ve yortular lağvedilerek Ulus ve Devrim Günleri kabul edilmiştir.

On yıl içinde terkedilen bu reformların tek sonucu, cumhuriyet ile kilise arasında yaklaşık 150 yıl sürecek bir kan davasının doğmasıdır. Cumhuriyetçiler kilise düşmanlığına (anticlericalisme) kendilerini angaje ettikçe, Katolik kilisesi katı bir monarşizme bağlanacak, modernizme ve siyasi özgürlüklere karşı son derece bağnaz bir tutum takınacaktır. Aradaki çekişme, yüz yılda dört ihtilal ve en az sekiz rejim değişikliğiyle süregidecektir.

1870lerde cumhuriyetçiler yeniden iktidara geldiklerinde, kiliseyi yoketmenin mümkün olmadığı artık anlaşılmıştır. Laiklik tezi (ve terimi) işte bu noktada ortaya çıkar. Siyasi iktidar kiliseye hakim olamıyorsa, en azından onu zararsız hale getirebilir; kiliseyi iktidardan uzaklaştırabilir; devletteki gücünü kırabilir. Amaç, bir yandan kiliseyi devlet desteğinden mahrum bırakıp zayıflatmak, öte yandan cumhuriyet karşıtı bir kurumun devlet içindeki varlığına son vererek cumhuriyetçi kesimin devlet üzerindeki egemenliğini pekiştirmektir.

Üç önemli yasa, laik cumhuriyetin temellerini oluştururlar. 30.10.1886 tarihli Okul Yasası, ilköğretimi devlet tekeline almak ve herkes için zorunlu hale getirmek suretiyle kilisenin bu alandaki geleneksel rolüne son verir; bunu izleyen yıllarda, din adamlarının devlet okullarında öğretmenlik yapması yasaklanır. (Buna karşılık kiliseye ait orta ve yüksek öğretim kurumlarına dokunulmaz; Katolik kilisesinin yönettiği üç üniversite, ülkenin saygın akademik kuruluşları arasındaki yerlerini korurlar. 1951 tarihli yasayla, Katolik okullara devletin mali katkıda bulunması ilkesi de kabul edilecektir.) 1901 tarihli yasa ile, Katolik kilisesine bağlı manastır ve cemiyetler, "ülke dışından idare edilen dernekler" oldukları gerekçesiyle kapatılır ve mallarına el konur (ancak cemiyetlerin yeni bir kimlik ve tüzükle resmi olarak yeniden açılmasına engel olunamaz). 1905 tarihli yasa, din ve devlet işlerini nihai olarak birbirinden ayırır: kilisenin her türlü resmi ayrıcalığı son bulur ve devlet bütçesinden kiliseye doğrudan veya dolaylı ödenek ayrılması hukuken engellenir. Hemen ardından, o güne kadar kamu mülkiyetinde olan kilise, manastır, rahip konutu, okul ve benzeri dinî taşınmazlar, bedelsiz olarak Katolik cemaatine devredilirler.1

Dikkat edilirse burada kilisenin örgütsel ve doktriner özgürlüğüne yönelik herhangi bir tedbir sözkonusu değildir. Tersine, siyasi otorite ile bağlarını koparmakla kilise eskiye oranla çok daha büyük bir hareket ve düşünce serbestliği kazanmıştır. Nitekim 20.ci yüzyıl, Fransız Katolik kilisesinde büyük bir toparlanmaya ve entelektüel atılıma tanık olur. "Katolik" sıfatını taşıyan edebiyatçı ve düşünürler, yüzyıl başından itibaren, Fransa'nın fikir hayatında önemli bir varlık göstermeye başlarlar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kilise, yüzelli yıldan beri kemikleşmiş olan "gerici" tavrını nihayet terkederek, demokrat, sosyalist, hatta "devrimci" sayılabilecek sosyal düşünce akımlarına kapılarını açar. 1940'larda Halkçı Cumhuriyetçi Hareket (MRP) kimliğiyle, Dördüncü Cumhuriyetin kuruluşunda kilit bir rol oynar; daha sonraları De Gaulle'cü akım bünyesinde, ülkenin siyasi hayatında etkili bir konuma kavuşur.

II. ABD

ABD Anayasasının din ve devlet işlerini birbirinden ayırması, Fransa'dan farklı tarihi ve teorik kökenlere dayanır. Amaç, Fransa'daki gibi, devlet kadar güçlü ve devletle içiçe geçmiş bir din kurumunu etkisiz hale getirmek değildir; öteden beri sayısız mezhep ve dine bölünmüş olan Amerikan toplumunda, bu mezhep ve dinlerden herhangi birinin devleti kullanarak diğerleri üzerinde hakimiyet kurmasını engellemektir. Amerikan tarihinin hiçbir döneminde, dinin kendisine - veya örgütlü dine - karşı ciddi bir siyasi eğilim görülmez. Dinî inanç ve dinî örgütlenme, Amerikan toplumunun en yaygın ve önemli sosyal faaliyet alanları olma niteliğini bugüne kadar korurlar. "Tanrıya itaati" görevlerin en üstünü sayan düşünce, Amerikan siyasi felsefesinin oluşumunda önemli bir rol oynar. Ülkenin ulusal marşı, ulusal simge ve sloganları, "tanrı"ya inancı vurgularlar. Dindar olmayan ya da öyle gözükmeyen bir kimsenin siyasi yaşamda yükselemeyeceği düşüncesi, Amerikan siyasi kültürünün temel varsayımlarından biri olmayı sürdürür.

ABD hukukunda din-devlet ilişkilerini düzenleyen temel ilke, Federal Anayasa'nın 1788 tarihli 1.ci ek maddesindeki "Kongre, bir devlet dini tesis eden, ya da din özgürlüğünü kısıtlayan kanun yapamaz" hükmüdür; federal hükümeti ilgilendiren bu hüküm, 1868 tarihli 14.cü ek madde aracılığıyla, eyalet hükümetlerine de teşmil edilmiştir. Yüksek Mahkemenin 1947 tarihli Everson v. Board of Education davasında benimsediği yorum, genel olarak, sekülarizm ilkesinin en açık hukuki ifadesi sayılır:

"Ne federal hükümet ne eyaletler bir din tesis edemezler. Bir dini veya tüm dinleri destekleyen, veya bir dini başka dinlere karşı koruyan kanunlar çıkaramazlar. Kimseyi bir dine mensup olmaya veya olmamaya, veya dini inancını ifade etmeye veya etmemeye zorlayamazlar. Kimseyi dini inancından veya inançsızlığından ötürü cezalandıramazlar. Herhangi bir dini faaliyet veya kurumu desteklemek amacıyla, herhangi kisve altında ve herhangi miktarda vergi toplayamazlar. Herhangi bir dinî örgüt veya grubun faaliyetlerine, açıkça veya gizlice, katılamaz; herhangi bir dinî örgüt veya grubun hükümet faaliyetlerine açıktan veya gizlice katılmasına izin veremezler[...] Özetle Anayasa, din ve devlet arasına kesin bir ayırım duvarı örmüştür."

Pratikte bu yaklaşımın en önemli sonuçlarından biri, kamu bütçesinden finanse edilen okullarda her türlü dinî faaliyetin yasaklanmış olmasıdır. Buna karşılık özel okullarda ve bilhassa çoğu özel vakıflara ait olan üniversitelerde, dinî eğitim, propaganda ve ibadet, serbestçe uygulanma imkânına sahiptirler.

Kilit önemde bir başka ilke, 1940'ların ünlü Yahova Şahitleri davalarında açıklığa kavuşturulmuştur. Bu mezhep mensuplarının, dinî inançları nedeniyle ABD bayrağına selam durmayı ve askere gitmeyi reddetmelerinden ötürü cezalandırılamayacaklarına hükmeden mahkeme, kararını şu hukuki prensiplere dayandırır: 1. Tanrı'nın emrine (ya da insan vicdanına) itaat, kula itaatten önce gelir; 2. kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kamu yararına aykırı olmadığı sürece, her türlü dini eyleme müsamaha edilmesi gerekir; ve 3. açık gereklilik olmadıkça, dine ve kurumlarına siyasi yükümlülükler getirilemez; örneğin din adamları askere alınmaz, dindar insanlar dini tatil günlerinde çalışmaya zorlanmaz.

US v. Ballard davasında Yüksek Mahkeme, tanrıdan vahiy geldiği iddiasıyla çevresinden büyük miktarda para topladıktan sonra ortadan kaybolan bir adamı sahtekârlıktan mahkûm etmenin, belli bir dinî inancı - Hıristiyan tek tanrı düşüncesi vb. - resmen tanımak anlamına geleceği gerekçesiyle reddine karar vermiştir. (Ballard, vergi suçundan hüküm giymiştir.)

III. Genel ilkeler

Çağdaş demokratik hukuk devletlerinin dine ilişkin politikalarında aşağıdaki ortak ögeleri saptayabiliyoruz:

1. İncelediğimiz ülkelerin hiç birinde, dinin siyasi amaçla kullanılamayacağı ya da siyasi örgütlenmelere konu olamayacağına ilişkin bir hüküm yoktur. Fransa ve ABD dahil olmak üzere çağdaş ülkelerin tümünde dinî gruplar aktif olarak siyasete müdahale ederler.

ABD ve İtalya'da dinin siyasete müdahalesi oldukça güçlü ve örgütlü, Almanya ve Fransa'da orta düzeyde, İngiltere'de ise oldukça zayıftır. Bir başka deyimle dinin siyaset üzerindeki etkisinin, resmi bir devlet dininin varlığı veya yokluğundan bağımsız bir olay olduğu anlaşılmaktadır.

2. Dinî inanç özgürlüğü güvence altındadır. Bireyler, istedikleri dine girmek, dinden çıkmak veya hiçbir dine inanmamakta serbesttir.

Dinî inanç özgürlüğünün zorunlu bir parçası olarak, toplu halde din veya mezhepten ayrılma, yeni bir din veya mezhep kurma, peygamberlik ve tanrılık iddiasında bulunma veya böyle bir iddiaya inanma ve inanmama özgürlükleri de tanınmıştır.

3. Temel vatandaşlık hakları, herhangi bir dine ait olma veya olmama koşulundan bağımsızdır. Kamu otoritesi, vatandaşlar arasında din ve mezhep bazında ayırım güdemez; vatandaşlık hakkını kazanma ve kaybetme, mülk edinme, edinilmiş mülkü koruma, işe girme ve iş kurma, seçme, seçilme, her türlü kamu memuriyetine girme gibi temel hakları, herhangi bir dine ait olma veya olmama koşuluna bağlayamaz.

Resmi bir dini olan rejimlerde, sadece din görevlilerine özgü memuriyetler ve hükümdarlık makamı, bu eşitliğin sınırları dışında kalırlar.

4. Kamu otoritesi, çeşitli dinlerin iç yönetimine, inançlarına, ibadetine, öğretimine ve propagandasına ilişkin alanlardan elini çekmiştir. Çeşitli dinlerin bu alanlardaki özgürlüğü, ancak diğer dinlerin özgürlüğü, kamu düzeni ve genel ahlak gerekçesiyle sınırlandırılabilir: örneğin bir din, mensuplarının dinden ayrılmasını yasaklayamaz, dolandırıcılık yoluyla gelir elde edemez, isyan ve çatışmaya yol açma pahasına ibadet hakkını kullanamaz, toplu seks ayinleri düzenleyemez.

5. Dinî taşınmazların mülkiyeti ve idaresi, cemaatlere veya kiliselere aittir. Fransa bu düzenlemeyi 1905 yılında benimsemiş, ABD ve İngiltere ise geleneksel toplum düzenlerinin bir parçası olarak öteden beri sürdürmüşlerdir.

6. Resmi dini olan bazı devletler (İtalya, İsveç, Yunanistan), bu dine ait kurumlara genel bütçeden para desteği sağlamaktadır. Almanya, resmen "tanınan" üç mezhebin, kendi mensuplarından devlet aracılığıyla vergi toplamasına imkân tanımıştır. Fransa ve ABD'de dinî kurumlar ve faaliyetler prensip olarak kamu bütçesinden finanse edilemez; ancak kamu yararı görülen istisnai hallerde devlet dinî kurumlara mali yardımda bulunabilir.

Bir dine ait hizmetlerin tamamen devlet bünyesinde örgütlenmesi ve finanse edilmesine hiçbir ülkede rastlanmamaktadır.

IV. Türkiye

Türk hukuku, yukarıda sayılan altı kalemin her birinde, çağdaş Batılı devletlerin benimsemiş olduğu ilkelerden ciddi bir biçimde ayrılmaktadır.

1. Din ve siyaset: Türkiye'de herhangi bir dinin (fakat uygulamada sadece İslam dininin) siyasi amaçlı örgüt veya faaliyetlere konu olması, Hıyanet-i Vataniye Kanununda 25.2.1925 tarihli kanunla yapılan değişiklik uyarınca, cezası idama kadar varan bir suç haline getirilmiştir. "Dini siyasete alet etmek" suçu, daha sonra, 1926 tarihli Türk Ceza Kanununun ünlü 163.cü maddesi çerçevesinde yeniden düzenlenmiş ve 1991 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

2. İnanç özgürlüğü: Türkiye'de İslamiyetten ve Lausanne antlaşmasıyla tanınmış olan iki azınlık dininden başka dinlerin varolması hukuken mümkün değildir. Türk vatandaşları, örneğin hukuken Budist, Bahai veya Yezidi olamazlar. Daha önemlisi, İslamiyet bünyesinden ayrılıp yeni bir din veya mezhep tesis edemezler.

TC nüfus kütüklerine, İslam, Hıristiyan ve musevi dinlerinden başkasının kaydedilmesi imkânı yoktur. (Ancak çok istisnai hallerde mahkemeler, "dinsiz" kaydının düşülmesine izin vermişlerdir.)

3. Devlet dini: Türkiye Cumhuriyeti anayasaları 1928 yılından bu yana resmi bir devlet dinini reddetmiş olmakla birlikte, Türk hukukunun temel bazı tasarrufları belirli bir dine (İslamiyete) ayrıcalık tanıma esasına dayanırlar.

a) Lausanne antlaşmasına ekli protokol hükümlerince, belirli istisnalar dışında, Türkiye'de yaşayan Rum Ortodoks kilisesi mensupları sınırdışı edilmişler, buna karşılık Yunanistan'da yaşayan müslümanlar Türk vatandaşlığına kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede sınırdışı edilen ortodoks Hıristiyan sayısı bir milyon dolayındadır (Türkiye nüfusunun % 8 kadarı). Mübadele süreci resmi devlet dininin terkedilmesinden sonra da devam etmiş, ve ancak 1930 yılına doğru noktalanmıştır. Türkiye'de müslüman bir nüfus çoğunluğu yaratma politikası, böylece, Cumhuriyetin en azından ilk yedi yılı boyunca sürmüş bulunmaktadır. Benzer politikalar, farklı kisveler altında en az 1980'lere kadar sürdürülecektir.

b) Aynı antlaşmayla Türkiye'de kalmalarına izin verilen gayrımüslimler için "azınlık" adı altında özel bir hukuki statü yaratılmıştır. İbadete ve cemaat kurumlarına ilişkin bazı ayrıcalıkları içeren bu statü, uygulamada gayrımüslimleri birtakım vatandaşlık haklarından kısmen veya tamamen mahrum etmekte kullanılmıştır. "Azınlık" mensupları örneğin başta askerlik olmak üzere çoğu devlet memuriyetine giremezler; vatandaşlığa kabul ve vatandaşlıktan çıkışları müslümanlardan farklı usullere tabidir; mülk edinme ve mülklerini koruma hakları, cumhuriyet tarihi boyunca değişik kısıtlamalara uğramıştır; belirli vilayetlerde ikametleri ve işyeri açmaları, idari kararla engellenebilir.

c) Yasal dayanağı tartışmalı olmakla beraber, Cumhuriyet hükümetleri Türkiye'de herhangi bir dinin (fakat uygulamada sadece İslamiyet dışındaki dinlerin) telkin ve propagandasının yapılmasını suç olarak değerlendirmişlerdir. Emniyet örgütleri bünyesinde, İslamiyet dışındaki dinlerin propaganda faaliyetlerini kovuşturmakla görevli birimler oluşturulmuştur. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, kendini belli bir dini (İslamiyeti), diğer dinlerin propagandasına karşı korumaya angaje etmiştir.

İslamiyet dışındaki dinlerin propagandasına ilişkin yasak sadece çokpartili dönemin bir özelliği değildir. Özellikle "laiklik" politikasının en katı biçimde uygulandığı yıllarda Hıristiyan misyon faaliyetleri devletin sert tedbirlerine maruz kalmışlardır. 2

"Laik" olma iddiası bulunmayan Osmanlı devletinin, Tanzimattan sonraki dönemde böyle bir angajmanı yoktur. 1844 yılından itibaren İslamiyetten ayrılma (irtidad) suçu kovuşturulmamış, ve 1856 tarihli Islahat fermanından itibaren, çeşitli din ve mezheplerin oldukça geniş bir serbestlik içinde eğitim, telkin ve propaganda faaliyetlerinde bulunmalarına izin verilmiştir.

4. Dine devlet müdahalesi: 30.11.1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyeler kapatılarak, İslam dininin geleneksel kurumlarından olan tarikatler hukuken ve fiilen yasaklanmışlardır. Aynı kanunla türbeler kapatılmış, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadı ile muskacılık da yasaklanmıştır.

Gerek tarikatin gerekse sayılan diğer kurum ve faaliyetlerin "gerçek" İslamiyetle alakaları olup olmadığı, muhakkak ki, tartışılabilir. Eğer alakaları yoksa, demek ki halk arasında yaygın olan bu inanış ve kurumlar İslamiyetten ayrı bir dine (ya da en azından İslamiyetin farklı bir yorumuna) aittir. Cumhuriyet rejimi bu din veya din yorumunun icraını yasaklamakla, İslam dinini "gerçek" kimliğine irca etme hak ve yetkisini kendi üzerine almıştır. Eğer alakaları varsa, demek ki İslam dininin yaygın ve önemli birtakım inanç, ibadet ve örgütlenme biçimleri yasaklanmıştır. Her iki halde, yapılanı laik devlet veya din özgürlüğü fikirleriyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Tarikat uğruna nefse eziyet etmek veya bedenine şiş saplamanın, ölülere dua etmenin ya da muskacılığın, modern akılcı düşünceye uyup uymadığı kuşkusuz tartışılabilir. Öte yandan, Allah, melek, cennet, cehennem ve resul inançlarının modern akılcı düşünceyle ne ölçüde uyuştuğu da, sanırız aynı rahatlıkla tartışılabilir. Eğer bunlardan birileri reddedilip öbürlerine izin veriliyorsa, yapılan, bir din yorumu yerine bir başkasını ikame etmekten başka şey değildir. Bir başka deyimle, devlet eliyle din tesis etmekten de öte, devlet eliyle dini inanç ve öğretilerin içeriği tesbit ve tayin edilmiş bulunmaktadır.

İslam dininin siyasete "alet" edilemeyeceğine ilişkin hüküm de, cemaat yönetimini dinin asli bir faaliyet alanı sayan bu dinin, doğrudan doğruya içeriğine yönelik bir düzenlemedir.

5. Dinî taşınmazların mülkiyeti: Evkaf ve Şeriye Vekâletini lağveden 3.3.1924 tarih ve 429 numaralı kanun uyarınca Türkiye'de "mazbut vakıf" statüsündaki tüm cami, mescit, medrese, tekke, türbe ve benzeri dinî taşınmazların (yani o tarihte mevcut olan dinî taşınmazların büyük çoğunluğunun) idaresi, Başbakanlık bünyesinde kurulan bir genel müdürlüğe aktarılmıştır. 1931 yılından itibaren, bunlar dışında kalan (mülhak) vakıflara ait olan cami ve mescitlerin idaresi ile hizmetkarlarının maişeti de aynı genel müdürlüğe bırakılmıştır. Bir başka deyimle Fransa'nın laikliği benimsemekle terkettiği (ve ABD'nin hiçbir zaman sahip olmadığı) bir vesayet ilişkisini Türkiye Cumhuriyeti, "laiklik" adına tesis etmiştir.

Fransa ve ABD'de uygulanan laik mülkiyet rejiminin bir benzeri, eski Osmanlı düzeninde mevcuttur. Geleneksel Osmanlı düzeninde tüm cami, mescit, medrese, türbe ve benzerleri, kendi müstakil gelir kaynakları olup kendi hizmetkârlarını tayin ve azleden bağımsız vakıflar statüsündedir. II. Mahmud reformlarıyla bu vakıfların bir kısmı devlet nezaretinde tek bir tüzel kişilik halinde birleştirilmiş ise de, vakıf statüsünün korunmasına ve vakıf senedinde belirtilen şartlara riayet edilmesine, Cumhuriyet devrine kadar önem verilmiştir. Yani icra makamı olarak devlet işin içine girse de, vakfedenin özgür iradesi dinî taşınmazların yönetiminde esas kabul edilmiştir.

Cumhuriyet devrinde, devletin, vakıflar üzerindeki mülkiyet hakkından doğan müdahaleleri önemsiz değildir. Örneğin 1927 Bütçe Kanununun (sonraki yıllarda da yürürlükte kalan) 14.cü maddesi ve buna bağlı Cami ve Mescitlerin Tasnifine Dair Talimatnameler uyarınca çeşitli gerekçelerle çok sayıda cami tasfiye edilmiş, bir kısmı yıkılmış ve diğerleri halkevi, depo vb. amaçlara tahsis edilmiştir. Aynı şekilde 1924'te boşaltılan medrese binaları ya terkedilmiş ya da başka amaçlara tahsis edilmişlerdir.

Bir başka ilginç husus, gayrımüslimlere ait dinî binaların, kilise vakıfları adı altında, bir çeşit yarı-bağımsız statüde kalmalarına göz yumulmasıdır. "Laik" devlet böylece İslam dinine ait altyapının idaresini kendi üzerine almış, buna karşılık öbür dinleri kamu kapsamının dışında bırakmış olmaktadır. Bu da, Türkiye Cumhuriyetinin hukuken belli bir dine angaje oluşunun bir başka kanıtıdır.

6. Dinin devletçe finansmanı: Vakıfları devlet yönetimine alan 1924 tarihli kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı tesis edilerek, "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bilcümle cami ve mescidlerin idaresi, imam, hatip, vaiz, şeyh, müezzin, kayyum vesair müstahdemin tayin ve azilleri" bu makama terkedilmiştir. Aynı gün çıkarılan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla, genel veya mesleki amaçlı her türlü İslam dini eğitimi, Maarif Bakanlığı bünyesinde bir devlet hizmeti haline getirilmiş, bunun dışındaki kişi ve kurumların İslam dini eğitimi vermeleri hukuken ve fiilen yasaklanmıştır. Eğitim konusundaki yasak bugün fiilen kırılmış olmakla beraber, İslam dininin idare ve organizasyonu, devlet tarafından yürütülen ve genel bütçeden finanse edilen bir işlevdir.

1937 tarihli DİB kanununun 10.cu maddesi uyarınca "vaizler, Başkanlıktan alacakları talimat ve mevzular dahilinde [...] vaızlarda bulunup, her ay sonunda yaptıkları vaızların mevzularını ve hülasalarını gösterir bir cetveli Başkanlık makamına göndermekle" mükelleftirler. Ayrıca DİB izni ve kontrolü dışında cami kurmak, Kur'an eğitimi yaptırmak, vaaz ve fetva vermek yasaktır. Bir başka deyimle Türkiye Cumhuriyetinde İslam dininin içeriği, çeşitli konulardaki hüküm ve yorumları, nasıl öğretileceği, ibadetin nasıl ve kimler tarafından yönlendirileceği, ve hangi mekanların hangi koşullarda ortak ibadet amacıyla kullanılabileceği, kamu otoritesi tarafından kararlaştırılan konulardır.

İslam dininin geleneksel örgütsel yapısının tasfiyesini hedefleyen Tek Parti yıllarında DİB, devlet teşkilatının oldukça marjinal bir birimi olarak kalmıştır. Ancak tasfiye çabasının başarısızlığa uğradığı veya terkedildiği noktadan itibaren, bu konumun değişeceği muhakkaktır; nitekim DİB, 1950 ve 1980 dönemeçlerinden sonra, hızla devletin en büyük örgütlerinden biri olma eğilimine girmiştir. Günümüzde 86.000 personele ve devlet bütçesinin 300 milyon dolarlık bir dilimine hükmeden bu yapının kökenlerini, çok partili dönemde uygulanan politikalarda değil, din hizmetlerini devlet bünyesine alan 1924 ve 1937 düzenlemelerinde aramak gerekir.

Hazmedemeyeceği bir lokmayı 1924'te yutan Türkiye Cumhuriyeti, bugün bu hatanın hazımsızlığını çekmektedir.

Sonuç

Laiklik eğer yeryüzünün uygar ülkelerinde son yüz veya yüzelli yıldan beri uygulanagelen bir hukuk rejiminin adı ise, o halde Türkiye'de Cumhuriyetle birlikte kurulan ve önemsiz değişikliklerle bugüne kadar sürdürülen din politikasını "laiklik" olarak adlandırmak mümkün gözükmemektedir. Yapılan, devlet eliyle belli bir dinin tesis edilmesidir. Sözkonusu din, belirli bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, hukukundan, tarihi literatürünün önemli bir kısmından arındırılarak devletin siyasi denetimi altına alınmış olan bir çeşit İslam dini veya mezhebidir. İslamiyetin 1400 yıllık manevi birikiminden belli bazı unsurlar (sulandırılmış bir Tanrı inancı, birkaç basit ritüel uygulama ve ümmet duygusundan arta kalan ilkel bir "gâvur" söylemi) seçilerek, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi İslamiyet yorumu olarak kabul edilmiştir. Bireylere dindar olup olmama özgürlüğü tanınmışsa da, dindar olmayı seçenlere (Lausanne antlaşmasıyla din özgürlükleri uluslararası hukukun garantisi altında bulunan birkaç bin gayrımüslim haricinde), devletin tanımladığı ve yönettiği dinden başka bir seçenek bırakılmamıştır.

Yapılan şeyin, Fransız devriminin uygulamayı denediği ulusal Devlet Diniyle benzerlikleri gözden kaçmamaktadır. Fransız deneyinin tek sonucu, bir kez daha vurgulayalım ki, Katolik kilisesinin, eski kraliyet rejimi altındaki gayet karmaşık, çoksesli, dünyevi ve dinamik olan yapısını terkedip, yüzelli yıl boyunca mutlak ve hırçın bir taassuba saplanmasını, "ilericilik" ve "liberalizm" kokan her şeye karşı refleks halinde tavır almasını sağlamaktan ibaret olmuştur. Üstelik Fransız devrimi, icadettiği dine Hıristiyanlık adını vermeyecek kadar entelektüel cesarete sahiptir.

Düşünsel, ahlaki, ritüel, geleneksel zenginliklerinden soyulmuş, kültürel kökenleriyle bağı koparılmış, bağımsız düşünme ve gelişme imkânları yokedilmiş, özünde kendisine düşman bir ideolojinin cenderesi içine alınmış bir din enkazını İslamiyet diye sunan Türkiye Cumhuriyetinin, aydınlanmayı dinde arayan insanlarda doğuracağı düşünsel çıkmazların ve duygusal fırtınaların boyutları ise, herhalde Fransa'dakinden çok daha vahim olmak zorundadır.

Notlar

1. Kanun, kilise ve benzeri gayrımenkullerin yerel Katolik cemaatinin temsilcilerinden oluşan "Kamu İbadet Dernekleri"ne devrini öngörmüştür. Ancak mülklerin cemaate değil Katolik kilisesine devrini talep eden Vatikan anlaşmamakta direnmiş, yıllarca sahipsiz kalan birçok tarihi kilise bu yüzden harap düşmüştür. Sonuçta 1914 yılında bir orta yol bulunarak, kiliselerin mülkiyeti, Katolik piskoposların denetiminde yerel cemaat temsilcilerinden oluşan tüzel kişiliklere devredilecektir.

Benzer bir reformun Türkiye'de ne gibi sonuçlar doğuracağı, düşünülmeye değer bir konudur.

2. 1928 yılına ait bir örnek için bak. Tunçay, Tek Parti, s. 237.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53