Milli Mücadelenin ideolojik çerçevesi, Batılılaşma düşüncesiyle bağdaşır mı?

Devrimciler, bu gerekçe ile hakim Batı uygarlığı topluluğuna katılma çabasına girişmişlerdir. Romantik bir Batı hayranlığı giriş hamlesinin dinamiği olmamıştır. Ve Batı'ya rağmen, Batı kamuoyunun ve ordularının saldırılarına rağmen, Batılılarla savaşarak, bir uygar atılım gücüyle, Batılılaşma yoluna girmişlerdir. [...] Türkler, Batı'nın bütün ithamlarına rağmen, Batı ile savaşarak Batı demokrasileri camiasına girmişlerdir. Bu da, milli ve bağımsız bir devletin kurulmasından evvel ve kurulurken, aynı vasıfları taşıyan bir siyasetin, Müdafaa-yı Hukuk doktrininin, eseri olmuştur. (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri, s. 111, 230)

Seksen yılı aşkın bir reform sürecinde Türkiye için uygarlık modelini Batı'da arayan Osmanlı-Türk siyasi eliti, ilk kez 1912-13 Balkan Harbini izleyen yıllarda bu yönelişten ciddi bir şekilde kuşkuya düşerek, farklı bir yol arayışına girmiştir. En az 1923'e kadar süren bu ideolojik kriz devresini anlamak, Kemalist Cumhuriyetin Batı'ya yaklaşımını değerlendirebilmek için elzemdir.

Tepkinin nedenleri

Krizin nedenlerini anlamak güç değildir:

1. Batı'nın ihaneti: Tanzimattan beri Türkiye'nin diplomatik ve askeri planda destekçileri olan iki büyük Batı devleti, İngiltere ve Fransa, 20.ci yüzyılın ilk yıllarından itibaren Osmanlı imparatorluğunu gözden çıkarmış gözüken bir politikaya yönelmişlerdir. Özellikle İngiltere'nin, Osmanlı devletinin baş düşmanı sayılan Rusya ile 1907'den itibaren belirginleşen ittifakı, Jön Türk seçkinlerinin bilincinde derin ve korkulu izler bırakmıştır.

Batı kamuoyunun önemli kesimlerine yüzyıl başlarından itibaren egemen olan ırkçı, milliyetçi ve hiper-emperyalist akımlar da Batı'nın Türkiye'ye - ve dolayısıyla Türk seçkinlerinin Batı'ya - bakışındaki dönüşüme zemin hazırlamışlardır.

2. Gayrımüslimlerin "ihaneti": Osmanlı Batılılaşmasının öteden beri önemli toplumsal dayanakları arasında bulunan yerli Rum ve Ermeni unsurları, yaklaşık aynı tarihlerde, Osmanlı devletinden kesin olarak kopma eğilimine girmişlerdir. Gayrımüslim unsurlar içinde ayrılıkçı akımlar şüphesiz eskiden beri varolagelmiştir; fakat başkentin ve Anadolu'nun kültürlü, etkili ve zengin gayrımüslim çevrelerine, bu yıllara gelinceye kadar, Osmanlılık ideali açık farkla hakim olmuştur.

1918 yenilgisini izleyen günlerde Osmanlı Hıristiyanlarının Türklere karşı takındıkları tavır, bu ihanet duygusunu pekiştirecektir. "Düşeni tekmelemek" diye tanımlanabilecek dar ufuklu bir tutum, İslam unsurunun kollektif bilincinde derin ve tamiri güç bir yara açmıştır. Süleyman Nazif'in 9.2.1919 tarihli ünlü "Kara Bir Gün" makalesi, bu karanlık ruh halini ifade eder:

"Fransız generalinin dün şehrimize gelişi münasebetiyle bir kısım anasır tarafından icra olunan nümayiş Türk'ün ve İslâm'ın kalbinde ve tarihinde müebbeden kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzün ve talihsizliğimiz şevk ve ikbale yerini bıraksa yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzün ve teessürü çocuk ve torunlarımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras terk edeceğiz."1

3. Balkan Harbi faciası: Balkan Harbinde Rumeli müslümanlarının uğradığı mezalim, İstanbul'u ve Anadolu kentlerini yüzbinleri bulan perişan bir mülteci kitlesiyle doldurarak, Hıristiyan düşmanlığını (daha doğrusu, Hıristiyan korkusunu) toplum vicdanına yerleştirmiştir.

4. Jön Türk kadrosu: 1908 devriminden itibaren Osmanlı siyasetine hakim olan genç ve deneyimsiz kadro, yüzeysel bir Batılılaşmanın hazmedilmemiş fikirleriyle doludur. Batı başkentlerinin diplomatik koridorlarında yıllarca yönetim stajı gören Tanzimat paşalarının nesli tükenmiştir; Abdülhamid yıllarının boğucu durgunluğu, kuşaklararası bilgi ve birikim aktarımını önlemiştir. Jön Türk ileri gelenlerinin Batı hakkında bildikleri, çoğu zaman, taşra liselerinde ve Balkan kasabalarının siyasi dedikodularında edinilmiş yarım yamalak fikirlerden öteye geçmez. Kıskançlıkla karışık bir kin, Batı'ya bakışlarının temelini oluşturur.

İttihat ve Terakki virajı

1913 darbesiyle radikal safhasına giren İttihat ve Terakki rejimi, bir yandan Tanzimat reformlarını daha da hızlandırarak sürdürmeye çalışırken, bir yandan da o reformların toplumsal zeminini oluşturan iç ve dış dengelere karşı topyekün bir mücadeleyi başlatmıştır. 20.ci yüzyıl boyunca Türk siyasi düşüncesine hakim olan tepkici milliyetçiliğin başlangıç noktasını, hemen hemen kesin bir şekilde, 1912-13 yılları dolayına yerleştirebiliriz.

1. 1912-13 yıllarından itibaren İttihat ve Terakki hükümetleri, gayrımüslim unsurların toplum hayatından sistemli olarak tasfiyesine girişmiştir.

Islahatın başlangıcından bu yana gayrımüslimler, Osmanlı toplumu ile Batı arasında önemli bir köprü rolü oynamışlardı. Reforma yön veren siyasi irade hiç şüphesiz devletin müslüman seçkinlerine ait olmakla beraber, gerek reform kararlarının ayrıntıdaki uygulamasında, gerek sosyal ve kültürel alanlardaki bir dizi tali reformda, gayrımüslim Osmanlılar baş rolde gözükürler. Batılılaşmanın motoru eğer müslüman devletse, motorun yağını imparatorluğun gayrımüslim eliti katmıştır.

Başlangıçta İttihat ve Terakki rejimi, Abdülhamid'e tahttan indirildiğini tebliğ eden komisyona bir Ermeni ve bir Museviyi dahil edecek kadar kozmopolit görünümlüdür. Bu tavır, büyük bir hızla değişir. İttihat ve Terakki kontrolünde oluşan 1912 Mebusan Meclisinde gayrımüslim üyelerin büyük çoğunluğu tasfiye edilmiştir. 1913'te benimsenen Milli iktisat politikası, gayrımüslimleri ekonomik alandan temizlemeyi hedefler. 1913 sonlarından itibaren Rumların Batı Anadolu'dan kitlesel olarak çıkarılması başlar. Nihayet Dünya Savaşı yıllarında Anadolu'yu gayrımüslim nüfusundan topyekün arındırmaya yönelik girişimler uygulama alanına konur. 2

2. İçte yabancı ve yerli gayrımüslim sermayeye karşı açılan mücadele, Abdülhamid devrinde filizlenmeye başlamış olan Osmanlı sanayiini bir-iki yılda mahveder. Kapitülasyonların tek taraflı feshiyle, Batı'yla Osmanlı devleti arasında seksen yıldan beri gelişmiş bulunan ticari ilişkiler sistemi çökertilir.

3. Nihayet 1914'te, Osmanlı'nın Batıdaki geleneksel müttefikleri olan İngiltere ve Fransa'ya savaş ilan edilir.

4. Yön değiştirmenin ideolojik ifadesi, 1830'lardan beri sürdürülen "Avrupa devleti olma" siyasetinin terkedilip, Orta Asya'da yeni bir kimlik ve yeni bir geçmiş arayışına girilmesidir. Ziya Gökalp'in sözcüsü olduğu Türkçü ve Turancı akım, 1912-13'ten itibaren İttihatçı kadrolara hakimdir. İslami platformda ifade edilen bir tepki hareketi de, bunun yanısıra, taraftar bulur. Fakat İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin çoğunun, almış oldukları eğitim ve malul oldukları kompleksler itibariyle, İslami eğilime rağbet etmeleri güçtür. Arnavut ve Arapların Hıristiyan düşmana katılıp devlete isyan etmeleri, İslami zeminde bir toparlanmayı büsbütün olanaksız kılacaktır.

Ziya Gökalp'in Türkiye için önerdiği uygarlık modeli, Avrupa değil, İslamiyet de değil, Turan'dır. Avrupa'dan "teknik" alınacaktır. Ancak amaç üstün ve "iyi" sayılan bir uygarlığı benimsemek, onun bir parçası olmak, ona katkıda bulunabilecek düzeye yükselmek değildir: düşman sayılan bir uygarlığın silahlarını ele geçirip, günün birinde ona karşı kullanacak "seviyeye" erişmektir.

Milli Mücadele: Şarkın Garbe isyanı

Birinci Dünya Savaşı galiplerine karşı Anadolu'da başlatılan mücadele, Batı aleyhtarı bu tepkinin zirve noktasını teşkil eder.

Osmanlı elitinin en az Tanzimat'tan beri izlediği çokdinli veya dinlerüstü toplum ideali yerine, Milli Mücadelenin hareket noktası anasır-ı İslamiye, yani toplumun müslüman unsurlarıdır. Tanzimat fermanının ve 1876 anayasasının "her hangi din veya mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı" sayılan yurttaşlarının yerine, Misak-ı Milli "dinen, ırkan, emelen müttehit" İslam milletini esas kabul eder. 1920 (Ocak ve Nisan) seçimlerine, Osmanlı yurttaşı olan gayrımüslimlerin katılması engellenir. Gerçi, İttihat ve Terakki politikasının aksine, gayrımüslim ahalinin haklarının da korunacağı vurgulanır; ancak hakları korunacak olan bu ahali artık devleti oluşturan toplumun asli bir unsuru değil, her nasılsa memlekette bulunan yabancı bir topluluktur. Nitekim bu topluluktan arta kalabilenlerin büyük çoğunluğu, cumhuriyet idaresi tarafından, Lausanne antlaşmaları çerçevesinde sınırdışı edilecektir.

Yeni kimlik tanımının doğal sonucu olarak, Tanzimattan beri devlet yönetiminde marjinal bir konuma itilmiş olan müslüman ulema ve tarikat şeyhleri yeniden ön plana çıkarlar. Ankara'da toplanan Millet Meclisi bir bakıma geleneksel Osmanlı devlet eliti ile taşra İslamiyetinin, doksandört yıllık bir soğukluktan sonra yeniden barışmasının platformudur. Yeniçeri ocağının sönmesinden bu yana devlet yönetiminde görev almamış olan Hacıbektaş postnişini ile Konya çelebisi, 1920'de Meclis başkan vekilliklerine atanırlar. Mecliste İslamiyetin sarığı ile Turan'ın kalpağı, Osmanlı modernleşmesinin simgesi olan fese karşı çoğunluktadır.

Milli Mücadelenin fiili düşmanı eğer Yunan ve Ermeni ise, ideolojik düşmanı Batıdır. Ankara hükümetinin 1921'de benimsediği milli marş, Batı uygarlığını "tek dişi kalmış canavar" olarak tanımlar. Büyük Millet Meclisi'nde şöyle konuşmalara sık sık rastlanır:

Besim Atalay (Kütahya): "Arkadaşlarım, bugün Osmanlı alemi, Anadolu, iki mühim seylabın nokta-i telakisinde [buluşma noktasında] bulunuyor. Bunun birisi, akidelerin, dinlerin doğduğu Şark'tır; birisi zulmün, kahrın, tahakkümün tebarüz ettiği Garp'tan geliyor."

Celal [Bayar] (Saruhan): "Medeniyet namıyle." (bravo sadaları)

Besim Atalay (devamla): "Biz zayıf kollarımızla, bu yığın teşkilatımızla bu iki seylabenin içinde şaşırıp kaldık. Hangisine iltihak edeceğiz? Gladstone'un ahfadının süngüleri altına mı gireceksiniz? Yoksa Şark'tan bize ellerini açan kuvvete mi koşacaksınız?" (Şark'a Şark'a sesleri). 3

Mücadele, artık Batı uygarlığını benimseme mücadelesi değil, Türk ve İslam kültürünü Batı'ya karşı savunma mücadelesidir. Bundan dolayı Batılıların Osmanlı topraklarında açtıkları kültür kurumları, özellikle şiddetli ve irrasyonel bir tepkiye konu olurlar:

İsmet [İnönü] : "Ayntab civarında Amerikan mektepleri, kolejleri vardır (lanet olsun sesleri). Bu Amerikan kolejleri, Fransızların bugün üssülharekesidir. [...] mektep değil, memleketimizin içinde bir kale olarak inşa olunmuş zannolunur." 4

1921'de toplanan Milli Maarif Kongresinin açılış konuşmasında Mustafa Kemal, Türk eğitimini Doğu'nun yanısıra Batı'dan gelecek her türlü etkilerden korumanın önemine işaret eder:

"Milli terbiye programından bahsederken [...] şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü deha-yı millimizin inkışaf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin edilebilir." 5

Yüz yıllık Batılılaşma macerasının, görünürde, sonu gelmiştir. 1923'ten sonra tekrar gündeme gelecek olan "asrileşme" ve "medenileşme" temalarının ipuçları gerçi, dikkatle aranırsa, Milli Mücadele liderinin satır aralarında okunabilir. Fakat İslamcı ve Türkçü cihadın kükreyen çağlayanı yanında bu ses, cılız bir nağme olarak kalır.

Batı'ya dönüş: 1923 virajı

1923 yılı, iç siyasette radikal bir dönüm noktasını temsil eder: yeni rejim, iç ve dış kamuoyunu şaşırtan bir virajla yeniden Batı'ya yönelir.

Dönüşün ilk belirtisi, Milli Mücadeleyi birlikte yürütmüş olan dinî-millî ittifakın bozulmasıdır. Gazi'nin Ocak ve Şubat aylarında çıktığı yurt gezisi, "irtica" tehlikesine parmak basan ilk deklarasyonlara sahne olur. 20 Mart 1923'te Konya Türk Ocağı merkezinde Gazi, "hoca kıyafetli sahte alimlere" karşı cepheden taarruza geçer. Haziran-Temmuzda bizzat Gazi tarafından seçilen İkinci Mecliste sarıklı mebusların sayısı, birinci meclisteki 118'den, 10-15 düzeyine inmiştir.

25 Temmuzda imzalanan Lausanne antlaşması, Batı ülkeleri ile çok yönlü bir barışın temellerini atar. Bunu izleyen haftalarda, Mustafa Kemal'in Batı uygarlığını "adam olmak" diye tanımlayan ünlü meydan okuyuşu duyulur. Ekimde ilan edilen Cumhuriyetin hedefi, "medeni dünya" kod adıyla anılan Batı'da "layık olduğumuz mevkii" temin ederek "medeni milletler ailesine" girmektir. Reisicumhurun 29 Ekim söylevinin işaret ettiği hedef Medine değil, Ergenekon da değil, Paris ve Londra'dır. 6 Cumhuriyetin hedefi, ölçütü ve muhatabı, Batı'da aranacaktır.

Cumhuriyet'e kalan

Cumhuriyetin Batılılık iddiasını sonraki sorularda ayrıntılı olarak ele alacağız. Fakat 1913-1923 krizinden arta kalan tortu, acaba Cumhuriyet ideolojisini iz bırakmadan terketmiş midir? Acaba yeni rejim, samimi ve önyargısız bir Batılılaşmanın kapısını açabilecek midir? Bu sorulara olumsuz yanıt vermek zorundayız.

İslamiyet bazında Batıya karşı açılan mücadeleden İslamiyet unsurunu çıkarınca geriye kalan tuhaf ve çelişkili durum, kollektif bir bilinçaltı gibi, Cumhuriyet düşüncesini kemirmeye devam edecektir. Batı düşmanlığı, Kemalist ideolojinin kalbinde duran karanlık kütledir: bir türlü içinden çıkılamayan, adı konamayan, en tuhaf çelişkilerle kendini ifade eden düğümdür. Bu düğüm teşhis edilmediği ve çözülmediği sürece, yetmiş yıl sonra Kemalist Cumhuriyetin Batılılık çabasında niçin hala hüsranla boğuştuğunu anlamak mümkün olmaz.

Çelişkinin birkaç görüntüsüne kısaca değinelim:

1. Cumhuriyetin "düşman" tanımı değişmemiştir: Batı düşmandır. Milli Mücadelede İngilizlere karşı tek bir kurşun atılmadığı halde, Fransa'nın cömertçe sunduğu maddi ve manevi yardım Ankara'nın zaferinde küçümsenmeyecek bir rol oynadığı halde, Erzurum ve Sivas'ta ABD ile ciddi bir flört yaşandığı halde, bu devletler ulusal mitolojide düşman olarak nitelenmeye devam ederler. Nasıl "denize döküldükleri," her Türk çocuğunun zihnine alfabe ile birlikte kazınır.

Üstelik Batı, yalnız 1919-22 harbinin düşmanı değildir. Türk'e karşı dinmez bir nefretin, "menfur emellerin," hayasız bir akının, ebedi bir "Haçlı taassubunun" yuvasıdır. Cumhuriyet literatürü, Batı kültüründeki Türk aleyhtarı unsurları tutkuyla, adeta bir zafer duygusuyla araştırıp ortaya çıkarır. Buna karşılık Batı geleneğinde aşağı yukarı eşit ağırlığa sahip olan Türk sempatisi, ve her ikisinden daha ağır basan umursamazlık ve bilgisizlik ögesi, asla ilgi çekmez. Çanakkale gazası ve Haçlı muharebeleri anılırken, Kırım'da Türkiye'yi savunmak uğruna can veren 100.000 İngiliz ve Fransız genci hatırlanmaz.

Kemalist ideolojinin yetmiş yıldır sistemli olarak beslediği bu düşmanlık, zamanla esas sahiplerinin kâr hanesine yazılacak, ve mutaassıp bir İslami-milli tepki, yetmiş yıllık Cumhuriyet eğitiminin Türk toplumundaki tek ve doğal mirasçısı olarak sahnedeki yerini alacaktır.

2. "Tanzimat Batıcılığı", Cumhuriyet demonolojisinde "irtica" ile eş melanete sahip bir şeytandır. Çürüme ve yozlaşmayla, ulusal duyguya ihanetle özdeş sayılır. Fakat "Tanzimat Batıcılığı" ile hakiki veya Kemalist Batıcılık arasındaki fark asla tanımlanmaz. Batı kültürüne hayranlık, Batılı yaşam tarzına özenme, toplumsal tercihlerde Batıyı referans gösterme, Tanzimat Batıcılığının tanımlayıcı özelliklerini oluştururlar. Oysa bunlar çıkarıldığında geriye "Batılılık" namına ne kaldığı belli değildir.

Bu yüzden "Tanzimat Batıcılığı" eleştirisi, Cumhuriyet kuşaklarının zihninde, Batı'nın topyekün red ve inkârından başka bir sonuç bırakmaz. Kişisel yaşamında Batı ürün ve değerlerinden kopamayanlar, bu tercihlerini savunacak ideolojik çerçeveye sahip olamadıkları için, inançsız ve ruhsuz bir fiiliyatçılığın batağına sürüklenirler. Değerleriyle yaşamını tutarlı kılmak isteyecek kadar entelektüel dürüstlüğe ve eleştirel cesarete sahip olanlar ise, gittikçe artan bir oranda, Batı'yı reddeden yaşam tarzlarına yönelirler.

3. Milli eğitim politikasında, Türk halkının Batı kaynaklı fikir ve kültür akımlarına, dolaysız ve denetimsiz olarak ulaşabilme imkânlarının yokedilmesi hedeflenmiştir. CHP'nin 1931 tarihli programı uyarınca, "Terbiye her türlü hurafeden ve yabancı fikirlerden uzak, üstün, milli ve vatanperver olmalıdır." Millilik unsuru, tarih eğitimine ilişkin olarak şöyle açımlanır:

"Fırkamız, vatandaşların, Türkün derin tarihini bilmesine fevkalade ehemmiyet verir. Bu bilgi Türkün kabiliyet ve kudretini, nefsine itimat hislerini ve milli varlık için zarar verecek her cereyan önünde yıkılmaz mukavemetini besleyen mukaddes bir cevherdir." 7

Batı kültür birikimini Türk insanına ulaştırmakta geçmişte önemli bir rol oynamış olan yabancı eğitim kurumları, Cumhuriyet ideolojisinin değişmez boy hedefleri olarak kalırlar. 1923'te nasılsa ayakta kalmayı başarmış olan birkaç yabancı okul, Cumhuriyet döneminde çeşitli baskılarla çökertilirler. Elli yıl boyunca özgür ve akılcı Batı geleneğinin Türk eğitimindeki en önemli kalesi olmaya devam eden Robert Kolej, 1971'de "ilerici" ve Kemalist gençliğin coşkun sevinç gösterileri arasında devletleştirilecektir.

Bu okulun kütüphanesinin bugün içine düştüğü içler acısı durum, bir bakıma, Cumhuriyetin kültür politikasının özetidir. Türkiye'de yaşayan ve Batı uygarlığının yalnız teknik sonuçlarını değil, o sonuçların gerisindeki inanç ve değerleri, kurumları, literatürü ve tarihi enine boyuna tanımak ve tartışmak isteyen bir insan için bundan yirmibeş yıl öncesine kadar en değerli, hatta tek kaynak olan bu kütüphane, 1971'den bu yana sistemli olarak mahvedilmiştir. En dar anlamda teknik literatür dışında Batı'dan kitap getirilmemiş, eskiden kalanların birçoğunun yokolmasına göz yumulmuştur. Ve bugün kütüphanenin duvarlarını, adeta bir zafer narası gibi, Atatürk resimleri süsler.

4. Batılılığın Türkiye'deki temsilcisi olmak iddiasındaki Kemalist eğilim, aynı zamanda, Türkiye'nin Batı ülkeleri ile stratejik işbirliğine muhaliftir. Türkiye'nin Batı ülkeleri blokuna katılmasını; gücü ve imkânlarıyla orantılı olarak bu blok içinde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesini; Batı ile, askeri planda, karşılıklı çıkarlara ve karşılıklı tavizlere dayanan bir işbirliği yapmasını, ulusal bağımsızlıktan verilmiş birer ödün sayar.

Kemalistler gerçi Türkiye'nin, stratejik gerçeklerden doğan ittifak politikasını (NATO üyeliğini vb.) içlerine sindirmiş gözükmek zorunda kalmışlardır. Ancak ittifaklardan doğan yükümlülükleri ne zaman yerine getirmek gerekmişse, Batı'yla tüm köprüleri atmak, tek başına dünyaya meydan okumak, Saddam Hüseyin'le el sıkışmak gibi en akılalmaz tavırları savunanlar, Kemalist kesimin temsilcileri olmuştur. İdeolojik platforma hakim olanlar Kemalistler olduğu için, akılcı bir dış politika izlemeye çalışan öteki taraf, yaptıklarını açık ve tutarlı bir mantık içinde hiçbir zaman savunamamış, teorik bir tartışmaya asla girmeden, açıklama yapamadan, kamuoyunu ikna edemeden, eleştirmeden ve eleştirilmeden, gizlilikle, idarei maslahat etme zorunda kalmıştır. Bundan ötürü, örneğin 1946'dan sonra Türkiye'nin neden ABD ile işbirliğine yöneldiği ve bundan neler kazandığı gibi hayati bir konu, birkaç düzine hariciyeci ile üst düzey iş adamı dışında, Türk toplumunun büyük çoğunluğu için bir muamma kalmak zorunda bırakılmıştır.

Türkiye'nin, siyasi platformda, Batı uygarlığına sahip ülkelerle ortak bir kadere ve ortak davalara sahip olduğu inancı, Kemalist düşünceye yabancıdır.

5. Batı'nın bilgi ve kaynak birikimine sahip olmak, Cumhuriyet ideolojisinin değişmez hayalidir. Ancak yabancı bir uygarlığın eserlerine sahip olmanın bir bedeli olmak lazımgeldiği fikri, Kemalizmin düşünsel ufkunun dışında kalır. Çünkü Batı, sömürür. Bu yüzden, örneğin Batı'nın bilgi ve kaynak birikimini memlekete getirecek olan adamların bu işten kâr etmek isteyişi, ulusal onura karşı tahammül edilmez bir tecavüz sayılır. Uğur Mumcu'nun deyimiyle "iç ve dış sermaye çevreleriyle sarmaş dolaş olan komprador burjuvazi", Tanzimat Batıcıları ve irtica erbabıyla birlikte, Kemalizmin şeytanlar galerisinde yerini alır.

Batı'nın refah ve kültürüne bir bedel ödemeksizin sahip olmayı düşleyen yağmacı ve bedavacı zihniyet, Cumhuriyet ideolojisinin belirleyici bir vasfı olarak kalır.

6. Batı tekniğinin, Batılı yaşam tarzının ve zevkinin taşıyıcısı olan ürünlerin ithali, Kemalist ideolojide, ulusal bağımsızlığa yönelik bir tehdit olarak algılanır. Yabancı mallar, vatanın bakir sinesini kirleten müstevlilerdir. Yabancı mal girişini önlemek için yerli sanayi kurulmalıdır; çünkü "yabancı" olan değil, yerli olan makbuldür. "Sanayileşme" adı altında savunulan şey budur: Batı'nın teknik birikimini kullanarak Batı'ya set çekmek - Batı'yı kendi silahıyla vurmak!

Kemalist düşüncede sanayileşmenin amacı, dünyadan alınan iyi ve güzel şeylere karşılık dünyaya iyi ve güzel bir şeyler verebilmek değildir. Amaç, Batı'dan bir şey alma ihtiyacı duymayacak bir "seviyeye" gelmektir. Batı uygarlığının ürettiği ürünleri elde ederken, bir yandan o ürünleri yaratan toplumlara sunabilecek maddi ve manevi eserleri üretme niyetini, yeteneğini ve alışkanlığını edinmek, Kemalist Cumhuriyetin hedefleri arasında yer almaz.

Bu yüzden, yetmiş yıllık çabanın sonunda Türkiye Cumhuriyeti, insanlığın ortak uygarlığına katkısı olarak gururla gösterebileceği bir tek ürün, bir tek fikir, bir tek keşif, bir tek önemli sanat eseri ortaya koyamaz. "Türk" adını taşıyarak dünyada ün kazanmış olan ürünlerin tümü, Cumhuriyetin utanç duyduğu ve yok etmeye çalıştığı yerel kültürün her nasılsa ayakta kalabilmiş marjinal unsurlarıdır: şiş kebap ve lokum!

Kişisel çabalarıyla evrensel uygarlığa bir katkıda bulunma mutluluğuna erişmiş olan Türkler ise, cumhuriyetin boğucu ideolojik ortamından uzaklaşarak, Batı'da eğitim görmüş ve kariyer yapabilmiş insanlardır. Cahit Arf'lar, Feza Gürsey'ler, Rıfat Özbek'ler, Gazi Yaşargil'ler, Türk insanının, ufuksuz bir rejimin ağır boyunduruğundan kendini kurtardığında neler başarabileceğinin canlı kanıtlarıdır.

Sonuç

Cumhuriyetin Batılılaşma yolunda attığı adımlar yoktur diyemeyiz. Ancak bunlardan önemli ve kalıcı olanlar, 1950 ve 1965 sonrasının eserleridir; Kemalizm sayesinde değil, ona rağmen gerçekleştirilmişlerdir.

İdeolojik platforma hakim olamayan, kendini açıkyüreklilikle ifade edemediği için çelişkili, teorik özgüvenden yoksun, kendi içinde bölünmüş, kaypak, kavramsız, ruhen büzük bir süreç sözkonusudur. Batı etkisi, Cumhuriyet Türkiyesine ancak arka kapıdan, utana sıkıla girer. Kemalist blokun asli hakimiyet alanları - siyasi düşünce, devlet idaresi ve eğitim - bu süreçten hemen hemen hiç pay almazlar. Teknik alanda Batı'ya bağımlılığı ile ideolojik alanda Batı düşmanlığı arasına sıkışan silahlı kuvvetler, bir esrar perdesi ardında saklanarak toplumsal yaşamdan uzaklaşır. Kemalist ideolojinin asıl ilgi alanlarının dışında kalan ekonomi - maddi üretim ve tüketim süreci - Batı'ya nisbeten daha kolay açılabilmiştir. Günlük yaşamda ise Batı etkisi, temel değerleri, inançları ve düşünceleri ilgilendirmeyen alanlarda serpilir: magazin ve aktüalite, Cumhuriyet Türkiye'sinde "Batılılık" kavramının temel eksenini oluştururlar.

Notlar

1. Hadisat, 9 Şubat 1919. Orijinal metin bulunamadı. Çeşitli kaynaklarda aktarılan metinler serbest uyarlama niteliğindedir.

2. Rum tehcirinin 1913 yazında, Balkan facialarına tepki olarak ve düzensiz bir şekilde başlatıldığı anlaşılıyor. Göçürme politikası, 24.6.1914 tarihli Yunan ve 8.7.1914 tarihli Türk notalarıyla resmi nitelik kazanmıştır. 1914 mutabakatı, 1923'ten sonra Cumhuriyet yönetimince uygulanacak olan büyük mübadelenin modelini oluşturur. 1906'da Osmanlı resmi nüfus sayımına göre Anadolu'nun 1.700.000 dolayında olan Rum ve 1.250.000 dolayında olan Ermeni nüfusundan, cumhuriyetin ilk yıllarında 100.000 kadar Rum ve 60.000 kadar Ermeni kalacaktır.

3. 11.5.1920 tarihli oturumdan; aktaran Tunaya, Devrim Hareketleri..., s. 228-229.

4. 21.9.1920 tarihli oturumdan; aktaran Kocabaşoğlu, Türkiye'deki Amerika, s. 188.

5. Söylev ve Demeçleri II, s. 16-17.

6. Gazi'nin 2.2.1923'te İzmir'de halkla yaptığı söyleşide kullandığı şu ifadeler, Batı düşmanlığı politikasından vazgeçilmeye başlanıldığı ilk döneme aittir:

"Bir şairimizin iki güzel mısraı vardır, aramızda hatırlayanlar olacaktır:

'Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni/ Türküm ve müslümanım, aslında düşmanım sana, kalsam da bir kişi.' İşte efendiler, bir kişi bile kalsak düşmanlarımızın yüreğinden zulmü çıkaracağız ve o zaman diyeceğiz ki yüreğimizde öç kalmamıştır." (Söylev ve Demeçleri VI, s. 177-179)

Beyitte vezin dışı olan "aslında düşmanım sana" deyimi, muhtemelen şiiri ezbere okuyan Gazi'nin yapmış olduğu bir eklemedir. Şiirle Mustafa Kemal'in yorumu arasındaki bariz tutarsızlık, bir bakıma Kemalist düşüncenin Batı'ya bakışının özeti olarak kabul edilebilir.

7. CHF Programı (1931), Beşinci Kısım, madde 1D, 1F. Bak. Parla, Siyasi Kültürün Resmi Kaynakları III, s. 71-73.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53