Atatürk devrimleri, Türkiye'de üniversitenin gelişimini sağlamış mıdır?

"Eğer 1923'te Darülfünun'daki öğrenci sayısı 2100 olan bir Türkiye'de, bugün yüzbinlerce genç üniversitelerde okuyorsa, bunun suçlusu [Atatürk'tür]!" (Ahmet Taner Kışlalı, "Evet, Atatürk suçludur!", Cumhuriyet, 2.3.1994)

Üniversite nedir?

"Karanlık" olduğu ileri sürülen Avrupa ortaçağının çağdaş uygarlığa büyük katkılarından biri, üniversite kavramıdır. 12.ci yüzyılda Bologna ve Padua üniversitelerinde oluşan; 13.cü yüzyılda Sorbonne, Oxford ve Cambridge, 14.cü yüzyılda Prag, Viyana ve Heidelberg'de olgunlaşan sistemde üniversite, adeta "hükümranlık" haklarına sahip bir tüzel kişiliktir. Kendi yöneticilerini ve öğretim üyelerini seçer; "doktor" ve "profesör" payelerini vermekte tek yetkilidir. Öğretim üyeliği kaydı hayat şartıyla olup, yüz kızartıcı suçlar hariç hiçbir koşulda bir profesör azledilemez. Öğretim üyesi maaşları, kısmen üniversitenin vakıf gelirleri ve kısmen ders ücretleriyle karşılanır. İç güvenlik üniversitenin sorumluluğu altında olup, kent polisi, birtakım suçüstü halleri dışında, bir öğrenci veya öğretim üyesini tutuklayamaz; cinayet ve vatana ihanet halleri dışında, öğrenci ve öğretim üyeleri ancak üniversite mahkemesinde yargılanırlar. Günümüze kadar değişmeden kalan özel giysiler ve yılda bir kez öğrencilerin çıkıp ortalığı dağıtması gibi gelenekler, yüzyıllar boyunca hiçbir hükümdarın ve hiçbir rejimin dokunmaya cüret edemediği bu ayrıcalıkları sembolik düzeyde vurgulamaya yarar.

Oxford ve Cambridge'de daha da ileriye gidilmiştir. Öğretim üyesi seçimini bir tek mercie bırakmanın tehlikeleri gözönüne alınarak, aynı kent içinde, birbirinden bağımsız ve kendi öğretmenlerini seçme yetkisine sahip bir dizi tüzel kişilik (college) oluşturulur; herbirine ayrı mali kaynaklar vakfedilir. Ayrıca, 14.cü yüzyılda verilmiş fermanlar uyarınca, doktora sahibi oldukları halde bir üniversiteye bağlı olmayan hocaların da, iki kent sınırları dahilinde, öğrenci bulup ders vermeleri serbest bırakılır. VIII. Henry (1507-1547) gibi bir despot bile, üniversiteye doğrudan müdahaleyi göze alamayarak, her iki üniversite kentinde kendi yeni kolejlerini vakfetme yoluna gider.

18.ci yüzyıldan itibaren kurulan Amerikan üniversiteleri, genellikle Oxford ve Cambridge modelini izlerler. 19.cu yüzyılda yüksek öğrenim ihtiyacının kitleselleşmesiyle, başta Almanya olmak üzere, mali kaynakları devlet bütçesinden karşılanan yeni tür üniversiteler kurulur; ancak ortaçağdan beri yerleşmiş olan özerklik geleneklerinin korunmasına dikkat edilir.

Akademik özerkliğin sakıncaları yok değildir. Bunların başında, üniversitenin zaman zaman tümüyle kendi "fildişi kulesine" kapanarak toplumdaki yeni düşünce akımlarına yabancılaşması gelir. Nitekim Ortaçağda Avrupa'nın kültür yaşamında baş rolü oynayan üniversiteler, Rönesans ve Aydınlanma çağlarında, hükümdar sarayları çevresinde oluşan yeni kültürel hareketlenmelere kısmen sırt çevirerek ikinci plana düşerler; hatta Fransa ve Avusturya gibi bazı Katolik ülkelerde, bu dönemde, devlet ve kilise yönünden gelen ağır baskılara hedef olurlar. Ancak akademik bağımsızlık geleneği uzun vadede ağır basacak, ve 19.cu yüzyılın ilk yıllarından itibaren üniversite, tekrar Batı kültür yaşamının odak noktasına yerleşecektir.

Hitler döneminin baskıları altında hiç de övünülecek bir performans sergilemeyen Alman üniversitelerinin, 1945'ten sonra şaşılacak bir hızla toparlanıp eski akademik mükemmellik standartlarına geri dönüşlerinde, hiç şüphesiz, 600 yıllık özgürlük geleneğinin bıraktığı derin izlerin etkisi vardır.

Darülfünun ve 1933 reformu

Türkiye'de gerçek anlamda ilk üniversite olan Darülfünun (1869, 1870-71 ve 1874-81'deki başarısız denemelerden sonra), II. Abdülhamid'in izniyle 1900 yılında kurulmuştur. Daha önce kurulmuş olan Tıbbiye (kuruluşu 1866) ve Hukuk Mektebi (kuruluşu 1880) Darülfünun'a katılmışlar, bunlara ek olarak Matematik, Doğa Bilimleri, Mühendislik, Edebiyat ve İlahiyat fakülteleri açılmıştır. 1914'te Darülfunun-u inas (Kızlar üniversitesi) kurulmuş, ancak 1920'de kız öğrencilerin sınıfları boykot etmeleri üzerine bu kuruluş Darülfünun'la birleştirilmiş ve kız öğrencilerin erkeklerle birlikte üniversite eğitimi görmesi sağlanmıştır. 1922'de Tıp Fakültesinin kız öğrenci kabul etmesiyle birlikte, İlahiyat dışındaki tüm fakültelerde karma eğitim gerçekleşmiştir.

Abdülhamid döneminde yakın siyasi gözetim altında tutulan Darülfünun, 1908 devriminden sonra gelişmiştir. Sayıları artan araştırma enstitüleri, bilimsel yayınlar ve doktora tezleri, kurumun bir "yüksek okul" kimliğinden çıkarak gerçek bir üniversiteye dönüşmeye başladığını gösterirler. 1912'de Darülfünun senatosu kurulur. 1913-14'ten itibaren öğretim kadrosuna yabancı profesörler katılır. Osmanlı hükümetinin 24.10.1919 tarihli kararnamesiyle üniversitenin bilimsel ve idari özerkliği tasdik edilir. Profesör atama yetkisi padişahın (uygulamada, hükümetin) imzasına bırakılmakla birlikte, rektör ve öğretim üyesi seçiminde üniversite senatosuna geniş serbestlik tanınır. Buna karşılık üniversite, mali bakımdan devlete bağımlıdır.

Mütareke yıllarında üniversite gençliği, Milli harekete destek vermiştir. 1922'de üç ay süren talebe direnişi sonucunda, öğretim kadrosundaki anti-Kemalist beş üye istifa etmek zorunda bırakılırlar. Boykotlar, gösteriler ve bildiriler, bu yıllarda üniversite yaşamının rutin tezahürleri olarak boy gösterirler.

Atatürk'ün 1920'ler boyunca Darülfünun hakkında ifade ettiği görüşler olumlu ve övücüdür. Örneğin 1924'te kurumun "memleketin ilim ve medeniyette layık olduğu mevkie ulaşması hususundaki şuurlu fiiliyat ve irşadatı,"1 1925'te "milli ve vatani meselelerde gösterdiği yüksek idrak ve hassasiyet"2 övülür. Aynı yıl "münevver gençliğin teceddüt ve terakki yolunda gösterdiği alaka ve hassasiyet" dolayısıyla Gazi, rektöre bir teşekkür telgrafı gönderir. 3 16.12.1930'da Darülfünun'u ziyareti dolayısıyla İstanbul basınında yayınlanan mesajında Gazi, "İstanbul Darülfünununda yüksek profesörler ve kıymetli gençlerle yakından tanışmaktan çok memnun oldum. İlim timsali olan bu yüksek müessesenin büyük hizmetleriyle iftihar edeceğimize şüphe yoktur" görüşünü belirtir. 4

Reformun getirdikleri

1933 yılında gerçekleştirilen üniversite reformu için başlıca iki gerekçe ileri sürülmüştür.

1. Üniversitede ciddi bir bilimsel çalışma yoktur. Öğretmenler orijinal bilimsel çalışmalar yapmamaktadır; telif eserler yok denecek kadar azdır. Yayınlanan birkaç kitap, ya birbirinin kopyası ya da yabancı dille yazılmış asıllarından kötü çeviriler niteliğindedir. Ezbere dayanan eğitim düzeni, yaratıcılığı köreltmektedir. Kütüphane pek fakirdir; derste alınan notlar dışında öğrencinin başvurabileceği kaynaklar kısıtlıdır. Laboratuarlar yetersizdir. Tıp fakültesinde teorik eğitimle yetinilmekte, uygulama çok sınırlı kalmaktadır. Üniversiteye öğretmen atanırken ilmi yeterlik aranmamakta, kişisel ilişkiler ve çeşitli klik oyunları rol oynamaktadır. Bir Almanca profesörünün Almanca'dan yaptığı on sayfalık bir çeviride 32 yanlış bulunmuştur. Üniversite özerkliği, bu çürük yapının kendini korumasından başka sonuç vermemektedir.

Sözü edilen sorunların, azalmadan, hatta ağırlaşarak, günümüze kadar sürmüş olması dikkat çekicidir.

2. Siyasi karar sürecine etkisi açısından belirleyici gözüken gerekçe ise, Darülfünun'un cumhuriyet rejimi karşısında takındığı ilgisiz veya kuşkucu tavırdır.

Rejim ile üniversiteyi karşı karşıya getiren ilk olay, 1923'te cumhuriyetin ilanı üzerine bir kutlama mesajı gönderilmesi teklifine, Darülfünun Talebe Birliği genel kurulunun, "üniversitenin siyasi akımların dışında kalması kanaatiyle" karşı çıkması olur. 5 Birliğin kararını daha iyi anlayabilmek için, cumhuriyet ilanının, İstanbul'un bazı aydın çevrelerinde, Milli Mücadelenin amacından saptırılması ve diktatörlük ilanı olarak yorumlandığını anımsamak gerekiyor.

İkinci bir olay, harf devrimi konusunda bazı Darülfünun hocalarının çekinceler ifade etmeleridir. Ancak bardağı taşıran damla, Atatürk'ün 1930'dan itibaren benimsediği Türk tarih ve dil tezlerine Darülfünun'un ilgi göstermemesi olur. 1930 Aralığındaki Darülfünun ziyareti sırasında, "Ankara, Ege, Aka, Eti, ata, arkeos, amiral, kaptan" kelimelerinin kökeni hakkında sınadığı bazı profesörlerin kuşkucu yaklaşımları, Atatürk'ü çileden çıkarmışa benzemektedir.

1932 Türk Tarih Kongresinde, bazı profesörlerin (Mehmet Ali [Ayni] ve Zeki Velidi [Togan] gibi) açıkça, bazılarının tevil ve yumuşatma yoluyla Gazi'nin tezlerine karşı çıkmaları, Darülfünun'un sonunu yaklaştırır. İlhan Başgöz'ün deyimiyle:

"Bu kongrede İstanbul Darülfünunundan bazı öğretmenler resmi dil ve tarih görüşlerini eleştirmek cesaretini gösterirler. Mustafa Kemal'in öz ilgi ve desteği ile yürütülen ve hükümetin kültür politikası halini alan bu iki görüşün Üniversitede destek bulamaması bir yana, bir de eleştirilmesi Ankara'da şiddetli tepki yaratır." 6

Kongreden iki ay sonra sonra, Türk tarih tezinin ateşli savunucusu, eski İstiklal Mahkemesi hakimi Dr. Reşit Galip maarif vekili tayin edilerek, üniversiteye çeki düzen vermekle görevlendirilir. Daha önce İsviçreli eğitimci Albert Malche ülkeye çağrılarak, Darülfünun'un aksayan yönlerini eleştiren bir rapor yazması sağlanmıştır. 1933 Temmuzunda çıkarılan bir kanunla Darülfünun lağvedilir ve yerine aynı gün İstanbul Üniversitesi kurulur. Dr. Reşit Galip, üniversitenin açılış konuşmasında Darülfünun'un kapatılma nedenlerini açıklarken, ağırlığı bu kurumun "siyasi, içtimai büyük inkılaplar karşısında bîtaraf bir müşahit [tarafsız bir gözlemci] olarak kalmasına" verir; yeni üniversitenin en esaslı niteliğinin "milliyetçilik ve inkılapçılık" olacağını müjdeler.

İsim değişikliği dışında reformun somut üç anlamı vardır:

1. Darülfünun'un toplam 114 müderris (ordinaryus profesör) ve muallimine (profesör) karşılık, yeni üniversite öğretim hayatına toplam 78 profesör ve ordinaryus profesörle başlamıştır. Bu sayının 65'i Türkiye'ye yeni gelen ecnebi öğretim üyeleridir. Eski kadrodan 100 kadarı emekliye sevkedilmiştir.

Kadro dışı bırakılanlar arasında Avrupa'da eğitim görmüş veya ihtisas yapmış, uluslararası akademik kuruluşlara üye olmuş, ödüller almış, bilimsel eserler yazmış, araştırma müesseseleri kurmuş kişiler de vardır.

Maarif Vekilinin 12.9.1933 tarihli Milliyet'te yer alan tebliğine göre atamalarda "ilimden ziyade idealistlik ön planda tutulmuştur."

2. Üniversitenin idari ve mali bağımsızlığı kaldırılarak, üniversite yöneticileri ile profesör ve doçentleri tayin ve azil yetkileri Maarif Vekâletine verilmiştir. Bakanlık, siyasi kontrolü, profesörlerden derse devam cetvelleri isteyecek kadar sıkı tutmuştur. Başgöz-Wilson'ın deyimiyle,

"üniversitenin cumhuriyet devri boyunca serbest eleştiri ve kontrol ödevini yerine getirememesinde öğretim üyelerinin şahsi kusurları ve bilgi seviyeleri ile birlikte, bu ağır siyasi kontrolun da rolü olduğu açıktır." 7

3. Yeniden düzenlenen üniversiteyle birlikte oluşturulan bir kurum, Türk İnkılabı Enstitüsüdür. Atatürk'ün direktifleriyle enstitü projesini hazırlayan Dr. Reşit Galip'e göre,

"Üniversite evvel be evvel, Türk camiasının faydası, sonra absolü taharriyat içindir. Üniversite, önümüzdeki tarih devresi için evvel be evvel Türk camiasının ilmini yapacak, absolü ilimlerle ancak bu gayeye yarayacak kadar meşgul olacaktır. [...] Şu halde bugün üniversite, 'Türk İnkılap Enstitüsü'nde tam zirvesini bulacaktır. Enstitü, Üniversitenin 'zirvesi'dir; [...] Üniversite abidesinin zirvesinde parlayan ışıktır."

"Üniversite tahsili Enstitü'de kemale erer. Binaenaleyh Üniversite bitmiştir demek için, Enstitü bitmelidir. Tekmil talebe Enstitü kanalından geçecektir. Bu geçiş Üniversite tahsilinin sonunda olamaz. Zira Üniversitenin disparat travayları [tek tek ders konuları] bittikten sonra, talebe artık teşekkül etmiş, yetişmiştir. [...] Enstitü imtihanlarını vermek, Üniversite imtihanlarına girmek için şarttır."

"'Türk İnkılap Enstitü'sünde tedris vazifesi almak en mesuliyetli işlerdendir. Böyle bir vazifeyi ırken Türk olmayan alamaz. Böyle bir vazife cehlin eline bırakılamaz. İman sahibi olmayana böyle bir vazife verilemez. Türk inkılabına sonsuz bağlılığı mutazammın ciddi eşkal [biçimsellik] dahilinde yapılacak bir yemin merasimi, Enstitü'de tedris ve tesir vazifesine başlamak için şarttır." 8

Enstitü projesi daha sonra Türk İnkılap Tarihi kürsülerine dönüştürülecek; Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt, Yusuf Hikmet Bayur gibi rejim ileri gelenleri cumhurbaşkanı tarafından İnkılap Profesörlüklerine atanacaklardır.

Benzer bir anlayış, 1925'te Gazi'nin inisyatifiyle kurulan Ankara Hukuk Mektebinde (sonradan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi) izlenir. Okulun açılış töreninde Atatürk inkılap rejiminin "amansız düşmanı" olan "köhne" ve "sinsi" hukuk erbabını eleştirerek, inkılap uğruna "canını verecek" bir gençliğe özlemini dile getirir. İlginçtir ki, rejime mutlak itaat esasını gözeten bu gençlik "fikri hür, irfanı hür" bir nesil olarak selamlanırken, iktidara kayıtsız şartsız boyun eğmeyi reddeden İstanbul hukukçuları "çürümüş" sıfatına layık görüleceklerdir.

Yine Ankara'da Atatürk tarafından 1936'da kurulan Dil ve Tarih Coğrafya Okulunun (sonradan Ankara Üniversitesi DTC Fakültesi) amacı, "Türk atalarımız tarafından kurulan" Çin, Hind, Elam, Sumer, Eti, Mısır, Etrüsk, Grek ve Latin kültürlerinde "Türk dilinin ve kültürünün izlerini aramaktır". Okulun açılış töreninde öğrenciler, kültür bakanı Saffet Arıkan'ın öncülüğünde, "hepimizin babamız Atatürk'ün, o yüksek Kurtarıcı ve Dahi Başbuğ'un önünde derin saygı ile eğilerek", "buyruğunu yerine getireceklerine" and içmişlerdir. 9

Bu çerçevede gelişen, ve bir yandan resmi devlet ideolojisinin her ne bahasına olursa olsun övülmesine, bir yandan da bürokratik tayin ve azil mekanizmalarının gerektirdiği kişilik özelliklerine dayanan bir akademik anlayış, Türk üniversitelerinin bugün uluslararası platformda sahip oldukları talihsiz konumun meydana gelmesine bir ölçüde katkıda bulunmuş olabilir.

Sayısal boyut

Üniversitenin Atatürk dönemindeki nicel gelişimi olağan dışı boyutlarda değildir.

Darülfünunun nicel ve nitel alanda bir devrim yaşadığı dönem, İkinci Meşrutiyet yıllarıdır (1908-1914). 1908 devrimi öncesi 600 dolayında olan öğrenci sayısı 1913-14 ders yılında 4600 dolayına çıkmıştır. Bunu izleyen yıllarda, tüm ülke gibi, Darülfünun da krize girer. Dünya savaşı öğrenci sayısında bir düşüşe yol açar. Mütareke döneminde sosyal çalkantılar, yabancı hocaların ülkeden ayrılmaları, boykot ve siyasi eylemler, üniversite öğrenimini aksatır. Bütçe kısıntıları nedeniyle bazı üniversite binalarının boşaltılması gerekir.

1923-24 ders yılında Darülfünun'un 7 fakülte ve yüksek okulunda toplam öğrenci sayısı 2292'dir. Bu sayı, 1932-33'te 3558 ve 1938-39'da 5724'ü bulur. Atatürk devrinin sonunda toplam artış oranı,

1923-24'e oranla toplam %150 (yıllık %6.7)

1913-14'e oranla toplam %24 (yıllık %0.8)

düzeyindedir.

Bu rakamlar, uzun bir savaştan sonra nisbî sükûnet dönemine giren başka toplumlara oranla çok yüksek değildir. Örneğin ABD'de, İkinci Dünya Savaşını izleyen onbeş yılın sonunda üniversite öğrenci sayısı, harp öncesine (1938-39'a) oranla tam %165 oranında artmıştır. 10

Cumhuriyetin ilk 15 yılında Darülfünun/İÜ bünyesine eklenen tek yeni fakülte veya yüksek okul, 1936'da kurulan İktisat Fakültesidir. Atatürk döneminde Türkiye'de yeni üniversite açılmamıştır. Ancak Ankara'da açılan Hukuk ve Dil-Tarih-Coğrafya yüksek okulları ile Yüksek Ziraat Enstitüsü, ileride Ankara Üniversitesinin çekirdeğini oluşturacaktır.

Yabancı okullar

Osmanlı devletinin son döneminde kurulan modern yüksek öğrenim kurumları Darülfünundan ibaret değildir.

Rum ve Ermeni toplumlarının 19.cu yüzyılın ilk yarısında kurmuş oldukları yüksek okullara, 1860'lardan itibaren başta Amerikalılar olmak üzere ecnebi kuruluşların Türkiye'de açtıkları okullar eklenmiştir. İdadi (lise)-üstü düzeyde eğitim veren bu okullardan en az sekizinin, uluslararası düzeyde tanınmış lisans diploması (BA veya baccalaureat) verdiğini tesbit edebiliyoruz. Ancak merkezî bir diploma standardını tam olarak kurmamış olan Osmanlı maarifinin, bu okulların diplomalarını resmen tanımama eğiliminde olduğu anlaşılıyor.

1863'te kurulan Robert Kolej, sözkonusu okulların en ünlüsüdür. Amerikalıların İzmir, Antep, Harput, Merzifon ve Tarsus kolejleri ile, Fransızların İstanbul'da kurduğu Saint Joseph okulu lisans diploması vermişlerdir. Antep'te Amerikan Kolejine bağlı bir Tıp Fakültesi, ve yine aynı kuruluşa bağlı olarak Maraş'ta bir Kız Koleji vardır. Yüzyıl başında Amerikan kolejlerinin toplam öğrenci sayısının 2000 civarında olduğu bilinmekteyse de, bunun ne kadarının lisans programında ve ne kadarının hazırlık (ilköğretim-üstü) sınıflarında olduğu belli değildir. Amerikan okullarında öğrencilerin en az %20-30 kadarı kızdır; örneğin Harput kolejinin yüksek kısmında okuyan kızların sayısı, 1890-98 arasındaki her ders yılı için, erkeklerden fazladır. 11

Yabancı okulların bazılarının din propagandası amacı taşımış oldukları kuşkusuzdur. Ancak 1933'te kurulan devlet üniversitelerinin başta gelen misyonunun da Tek Parti rejiminin ideolojik propagandası olduğu hatırlanmalıdır. İki ideolojik misyondan hangisinin özgür bilimsel düşünce fikriyle daha çok bağdaştığı tartışılabilir.

Amerikan okullarının öncelikli amacı, kendi ifadelerine göre "mezun olan kişi hangi mesleği seçerse seçsin, genel kültür temeli veren, herhangi bir New England kolejine eşdeğer bir eğitim" sağlamak, ve ancak ikinci sırada Hıristiyanlık (Protestanlık) telkinidir. İkinci çabada pek başarılı olunamadığı, yine kendi raporlarından anlaşılmaktadır. Öyle görülüyor ki öğrenciler Batı'nın maddi kültürünü almakla yetinip işin dinî yönünü kulakardı etmişler, ya da, materyalizm veya ulusçuluk gibi modern ideolojilere yönelmişlerdir. Örneğin Türk ulusçu ideolojisinin önderlerinden Halide Edip Adıvar bu eğitim sisteminin ürünüdür; Jön Türk kuşağının "vatan kurtarma" ve "muasır medeniyet" fikirlerine ilham veren Tevfik Fikret, yıllarca Robert Kolej'de öğretmenlik yapmıştır. Celal Bayar Bursa'da bir Fransız mektebinde okumuştur. Amerikan kolejlerinin mezunlarının büyük çoğunluğu, doktor, öğretmen, mühendis ve iş adamı gibi, modern meslekleri seçmişlerdir.

Antep Kolejinde 1880'lerin sonunda okutulan dersler, tarih, felsefe, uygarlık tarihi, felsefe tarihi, ekonomi politik, mantık, belagat, ahlak felsefesi, uluslararası hukuk, ticaret hukuku, yüksek cebir, trigonometri, analitik geometri, astronomi, botanik, mineraloji, analitik kimya ve matematiksel astronomidir. 12

Evet, öğrencilerin büyük çoğunluğu gayrımüslimlerdir. Ancak bunun nedeni Türklerin bu okullara kabul edilmemesi değil, ecnebi okullarına gitmelerinin Abdülhamid döneminde Osmanlı maarifice yasaklanmış olmasıdır. 1908'den sonra bu durum hızla değişecek ve varlıklı müslüman ailelerin çocukları da gittikçe artan sayılarda yabancı okullara gireceklerdir. Örneğin Saint Joseph lisesinin 1890'da %1 olan müslüman öğrenci sayısı, 1900'de %15'e ve 1911'de %56'ya çıkmıştır. 13

Yabancı okulların Türkiye ve Türklük aleyhine faaliyette bulundukları hususu, genellikle ciddi bir kanıtı olmayan soyut iddialardan ibarettir. Öğrencilerinin çoğunluğu gayrımüslim olan bir kurumun, bu toplumlar içerisinde yaygın olan siyasi akımları bir ölçüde yansıtması doğal sayılmalıdır. Birtakım öğrencilerin siyasi dernekler kurmaları, hatta bazı öğretim üyelerinin bunlara yol göstermesi de akademik yaşantının bilinen gerçeklerindendir. Ancak okul yöneticilerinin bu tür olayları desteklemek bir yana, bastırmak için çabaladıklarının birçok kanıtları vardır. Kaldı ki okullardaki Türk öğrenci sayısı arttıkça dengenin bu kez tersine dönüp, Türk ulusçuluğunun öğrenciler arasında rağbet kazanacağı düşünülebilir.

Ancak tarih, bu evrimin doğal biçimde tamamlanmasına izin vermemiştir. Anadolu'daki yabancı kolejlerin çoğu, Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarının kanlı olayları arasında yokedilmişlerdir. Geri kalanların lisans diploması verme yetkisi Cumhuriyet yönetimince ellerinden alınmıştır. İzmir Koleji, cumhuriyetin ilk yıllarında uğradığı baskılar sonucu 1934'te kendini feshetmiştir. 1950'lerde yeniden lisans diploması verme yetkisini kazanan Robert Kolej'in yüksek kısmı ise 1971'de devletleştirilerek, Boğaziçi Üniversitesi adı altında, ulusal standartların pek dışına çıkmayan bir üniversiteye dönüştürülmüştür.

Notlar

1. Tamim ve Telgraflar, s. 516.

2. Age., s. 519.

3. Age., s. 525.

4. Cumhuriyet, 16.12.1933.

5. Bak. Tunaya, Devrim Hareketleri, s. 163.

6. Başgöz-Wilson, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, s.179-180.

7. Age., s. 183.

8. Aktaran Afet İnan, Hatıralar, s. 201-203.

9. Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk, c. 2, s. 836.

10. ABD'de üniversite, college ve muadili okullardaki öğrenci sayısı 1938'de 1,350,905, 1960'ta 3,582,726'dır. Kaynak: Statistical Abstract of the United States, 1940 ve 1961 ciltleri.

11. Uygur Kocabaşoğlu, Türkiye'deki Amerika, s. 175-205.

12. Age., s. 184-185.

13. Osman N. Ergin, Maarif Tarihi, s. 644.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53