Halifelik, "Ortaçağ zihniyetinin" eseri miydi? Kaldırılması, modern devletin bir koşulu muydu?

Hilafet, ümmet düşüncesi üzerine kurulmuş bir kurumdur. Milliyetçilik ve milli egemenlik düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye'nin, bu ortaçağ kurumu ile bağdaşması mümkün değildir. (Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Türk İnkılap Tarihi, s. 273)

Osmanlı halifeliği, "ortaçağ" zihniyetinden çok 19.cu yüzyılın modern güçler politikasının bir eseri gibi gözükmektedir. Kaldırılmasında ise modern devlet özlemlerinden çok, İstanbul ile Ankara arasındaki siyasi güç mücadelesi rol oynamıştır.

I. Hilafet neydi?

Sünni doktrinde hilafet kavramının devlet başkanlığı (hükümranlık) ötesinde fiili bir anlam taşımadığı, bilinen bir husustur. Abbasi halifeliğinin 13.cü yüzyılda çöküşünden sonra irili ufaklı birçok İslam hükümdarı halife unvanını kullanmışlardır. Yavuz'dan çok önce, örneğin Yıldırım Beyazıt'ın unvanları arasında "halife" deyimine yer verilmiştir. Aynı devirde Delhi, Cava ve Fas sultanları da halifelik sıfatını benimsemişlerdir. Fas sultanlarının hilafet iddiası günümüze kadar fasılasız sürmektedir.

Sünni fıkıhta üzerinde durulan bir hilafet şartı da Kureyş soyundan olmaktır. Bu koşula uymayan Osmanlı hilafeti genel olarak Araplar arasında itibar görmemiş, bizzat imparatorluğun merkezinde Sünni ulemanın aktif desteğini genellikle sağlayamamıştır. İmparatorluk sınırları içinde ortaya çıkan Vehhabi ve Sünusi hareketleri, Osmanlı hilafeti iddiasına açıkça karşı koymuşlardır.

İmparatorluk sınırları dışında Osmanlı halifesi adına hutbe okunmasına, sadece 1860'ların başından itibaren Orta Asya'da ve 1868'den itibaren Hindistan'da rastlanmaktadır. 1 Böyle olmasının nedeni de açıktır: Hindistan sultanlığı 1858'de lağvedilerek ülke doğrudan İngiliz yönetimine bağlanmıştır; Orta Asya emirliklerinin Rus yayılması karşısında günlerinin sayılı olduğu yaklaşık aynı tarihlerde anlaşılmıştır. Dolayısıyla bu ülkelerin müslüman halkı, İslami kural uyarınca adına hutbe okutabilecekleri bir İslam hükümdarı eksikliğine düşmüşlerdir. O tarihte yeryüzünde bulunan ciddiye alınabilir nitelikteki tek sünni-İslam hükümdarı ise Osmanlı sultanıdır.

II.

Yavuz Sultan Selim'in halifelik sanını Mısır fethinde son Abbasi halifesi Mütevekkil-billah'tan devraldığı iddiası, tarihi kaynağa dayanmayan bir söylentiden ibarettir. Yavuz devri ruznamelerinde ve Mısır fetihnamesinde böyle bir olaya yer verilmemiştir. Aynı sefer dolayısıyla Yavuz'a intikal eden Kâbe anahtarı ile Hadimül Haremeyn unvanının, halifelikle bir ilgisi yoktur. Mütevekkil, Mısır fethinden sonra üç yıl kadar İstanbul'da zorunlu ikamet ettikten sonra, Yavuz'un 1520'de ölümüyle ülkesine dönmüş ve 1543'te kendi ölümüne kadar halife sıfatını kullanmaya devam etmiştir.

Osmanlı padişahlarının hilafeti Mısır'dan devraldıklarına ilişkin iddiaya, ilk kez Muradja d'Ohsson'un 1788'de Paris'te yayınlanan Tableau général de l'Empire othoman adlı eserinde tesadüf edilmektedir. 2

III.

Halifeliğin Osmanlılarca hukuki bir anlamda ilk kullanılışı, 1774 Küçük Kaynarca anlaşması ile onu ikmal eden 1775 tarihli Aynalıkavak tenkihnamesine rastlar. Bu diplomatik metinlerde Osmanlı devleti, Rus kontrolüne giren Kırım'a "bağımsızlık" tanımayı kabul eder. Ancak Osmanlı sultanının Kırım müslümanları üzerindeki dini haklarını mahfuz tutmak için, yasal dayanak olarak halifelik teorisine başvurulur. İslam tarihinde halife kavramına - Papalık gibi - siyasi hükümranlık haklarından ayrı ve sınır-ötesi bir anlam yüklenmesine ilk kez burada tesadüf olunmaktadır. Yavuz Selim efsanesinin tam bu sıralarda gündeme gelmesi de, herhalde bu yeni olguya tarihi bir zemin arama çabalarıyla ilgili olmalıdır.

1860'larda doğan İslamcı hareketin ortaya attığı "ittihad-ı İslam" fikri, hilafet iddiasına, etkisini bugüne dek sürdüren bir siyasi boyut eklemiştir. Abdülaziz'in hükümdarlığının son yıllarında, Osmanlı sınırlarını aşan bir İslam birliği fikri ve bu fikre "halifelik" iddiası yoluyla meşruiyet kazandırma çabası, Osmanlı yönetimine de yansımıştır.

Ancak halifeliğin asıl önem kazandığı dönem, II. Abdülhamid yıllarıdır (1876-1909). Abdülhamid, Batı emperyalizminin en güçlü olduğu devirde, yeryüzünde az çok itibar sahibi olan tek İslam hükümdarıdır. Uluslararası haberleşmenin ve dış siyasetin hızla önem kazandığı bir çağda bu konum, Osmanlı sınırları dışındaki İslam aleminde kendisine belli bir prestij sağlamıştır. Yabancı egemenliğine giren İslam toplumları (özellikle İngiliz yönetimine giren Hindistan, Rus işgaline uğrayan Türkistan ve Fransızların ele geçirdiği Mağrip'te) Türk sultanına bir çeşit fahri hakimiyet atfetmeye başlamışlardır. Önemli sayıda müslüman nüfusu olan üç büyük emperyalist devlete karşı bu prestij önemli bir diplomatik silah olabilir; bu ülkelerin İslam halkı Osmanlı devletinin siyasi amaçları doğrultusunda yönlendirilebilir. Bu nedenle Abdülhamid halifelik propagandasına büyük önem verecek, Buhara'dan Fas'a kadar, İslam aleminin dört yanına adamlar göndererek ilişki arayacaktır. Burada halifelik, "ortaçağ kalıntısı" vb. olmak şöyle dursun, tümüyle modern dünyaya özgü bir dış politika aracı olarak görünmektedir.

1890'lardan itibaren Osmanlı imparatorluğu ile yakından ilgilenen Almanya da - büyük devletler arasında İslam nüfusuna sahip olmayan tek ülke olarak - Türkiye'nin halifelik iddiasına destek vermiştir.

Halifelik iddiasının son büyük tezahürü, Birinci Dünya Savaşı başlarında tüm müslümanların halifesi sıfatıyla Sultan Reşat'ın İtilaf devletlerine ilan ettiği cihad-ı ekberdir. Alman genelkurmayının onayıyla ilan edilen cihadın asıl gayesi, üç büyük İtilaf devletinin müslüman nüfusunu kışkırtarak düşman cephesini zayıflatmak olmalıdır. Ancak amaç eğer buysa, sonuç hüsrandır. Hindistan'daki birtakım kısıtlı aydın çevreleri dışında cihat ilanı yankı bulmamış, koloni müslümanları İtilaf devletleri saflarında sadakatle çarpıştıkları gibi, üstelik bu kez Araplar da Osmanlı halifesine karşı ayaklanmıştır.

1918 sonrasında halifeliğin artık Atatürk'ün deyimiyle "medlulü kalmamış manasız bir lafz" olarak kaldığı açıktır. Arap ülkelerinin kaybedilmesiyle, Türkiye dışında Osmanlı'nın halifelik iddiasını tanıyan kimse kalmamıştır. Halifeliğin sembolik dayanakları olan Mekke ve Medine ve hatta Kudüs kaybedilmiştir; her üç kutsal kente sahip olup, üstelik peygamber soyundan gelen Haşimi emirlerinin halifelik iddiası, Osmanlı'nınkinden bir hayli daha güçlüdür. 3 Zaten Türkiye'nin, Rusya, İngiltere ve Fransa'ya karşı imparatorluk politikası güdecek hali ve isteği kalmamıştır. Dolayısıyla, yaklaşık altmış yıllık bir siyasi maceradan sonra halifelik sıfatının rafa kaldırılması, ya da belki eski fahri ve hamasi niteliğine geri dönmesi zamanı gelmiştir.

IV.

Vahdettin'in, İngiliz himayesinde bir halifelik tasarladığı, bu uğurda vatanı "satmaktan" çekinmediği vb. şeklindeki tezin ciddiye alınacak bir yönü yoktur. Bir kere İngilizlerin, bugün kendi ellerinde olduğu varsayılsa bile yarın her an kontrolden çıkma potansiyeline sahip olan bir genel İslam otoritesi yaratmakta ne çıkarları olacağı belli değildir. İkincisi, İngilizlerin böyle bir niyeti olsa bile, bir İngiliz kuklası olan Mekke şerifinin, İngiltere'ye cihat açmış Osmanlı hükümdarına oranla bu göreve daha uygun bir aday olacağı açıktır. Üçüncüsü, hilafetin "kıymet-i harbiyesi" 1914'teki cihat olayında yeterince belli olmuştur. Vahdettin'in, atalarının altıyüz yıllık saltanatını harcayıp, hiçbir gücü, hukuki dayanağı ve ciddiyeti olmayan bir hayal mahsulü sıfatla niçin yetinmek isteyeceği anlaşılamaz.

"Ülkeme ve tahtıma dokunmazsanız, ben de halife olarak size dost bir siyaset izler ve Hindistan müslümanlarını kışkırtmam" tavrı, zayıf bir diplomatik tavır olabilir (zayıftır, çünkü İngilizlerce ciddiye alınması için bir neden yoktur, ve Hindistan müslümanlarının kışkırmadığı belli olmuştur). Ama hilafetin ülke yararlarına aykırı olduğuna kanıt gösterilemez. "Hilafet uğruna vatanı satmak" diye nitelendirilişindeki mantığı kavramak ise imkânsızdır.

Niçin kaldırıldı?

Halifeliğin 1924'te kaldırılması kararına, halifelik kurumunun içeriğinden çok, Osmanlı hanedanının yurt içinde Tek Parti rejimine karşı potansiyel bir muhalefet odağı olmasından duyulan kaygılar yol açmış gözüküyor. 1922'de saltanatın lağvı sırasında, Mustafa Kemal'in, halifeliği ayrı bir makam olarak korumaktan yana gayet tutarlı ve inandırıcı sözleri vardır. Ancak cumhuriyetin ilanından sonra, Tek Adam rejimini içlerine sindiremeyen muhaliflerin, adeta bir mıknatıs gibi İstanbul'daki halifeye yönelmeleri üzerinedir ki son halifenin sınırdışı edilmesi gündeme getirilmiştir. Bu aşamada çıkartılan "yobazlık", "Ağa Han mektubu", "İngiliz parmağı" vb. iddialarını, daha çok, tasfiye kararına bir gerekçe bulma gayreti olarak değerlendirmek doğru olur. Kaldı ki amaç halifelik makamını iptal etmekse, halifenin ve tüm hanedan üyelerinin niçin apar topar sınırdışı edildikleri anlaşılamaz.

Tunçay'a göre, "M. Kemal Paşa, hilafetin kaldırılmasını, kendi gücünü topluma kabul ettirmek, onaylatmak anlamında bir 'kuvvet gösterisi' diye düşünmüş olabilir. Bu da, onun cumhuriyeti ve devrimleri kendi kişiliğiyle özdeşleştirtme sürecinin bir parçasıdır."4

Notlar

1. Bak. Türköne, İslamcılığın Doğuşu, s. 170-195.

2. Bak. İslam Ansiklopedisi, "Halifelik" maddesi. Bir Batı dilinde Osmanlı devleti hakkında çıkan ilk kapsamlı araştırma olan Tableau général'in yazarı d'Ohsson, aslen Osunyan adlı bir Ermenidir. İsveç tabiiyetine girerek, bu ülkenin İstanbul, Tahran ve Viyana elçiliklerinde bulunmuştur.

3. Kureyş aşiretinin, Peygamberin mensup olduğu Haşimi ailesinden gelen Mekke şerifi Hüseyin, 1916'da İngiltere'nin desteğiyle Osmanlı yönetimine karşı ayaklanarak İtilaf devletleri safına katılmıştır. Oğullarından Faysal 1918'de Şam'a hakim olmuş, ancak Fransızlar tarafından buradan kovulunca, kendisine İngiltere'nin denetimindeki Irak krallığı verilmiştir. Öbür oğlu Abdullah, İngilizler tarafından yönetilen Ürdün'ün emirliğine getirilmiştir (şimdiki Ürdün kralı bu kişinin torununun oğludur). Hüseyin 1918'de Hicaz kralı ilan edilmiş; ancak 1926'da Necd emiri İbni Suud'a yenilerek tahtını kaybetmiştir.

Osmanlı devletinin 1914'te cihat ilan etmesi üzerine İngilizlerin Hüseyin'e halifelik önerdikleri, ancak bu öneriyi reddeden Hüseyin 1918'de kendi başına halifelik ilanına kalkınca bu kez kendisini engelledikleri bilinir.

4. Tunçay, Tek Parti Rejiminin Kuruluşu, s. 71.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53