Önsöz

Bu kitapta, yetmiş yılı aşkın bir süreden beri Türkiye'de pek popüler olmayan bazı görüşleri savunmaya çalıştım. Geriye baktığımda, beni bu çalışmaya sevkeden başlıca üç hareket noktası buluyorum.

Hepimiz, Osmanlı imparatorluğunun son yüz yılını bir gerileme ve çöküş dönemi olarak tanımlayan bir düşünce ikliminde yetiştik. Yıllar içinde Anadolu'yu gezmek ve tanımak fırsatını buldukça, bu modelin yetersizliğiyle adım adım yüzleşmek zorunda kaldım. Cumhuriyetten önceki yüz yıl, gerçekte Türkiye'nin taşrasına, hiç yabana atılmayacak bir kalkınma ve ilerleme çağı olarak yansımıştı. Dönemin mimarisinden, günlük yaşama ait nesnelerinden, kurumlardan ve anılardan bugüne kalanlar, belirgin bir yükselme ve iyimserlik dönemine işaret etmekteydiler. Cumhuriyetin ilk yirmi-otuz yılı ise, taşraya ekonomik ve kültürel bir duraklamadan, hatta çöküş ve çözülüşten başka bir şey getir-memişti.

Önce belirsiz bir kuşku olarak filizlenen bu gözlem, zamanla zihnimde kesinlik kazandı. Türkiye'nin 1950'den bu yana yaşadığı fırtınalı gelişmede aksak ve yanlış olan bazı yönlerin kaynağını, ne 1950 sonrasında, ne 1914 öncesinde, fakat ikisi arasındaki karanlık dönemde aramak gerektiğini düşünmeye başladım.

Araştırmamı yönlendiren ikinci unsur, son yıllarda yükselen İslamî radikalizme karşı, kendini laik düşüncenin temsilcisi sayan kesimin sergilediği inanılmaz sığlık ve saldırganlık oldu. "Atatürkçü düşüncenin" çağdaş sözcülerini izledikçe, bende, bu zihniyetin ardındaki düşünsel temelin pek sağlam olamayacağı kuşkusu pekişti.

İslamcıların, yüzyıllardır kendini yenilemeyi başaramamış bir ideolojinin yardımıyla vermeye çalıştıkları cevaplar belki yetersizdi. Ama sordukları, sormaya çalıştıkları, sormaya cesaret ettikleri temel soru, hafife alınacak bir soru değildi: Kişisel ahlakla toplum düzeni nasıl bağdaşır? Kişisel ve toplumsal düzeyde, "doğru" yaşamın ilkeleri neler-dir?

Türk toplumunun kültürlü sayılan kesiminin yetmiş-seksen yıldır unutmuş gözüktüğü bu sorularla yüzleşme çabası, kitabımın hareket nok-talarından birini oluşturdu.

Şark tipi dalkavukluğa karşı her insanın doğal olarak duyacağı ya da duyması gereken tepki, sanırım oldukça erken yaşlardan başlayarak zihin-sel gelişmemi etkilemişti. "İzindeyiz" edebiyatının son yıllarda gösterdiği ani artış, bu duygunun nüksetmesine neden oldu. Duygusal planda hisset-tiğim tepkinin rasyonel temellerini araştırma çabası, bu kitabın ortaya çıkmasına yol açan etkenlerin üçüncüsü oldu.

*

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu hakkında, son zamanlarda sayı ve nitelikleri artan eleştirel yaklaşımlardan, bu kitabın bir-iki noktada ayrıl-dığını sanıyorum.

Öncelikle: Demokrasi konusundaki tartışma ve eleştiriler, bu çalışmanın ana eksenini oluşturmuyor. Kemal Atatürk'ün kurduğu rejimi "demokrasi" olarak tanımlama çabalarının abesle iştigal ettiğinden kuşkum yok. Ancak Tek Parti rejiminin demokratikliğine ilişkin eleştiriler, bence güçlü iki argümanla yüzleşmek zorundadır. Birincisi: daha yüksek birtakım ulusal amaçlar uğruna demokrasiden geçici veya kalıcı olarak fedakârlık edilmesi, savunulamayacak bir düşünce değildir. İkincisi: 1920'ler Türkiye'si koşullarında, hukuk devleti normlarına saygılı bir demokrasinin kurulup kurulamayacağı tartışılabilir. Bundan ötürü sorgulamamı, demokrasi gibi nihayet yüzelli senelik geçmişi olan bir kavrama değil, siyasi düşüncenin çok daha eski ve köklü birtakım değerlerine dayandırma zorunluğunu duydum. Hukukun üstünlüğü, zorbalığın neden olduğu ahlaki yozlaşma, vicdani değerlerin toplum özgürlüğünü korumadaki rolü gibi kavramlar - bugün çok revaçta olmasalar da - sanıyorum içinde bulunduğumuz koşulları anlamakta yararsız değildirler.

İkincisi: Batı uygarlığı adı verilen akılcılık, evrensellik ve bireysel sorumluluk idealinin, Türkiye (veya başka herhangi bir toplum) için, yegâne alternatifi barbarizm olan bir değer ve bir hedef olduğuna inanıyorum. Bu kitapta İslami kesimden kaynaklanan bazı eleştirilere hak veriyor olmamdan, Batı'ya alternatif bir İslamî siyaset anlayışına sempati beslediğim anlamı, doğal olarak, çıkarılamaz. Ancak Batı uygarlığının kendi diniyle varmış olduğu son derece çetrefil ve ilginç uzlaşmanın bir benzeri veya eşdeğeri bu toplumda gerçekleştirilemediği sürece, Batılılık davasının Türkiye'de bir hayal olmaktan öteye gidemeyeceğini düşünüyorum.

Nihayet, 1910'lardan bu yana Türk toplumunun egemen kesimini etkisi altına alan katı ulusçuluğun, uygarlık, hukuk, siyasi ahlak, ekonomik kalkınma ve evrensel değerlere intibak gibi alanlarda bu topluma ne derece fayda sağladığına ilişkin ciddi kuşkularım var; ve bu kuşkuları bu sayfalarda ifade etmekten çekinmedim.

Çalışmama yön veren temel düşünsel çerçeveyi 18. soruda özetlemeye çalıştım. 18. sorunun cevabı bir bakıma bu kitapta anlatılmaya çalışılan bakış açısının hülasası olarak okunabilir.

*

Kitap, Kemalist düşüncenin ana dayanak noktaları arasında bulunduk-larına inandığım 50 kadar tez çevresinde kuruludur. Yıllardır tekrarlana tekrarlana, sorgulanamayacak birer gerçek görünümüne bürünen bu önermelerin her biri üzerinde objektif bir gözle biraz durup düşünmeyi denedim.

Kemalist cumhuriyet olgusu hakkında eksiksiz bir değerlendirme yapmış olma iddiasında değilim. Kitabın kapsamı son derece basit, ve basit olduğu kadar mütevazıdır: Cumhuriyetin kuruluşu ve kurucusu lehine ileri sürülen bir dizi önermeyi eleştirel bir analize tabi tutmak! Dolayısıyla, her soru başlığı altında, sadece o sorunun konusu olan önermeyi ilgilendiren mantıksal ve olgusal delillere yer vermeye özen gösterdim. Örneğin "Kemalist rejim demokrasi miydi?" sorusuna cevap ararken, a. Demokrasi ne demektir? b. Kemalist rejimin olguları nelerdir? c. Biri birine uyar mı? sorularından başka bir konuya değinmeye gerek duymadım. "İrticaa prim mi versindi?" veya "Demokrasi uğruna vatanı feda mı etsindi?" gibi itirazlar, muhakkak ki çok ilginç olmakla beraber, burada sözü edilen konu ile herhangi bir mantıksal ilişkiye sahip olmadık-ları için, ilgi alanımın dışında kaldılar.

Çok defa sorulara kesin bir cevap aramaktan çok, muhalif tezi mantıkî bir tutarlık çerçevesinde ifade etmekle yetindim. Acaba Dünya Harbi sonunda Batılı devletlerin amacı gerçekten Türkiye'yi işgal etmek miydi? Acaba Cumhuriyetin kurucuları son devir Osmanlı elitine oranla daha Batılı bir zihniyetin temsilcileri miydiler? Acaba harf devrimi Türkiye'de okuryazarlığın gelişmesine bir katkıda bulunmuş mudur? Bu sorulara verdiğim cevaplar, kategorik bir "hayır" değildir. Sadece "hayır" tezini destekleyici nitelikte ciddi ve inanılır birtakım deliller bulunduğu, ve Kemalist literatürde bu kuşkuları giderici yeterli bir kanıta rastlanamadığı ifade edilmiştir. Tek tip düşüncenin egemen olduğu bir ortamda, bunun da yararlı bir çaba olacağını düşünüyorum. Yerleşik yargıların ne derece zayıf, kanıtsız, afaki, üzerinde cidden düşünülmemiş şeyler olduklarını göstermek, "acaba gerçekten doğru mu?" kuşkusunu uyandırmak da, daha kapsamlı bir çalışmanın ön adımları olarak, büsbütün faydasız olmayabi-lirler.

Araştırmam esnasında karşılaştığım ve cevap verme zorunluluğunu hissettiğim soruların her birini etraflıca ve eksiksiz bir şekilde incelemek, gerek vakit gerek imkân olarak beni çok aşacaktı. Türkiye'de tarih konularını araştırmak kolay değildir; hele asıl mesleği akademik tarihçilik olmayan ve bu işe ayırabileceği olanaklar kısıtlı olan biri için neredeyse imkânsızdır. Kitabın doğal akışı içinde "keşki araştırabilseydim" dediğim konular, birkaç düzine doktora tezi konusu oluşturabilecek niteliktedir. Eğer bu kitabın vereceği ilhamla - veya doğuracağı infialle - bu konulardan bir-ikisini etraflıca araştırmaya girişenler olursa kendimi mutlu sayacağım.

Ağustos 1918'de Mustafa Kemal'in Suriye cephesine atanmasıyla Su-riye yenilgisi arasında siyasi bir bağlantı var mıdır? 1918 sonu ile 1919 Mayısı arasında İngilizlerin Türkiye'ye karşı izledikleri yumuşak politi-kanın gerekçeleri nedir? İslamcı-muhafazakâr kesim Milli Mücadeleyi ne ölçüde desteklemiş ve hangi aşamada TBMM rejimi aleyhine dönmüştür? Türk toplumsal elitinin "Batı" ile iletişim olanakları 1923'ten sonra artmış veya azalmış mıdır? Gazi'nin heykel tutkusu Bolşevik rejim modelinden ne ölçüde ve nasıl etkilenmiştir? Mussolini rejiminin hukuki ve siyasi evrimi CHP yönetimine ne şekilde yansımıştır? 1930'larda Recep Peker'in yükseliş ve düşüşünün gerçek nedenleri nelerdir? 1933'ten sonra İngiltere ile askeri-ekonomik yakınlaşmanın Türk iç ve dış siyasetine etkileri ne-lerdir? Türkçü-Turancı kesimin rejim içindeki ağırlığı 1930'dan sonra gerçekten artmış mıdır? Atatürk'ün 1929-30 dönemindeki uzun suskunlu-ğu neye atfedilebilir? Türkiye'den birçok alanda daha geri oldukları bir devirde komşu Balkan devletleri meşruti-liberal bir siyasi düzeni nasıl yürütebilmişlerdir?

Bu kitapta sadece yüzeysel ve kısmen spekülatif bir biçimde değinebildiğim bu ve benzeri konuların her biri, ciddi bir akademik araştırmanın hareket noktasını oluşturabilir.

Kemalist Cumhuriyetin, şüphesiz, bu kitapta ele alınanlardan başka birçok olumlu hizmeti ve birçok haklı gerekçeleri olabilir: hiçbir büyük tarih olayının büsbütün olumlu ya da olumsuz sayılamayacağının bilincindeyim. Ancak Kemalizm lehine ileri sürülebilecek tezleri aramak ve ön plana çıkarmak kaygısı, bu mütevazı kitabın kendine seçtiği hedefler arasında yer almadı. Piyasada, bu görevi üstlenen sayısız araştırma vardır. Kemalist devrimin burada değinilmemiş olan başka hizmet ve gerekçelerini tesbit etmek isteyenler, bu değerli eserlere başvurabilirler.

Sevan Nişanyan

Şirince Haziran 1994

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53