Hrant Dink'le Agos röportajı

Kapatılma olayının ertesi günü rahmetli Hrant aradı. "Oğlum yeter artık yaramazlık yapma" minvali üzerinde biraz karşılıklı birbirimize takıldıktan sonra sorularını gönderdi. Yazılı cevap verdim. O haftanın Agos'unda çıkan yazı, sağlığında benle yaptığı tek röportajdır.

(12 Ocak 2004, Agos)

Son zamanlarda basının gündemine mühürlenme olayla gelmiş olsan da, küçük otelciliğin öncülüğünden, kapsamlı sözlük çalışmalarına çok farklı yönleri olan "zengin" bir hayat hikâyen olduğunu biliyoruz. Bize biraz o Sevan Nişanyan'ı anlatır mısın?

İstanbulluyum. Rahmetli babam mimardı. Robert Kolej'den sonra Amerika'ya okumaya gittim. Yale üniversitesinde felsefe, Columbia üniversitesinde siyaset bilimi okudum. Latin Amerika siyasi partileri hakkındaki doktora tezimi bitirmeden Türkiye'ye döndüm. 1988'den beri Türk ve yabancı yayınevlerine gezi kitapları yazıyorum. Türkiye hakkında beş-altı kitabım, ayrıca Prag, Viyana, Yunanistan hakkında kitaplarım var. Daha çoğu İngilizce. Türkçe gezi kitapları yazmaya daha geç, 97-98'de başladım. Eşimle beraber hazırladığımız Türkiye'nin En Güzel Küçük Otelleri adlı kitabımız bir hayli sükse yaptı. Yedi yıldır düzenli olarak yayımlanıyor. Her yıl en çok satanlar listesinin tepelerinde kalmayı başarıyor.

Onbir yıl önce eşim Müjde ile birlikte Ege bölgesinin çok güzel bir dağ köyü olan Şirince'ye yerleştik. Bu köyde yaşamaktan dolayı çok mutlu olduk. Biraz bahçemiz, zeytinliğimiz var. Kendi evimiz eskiden eşek ahırıymış. Karakterini çok bozmadan güzel bir eve dönüştürdük. Çoğunu kendi ellerimizle yaptık. Aile büyüdükçe odalar ekledik. Kendi ihtiyaçlarımıza göre organik olarak gelişen bir evde yaşamak güzel bir duygu. Nişanyan Evlerinin amblemini de o yüzden salyangoz yaptık. Salyangozun da çok sade, ama aynı ölçüde mükemmel tasarımı olan organik bir evi var.

Çocukların var. Köy oramında nasıl yetişiyorlar? Eğitim sorununu nasıl çözüyorsunuz?

Üç çocuğumuzdan Arsen 10, İris 7, Tavit 3 yaşında. Bu köyde doğup büyüdüler. Arsen'le İris bizden 8 km uzaklıkta olan ilçe merkezi Selçuk'ta okula gidiyorlar. Her ikisi de 4-5 yaşından beri kendi başlarına minibüsle Selçuk'a gidip gelmeyi bilirler. Büyük şehirde böyle bir rahatlık hayal.

Şimdilik eğitimlerinden memnunuz. Daha büyüdüklerinde tabii İzmir'e veya İstanbul'a gitmeleri gerekecek. Yatılı mı olurlar, henüz bilmiyoruz.

Adı seninle birlikte anılan Nişanyan Evleri nasıl ortaya çıktı?

Köyün göz göre göre elden gittiğini görüp kahrolduğumuz için, biraz mecburiyetten, harap eski evleri alıp onarmaya başladık. Asıl amacımız insanlara geleneksel malzemeyle, geleneksel estetiğe uygun olarak, köy dokusunu bozmadan da çok güzel evler yapılabileceğini göstermekti. Bunun kısıtlı bir sermayeyle de kolayca yapılabileceğini kanıtlamaktı. Sonra "biz bu evleri şimdi ne yapacağız?" diye düşündük. Otel fikri zamanla filizlendi. Bir de, Küçük Oteller Kitabında onca otel hakkında ahkâm kesiyoruz. Bizim de başkasını eleştirmeden önce kendi otelimizi ortaya koymamız gerektiğini düşündük. Üç evle başladık. Sonra köyde bizden önce başka birilerinin yapmış olduğu büyükçe bir binayı alıp adam ettik; beş odalı bir köşke dönüştürdük. Sonra üç ev daha yaptık. Geçen yıl köyden 2 km uzaklıkta bir arkadaşımız için nefis iki bağ evi inşa ettik. Her evle biraz daha öğreniyoruz. Eski zaman ustalarına saygımız biraz daha artıyor. Aynı zamanda daha cesur olmayı da öğreniyoruz. Otelcilik sektöründe kimsenin denemediği şeyleri yapmaya çalışıyoruz. Çok zevkli bir iş.

Nişanyan Evlerinde 1999'dan bu yana yaklaşık 9000 kişi konakladı. Türkiye'nin ve dünyanın en kültürlü, kalburüstü insanları geldiler. Dünyayı gezmiş, en üst düzeyde konforu tanıyan insanlar konuğumuz oldu. Zannediyorum Türkiye'nin en güzel iki-üç küçük otelinden biri olduğumuz konusunda bir fikir birliği var. Amerika'da yayınlanan bir gezi rehberinde bizi "Türkiye'nin en çok görülmeye değer on yerinden biri" diye tanıtmışlar.

Peki olay nereden çıkıyor?

Şirince köyü sit alanı, yani tarihi özelliklerinden dolayı koruma altına alınmış bir köy. Aslında köyün korumaya alınması için biz epeyce uğraş verdik. Kimsenin haberi yokken, bu köyün korunmaya değer bir yer olduğunu savunduk. Akılsızlık tabii, insan sonradan farkına varıyor.

Türkiye'de sit mevzuatı bir felaket. "Korumaya almak" demek karakola atmak gibi bir şey. Her şey yasak. Köy yıkılıp gidiyor, yokoluyor, kimin umurunda? Prosedür bir kâbus. Bir de, belli bir siyasi görüşe sahip bir müze müdürüyle takıştık. Sonuçta yaptığımız evlerin altısının da "kaçak" yapıldığına hükmedip yıkımına karar verdiler. Kendi evimizin bahçesine yaptığımız on metrekarelik bir taş duvardan ötürü ağır cezada yargılanıp onbir ay hapis yattım. Beş seneden beri uğraştığımız halde evlere işletme ruhsatı alamadık. Nihayet geçen gün, üç yıl içinde üçüncü kez, evlerimizi mühürlediler. Onlar kapatıyor biz açıyoruz, aç-kapa öyle yuvarlanıp gidiyoruz.

Çözümü bürokratik bir işlem olarak görülen ruhsat sorunun bu denli içinden çıkılmaz bir hal almasını neye bağlıyorsun?

Bağnazlık, çapsızlık, önyargı, haset, kompleks. Kısaca, bürokratik bataklık. Beş yıldan beri bu inanılmaz batakta debelenip duruyoruz. Yok sit kuruluydu, yok imar planıydı, ruhsattı, jandarmaydı, milli emlakti... akıl almaz bir labirent. Beş para etmez bir sürü adam, engel olmayı aklına koydu mu yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Hayat boyu uğraşıp durursunuz.

Benim böyle şeylere fazla sabrım yok. Doğru bildiğimi yapıyorum, o kadar. Hayat, bu adamlarla muhatap olup ömür tüketmek için fazla değerli. Kaymakam beyle belki oturup yarım saat kahve içsem bazı şeyler daha kolay olur. Ama o yarım saatte benim yapacağım işler var. Kahvemi de değer verdiğim insanlarla içmeyi tercih ederim.

Ermeni olduğun için bu sıkıntıları yaşadığına ilişkin gazetelerde bir beyanın oldu bunu biraz açar mısın?

Asıl sorun o değil tabii. Türkiye'de bürokrasinin dar ufuklarını aşan herhangi bir şey yapan herkesin başına bu tür olaylar gelir. Türk olsun Ermeni olsun Japon olsun farketmez. Ama insanın adı Sevan Nişanyan olunca aleyhte kullanılacak bir koz oluyor. Sonuçta yerel düzeyde kararları verenler pek fazla eğitim görmemiş, dünyaya açılmamış insanlar. Önyargılarının esiri oluyorlar. Başka türlü ifade edemediği nefreti "o zaten gâvur, kapat gitsin" diliyle dışa vuruyor.

Bundan sonrası için gerek evin gerekse yaşamın için neler yapacaksın?

En büyük hayalim etimolojik sözlüğüme daha çok vakit ayırabilmek. Yapacak o kadar çok iş var ki! Sözlük gerçi geçen yıl çıktı, üç baskı yaptı. Ama tam anlamıyla istediğim kıvama gelmesi için üzerinde daha bir on yıl çalışmam lazım diye düşünüyorum. İnsan öğrendikçe, cehaletinin daha çok farkına varıyor. Bazen gerçekten hapishaneyi özlüyorum. Mükemmel bir çalışma ortamıydı.

Evlerimiz için tabii ki mücadeleyi sürdüreceğiz. Bunca emekle ortaya çıkmış bir eseri kurda kuşa yem etmeyeceğizden emin olun. Şu anda üç yeni köy evini restore etmek için harekete geçmiş durumdayız. Bir de Türk hamamı yapıyoruz, 14cü yüzyıl tarzında, dışı harabe gibi ama içi mükemmel.

Küçük Oteller Kitabı konusunda da ciddi girişimlerimiz var. Bu yıl kitabı çok geliştirdik. Internet sitesine büyük yatırım yaptık. www.nisanyan.net adresinden izleyebilirsiniz. 200-250 küçük oteli kapsayan ortak bir tanıtım ve rezervasyon sistemi kurmaya çalışıyoruz. Almanya'da ve Yunanistan'da bu yıl baskılarımız çıkacak. Gelecek sene Japonya ve Amerika'yı hedefliyeceğiz.

Internette bir de Anıtlar Kurulu Mağdurları Dayanışma ve Haberleşme Platformu kurma işi var. Internet ortamında bir STK örgütlemek çok heyecan verici bir fikir. İş çok, ama vakit yetmiyor. Nasıl yetişeceğiz bilmiyorum.

Ermeni kimliğini hangi yönleriyle nasıl yaşıyorsun?

Pek yaşayamıyorum desem doğru olur. Annemden başka Ermenice konuştuğum kimse kalmadı. O da yurt dışında yaşıyor, yıldan yıla bir iki ay görüşüyoruz.

Etimolojik sözlük nedeniyle Ermeniceyle yıllar sonra yeniden haşır neşir olma imkanını buldum. Ne kadar zengin bir dil, ve Yakındoğu uygarlıklarının tarihi için ne kadar ilginç bir anahtar, bir kez daha onun farkına vardım. Çok esaslı eserler verilmiş, çok enteresan derinliği olan alimler yetişmiş. Üç ay Acaryan'ın Armadagan Pararan'ıyla yatıp kalktım. Ne müthiş bir eser! Gurur duymamak elde değil.

Ermeni kimliğinden hareketle ve kendi yaşamının da birikimiyle kimlik kavramını evrensellik, yurttaşlık, etnik ve dinsel aidiyet çerçevesinde nasıl tanımlıyorsun? Birini diğeriyle çatıştırmadan yaşamayı becerebiliyor musun? Bu konuda Ermeni gençlerine ne tavsiyelerin olabilir?

Bence Türkiye'de Ermeni olmanın en ilginç avantajı insana Türk toplumunun aynı anda hem içinde hem dışında olma imkanını vermesi. Bir ayağınla bu toplumun bir parçasısın, bir ayağınla değilsin ve hiç olamayacaksın. Bu dili konuşuyorsun, hem belki herkesten iyi konuşuyorsun ama ana dilin değil. Hem onlardan birisin hem değilsin. Kendine güveni olan insan için bu bence bir handikap değil, aksine büyük bir avantaj. Hatta bir lüks. İnsana bir kere eleştirellik kazandırıyor. Büyük bir manevi özgürlük, iç bağımsızlık kazandırıyor. Sınırları sorgulama yeteneği kazandırıyor.

Türk toplumunun kolay aşamadığı bazı düşünce kalıpları, alışkanlıkları var. İyi eğitilmiş, dünyaya açık Türk arkadaşlarımın bile bazen bu kalıpları aşamadığını görüyorum. Oysa Ermeni olarak siz bazı şeyleri daha kolay sorgulayabiliyorsun. En azından milliyetçilik virüsünden kendinizi daha kolay koruyabiliyorsun.

Bu bağımsızlığın bir başka ilginç yönü de var. Belli bir kültürü paylaştığım Türk arkadaşlarımdan çoğunun, islamiyet, turban, varoş kültürü gibi konularda benden çok daha bağnaz olduklarını düşünüyorum. Belki ben kimlik itibariye daha mesafeli olduğum için, bu toplumun içindeki farklı kültürel ve sınıfsal tezahürlere daha hoşgörüyle bakabiliyorum. Benim ninem başörtüsü takmamış. Ninemin ninesi de takmamış. İbrahim Tatlıses de dinlememiş. O yüzden bunlar bana kişisel bir tehdit gibi gelmiyor. Duygusal bir tepki yaratmıyor. Belki biraz "turist" kalıyorum diyebilirsiniz. Bu bence iyi bir şey. İnsanın kendine yabancı olan bir kültüre merak duyması, ilgi duyması zihni açar; zekâyı geliştirir. Bizden olsun, Yahudilerden ve diğer azınlık toplumlarından olsun bunca zeki adam çıkmış olması boşuna değil herhalde.

Cemaat kavramına nasıl bakıyorsun, Ermeni cemaati kavramını nasıl değerlendiriyorsun? Ne kadar cemaat içindesin, ne kadar cemaat dışındasın?

Cemaat kavramına olumlu bakamıyorum. İnsanı kısıtlayan ve daraltan yönlerinin, geliştiren ve zenginleştiren yönlerine oranla ağır bastığını düşünüyorum. Belki nüfus 50 bin değil 50 milyon olsaydı daha farklı düşünürdüm, bilmem. Ama sanmıyorum. 72 milyon da bana az geliyor. Dünya vatandaşı olmak daha güzel bir ideal. Daha güzel bir kimlik.

Türkiye'nin bilinmedik köşe ve lezzetlerini kamuya tanıtan yanınla kendi Türkiye gerçeğini, Türkiye hayalini nasıl tanımlarsın?

Türkiye çok güzel bir ülke. Tarihi derinliği olan bir ülke. Keşfedilmesi uzun yıllar süren heyecan verici bir yer. Dinamik bir toplum. Çok çeşitli sorunlara rağmen, ortak bir sağduyuyu, toplumsal vicdanı yitirmemiş insanları çoğunlukta. Ben on yıl ABD'de yaşadım, pek alışamadım. Bir yıl da Almanya'da yaşadım, Allah göstermesin...

Türkiye'de esas sorun bence devlet yapısındadır. Doksan küsur yıldan beri memleketin sırtına binmiş, dar ufuklu, bağnaz bir yapı var. Gerçek bir kamu fikrinin, rasyonel bir kamu yönetiminin ortaya çıkmasını önleyen bir tür toplumsal asalak diyebilirsiniz. Bu handikapı aşabildiği ölçüde Türkiye bugünkünden daha güzel bir yer olacaktır. Buna inanıyorum.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28