Tunceli'de bir turist

Darbe öncesinin en civcivli günleri, sosyalist devrimin eli kulağında, ya da öyle sanılıyor, umudun gözü kör olsun. Hadi dedik Hacıbektaş Şenliği'ne gidelim, Osman ve CB ile beraber. Osman'ın sosyal bilinci yerindedir, pratik bilinci pek olmasa da. Minibüsün koltuk içlerini tıkabasa devrimci literatürle doldurmuş, Hacıbektaş'ta tezgâh açacak, ya da tezgâhçı yoldaşları bulup onlara verecek. Tabii olmadı, Hacıbektaş da sıkıcı geldi. Tunceli'ye gidip devrim hazırlıklarını görelim dedik.

Mazgirt'e uğradık. Orası o yıllarda kurtarılmış bölge, girişte kızıl bayraklar asılı, ayyıldızsız. İnsanlarla tanışıldı, sohbetler edildi. Tunceli merkeze geçtik. Akşam meyhanede yemek yerken (ne güzeldi Tunceli'nin o eski meyhaneleri!) polis bastı, kimlik sordular. Arabada unutmuşuz. Arabaya gidildi. Polisin biri ön koltuğa dizini koyar koymaz, lank!, koltuk devrildi, kitaplar ortaya saçıldı. Ne lan bunlar? Doğru karakola, oradan askeriyeye. Kapattılar bir koğuşa.

Üç gün gece gündüz sorguya çekildik. Mazgirt'te konuştuğumuz herkesi toplayıp getirdiler, o garibanlar da sorgudan geçti. Allah için kibar davrandılar. Ne de olsa Osman memleketin en büyük patronlarından birinin oğlu. CB de Amerikalı, benim sevgilim, sonradan ilk eşim. Tek problem üçüncü şahıs, onun kimliği şüpheli.

Çok kimliklilik

Açalım bir parantez, anlatalım. 78-79'da ilk Marksizm heyecanıyla birtakım haltlar karıştırmışım. En beteri, arkadaşların organizasyonuyla gidip askeri lise öğrencilerine devrim dersleri vermişim. Sonra öbürleri yakalanınca işi bana yıkmışlar; Ahmet Mehmet hep müstear isimdir, hepsi aslında Sevan Nişanyan'dır deyip paçayı sıyırmışlar. Ne de olsa Sevan yurt dışında, ona bir şey olmaz diye düşünmüşler. "Ben geliyorum" deyince politbüro edasıyla zehir zemberek bir mesaj gönderip dönmememi buyurdular. Kulak asmadım tabii, ama tedbir alma gereği hissettim.

Ne yapmalı? O dönemde bizim Yorgo'nun arkadaşı Kosta, antropolog sıfatıyla, New York Belediyesinin evsiz barksızlar bölümünde çalışıyor. Çıktık beraber Bowery Street'in berduşlarıyla birkaç gün geçirdik. On dolara adamlar değil kimlik, ruhlarını bile satmaya hazırlar. Az zaman sonra "çok kimliklilik" denilen hadiseye yeni bir yorum getirme aşamasına varmıştık. Ondan öte pasaport çıkarmak artık çocuk oyuncağı.

Uçurumun kenarında

Dönelim Tunceli'ye. Ortada bir Türk, bir Amerikalı kız var, bir de ne idüğü belirsiz bir başka adam. Berbat bir Amerikan aksanıyla çatır çatır Türkçe konuşuyor. Gece yoruldukça Türkçesi bozulacağına açılıyor, ama o kadarını anlayacak kadar diksiyon bildikleri şüpheli. Mazgirt'liler yemin ediyor, dün gayet güzel Türkçe konuşuyordu diye; ama onlar da Kürt'tür, Türkçenin iyisini ne bilsinler. Askerlerden biri tutturdu, "sen Ermeni misin?" diye. Hadi bakalım, buradan sağ çıkmayacağımız kesin.

Binbaşı geldi, bizi nehir boyunda dik bir uçurumun kenarına götürdü. "Bak Ermenileri buradan aşağı dökmüşler" diye anlattı, dostane bir tavırla. Hadi canım, diye düşündüm, 1915'te senin devletinin Dersim'de borusu ötmezdi; 1938'de Kürtleri dökmüş olmasınlar sakın. Ama dilimi tuttum, söylemedim.

Üçüncü günün sonunda "Ankara'dan haber geldi" dediler, "sizi salıyoruz". Hayret ettik tabii, ama teşekkür etmeyi ihmal etmedik. Sıkı sıkı da tenbihlediler, siz bir an önce memleketinize geri dönün diye. Ertesi hafta zaten okul başlıyordu, gittik. Bir hafta sonra da New York'ta radyodan 12 Eylül darbesini duyduk.

Şimdi düşünüyorum da, ölümle yüzyüze gelmek aslında iyi bir şey. İnsan ondan sonraki ömrünü piyangodan çıkmış bir ödül gibi yaşıyor. Normal insanların kanını donduracak tehlikeleri basit birer şakaymış gibi algılıyor.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41