Milli Mücadele olmasa, Anadolu'da Ermenistan kurulur muydu?

Sèvres antlaşmasının 88-93.cü maddeleri, Ermeni devletinin Türkiye tarafından tanınmasını, iki ülke arasındaki sınırın ise ABD cumhurbaşkanı Wilson tarafından ileriki bir tarihte belirlenmesini öngörür. Ancak antlaşmanın imzalandığı 1920 Ağustosunda, bu hükümlerin fiilen uygulanabilirliği konusunda ciddi kuşkular taşımamak olanaksızdır; dolayısıyla hükümlerin gerçek amacı ve niteliği konusunda birtakım soru işaretleri ister istemez doğmaktadır.

Kuşkular başlıca iki noktada yoğunlaşır:

1. Ermenistan'ın durumu: 1920 Şubatında Bolşeviklerin Azerbaycan'ı istilasından ve aynı yılın Mayıs ayında Gürcistan'ın Sovyetlerle bir saldırmazlık paktı imzalamasından sonra, Ermenistan cumhuriyetinin de Bolşevik kontrolüne girmesinin an meselesi olduğu bilinmektedir. Denize çıkışı olmayan Ermenistan'a, İngiltere veya başka bir Batı ülkesinin askeri destek ulaştırması imkânsızdır. Kaldı ki İngiltere, Kafkas bölgesindeki askeri varlığını 1919 yazında geri çekmiş; sembolik nitelikteki son İngiliz birliği Batum'u Temmuz 1920'de terketmiştir. Daha önce değindiğimiz ekonomik ve siyasi nedenlerle, İngiltere'nin bu uzak bölgede yeniden bir askeri maceraya girişmesi ise düşünülecek bir konu değildir.

Nitekim 10 Ağustos 1920'de - bir rastlantı eseri, Sèvres'in imzalandığı gün - Ermenistan Bolşeviklerle bir antlaşma imzalayarak fiilen Sovyet güdümüne girecek; sonbaharda Türk kuvvetleri tarafından hezimete uğratıldıktan hemen sonra, 3 Aralık 1920'de Kızıl Ordu'nun işgaline uğrayarak Sovyet egemenliğini benimseyecektir.

Yakın Doğu politikasını Rus ve Bolşevik yayılmacılığını önlemek üzerine inşa eden İngiltere'nin, Rus ve Bolşevik kontrolündeki bir Ermenistan'a, Erzurum'dan Muş ve Van'a kadar uzanan bir bölgenin hakimiyetini niçin vermek isteyeceği belirsizdir.

2. Wilson'ın durumu: Paris barış görüşmeleri ertesinde iç politikada ağır bir yenilgiye uğrayan Wilson, yaklaşık bir yıldan beri siyasi hayattan fiilen çekilmiş bulunmaktadır. 1919 Ağustosunda ABD Senatosu, Wilson'ın bizzat müzakere ettiği Alman barış antlaşmasını ve Milletler Cemiyeti projesini reddetmiştir. Davasını "halka anlatmak" için büyük bir yurt gezisine çıkan Wilson, 1919 Eylülünde felç geçirerek evine kapanmıştır. Wilson'ın dış politikasını tahrip eden bir dizi Senato kararının en önemlisi 19 Mart 1920'de (Sèvres metninin kararlaştırılmasından bir ay önce) kabul edilmiş, ve ABD'nin yirmi yıl süreyle Eski Dünya'da her türlü askeri ve diplomatik yükümlülükten çekilmesi sonucunu doğuran "yalnızlaşma" (isolationism) dönemi başlamıştır. 31 Mayıs 1920'de Senato Ermeni mandasını da reddedecek; aynı yıl Kasım seçimlerinde Wilson'ın partisi hezimete uğrayacak ve Cumhuriyetçi Partinin izolasyonist adayı William Harding başkan seçilecektir.

Bütün bunlara rağmen Wilson, Sèvres'in kendisine yüklediği görevi ihmal etmiş değildir: 22 Kasım 1920'de Erzurum'dan Bitlis'e uzanan bir alanı Ermenistan'a dahil eden Wilson sınırları açıklanır. Ne gariptir ki, bu tarihten iki hafta önce, 7 Kasımda, Ermenistan cumhuriyeti Türk kuvvetleri karşısında bozguna uğrayarak teslim olmuş; yeni topraklar kazanmak bir yana, elindeki arazinin üçte birini üste vermeyi kabul etmiştir. 21 Kasımda, yani Wilson sınırlarının ilanından bir gün önce ise, başkanın dış politikasını kökünden reddeden ve Eski Dünyada hiçbir askeri yükümlülük kabul etmeyeceğini ilan eden bir aday Amerikan başkanlık seçimini kazanmıştır (ABD anayasası uyarınca Wilson, başkanlığı bir süre idareten sürdürmektedir).

Bir başka deyimle sınırlar kararının, bu aşamada, görünüşü kurtarmak veya Türklere "sert çıkmak" dışında herhangi bir pratik değeri kalmamıştır.

Konunun arka planı

Konuyu daha sağlıklı bir perspektife yerleştirmemiz için, taraf devletlerin Ermeni sorununa geçmişteki yaklaşımlarını kısaca gözden geçirmek yararlı olabilir.

Rusya: Anadolu Ermenilerinin "himayesi" konusunu ilk kez uluslararası platforma getiren devlet, bilindiği gibi, Rusya'dır. Ermeni sorunu daha II. Katerina (1762-96) zamanında ortaya atılmış; 1850'lerden itibaren artan bir oranda Rusya'nın Osmanlı devletine karşı ileri sürdüğü taleplerin önde gelen bir maddesini oluşturmuştur. Bunda, Rusları "kurtarıcı" veya "koruyucu" olarak görmeleri umulan Ermeniler aracılığıyla Doğu Anadolu'ya hakim olma, böylelikle Rus gücünü Doğu Akdeniz ve Mezopotamya sınırlarına yayma amacını algılamak yanlış olmaz.

1917 sonrasında ise, Bolşevik yönetim, Türkiye'yi, Batıdan gelecek bir saldırıya karşı değerli bir müttefik olarak görmektedir. Türkiye'nin dostluğunu elde etme uğruna, 1878'den beri Rus egemenliğinde olan Kars, Ardahan ve Batum livalarını dahi (Batum limanı hariç) geri vermeye razıdır.

İngiltere: İngiliz imparatorluğunun 19.cu yüzyıl boyunca izlediği Şark politikası, Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü savunmak üzerine kuruludur. İngiltere'nin Ermeni sorununa yaklaşımını belirleyen de bu ilkeden başkası değildir.

İngiltere'nin konuya ilk müdahalesi, 1878 Ayastefanos antlaşmasıyla Rusya'nın Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmış gözüktüğü günlere rastlar. İngiltere'nin girişimiyle bu antlaşma iptal edilerek Osmanlı devletinin çöküşü bir kez daha önlenir; buna karşılık İngiltere, Anadolu'daki gayrımüslim nüfusun durumunu düzeltmeyi öngören bir reform paketini Babıali'ye empoze eder. Reformun amacı son derece basittir: Ermenilere Osmanlı imparatorluğu dahilinde birtakım çıkar ve imkânlar sağlanırsa, Ermenilerin statükoya - yani Osmanlı devletine - sadakati pekişecek, Rus önerilerinin cazibesine kapılmaları olasılığı azalacaktır.1 Şüphesiz Osmanlı devleti içinde İngiliz nüfuzunu artırmak da bir amaç olabilir; ancak bu, Osmanlı devletini destekleme ve sağlamlaştırma hedefiyle çelişmez.

Abdülhamid yönetimi reform projesini yokuşa sürdükçe, İngiliz tavrında 1890'lara doğru dozu artan bir inat, hışım, hatta duygusallık kendini sezdirir. İkinci bir duygusallık faktörü, William Gladstone liderliğindeki Liberal partinin tutumudur. Güçlü dini inançlarını sürükleyici bir hitabet yeteneğiyle birleştiren Gladstone, "Ermeni hakları" kavramını İngiliz kamuoyunun bir kısmına maletmeyi başarır (bu tavırda, Gladstone'un en önemli iç politika mücadelesi olan İrlanda konusuyla Ermeni reformu arasında kurulan paralelliğin payı büyüktür). Muhafazakâr başbakanlar Disraeli (1874-80) ve Salisbury (1885-92, 1895-1902) bu tür duygusallıklara uzak kalmakla birlikte, kamuoyuna belli tavizler vermekten kaçınamamış olabilirler.

1907 İngiliz-Rus ittifakı, İngiliz politikasında bir dönüm noktasıdır. 1905'te iktidara gelen Liberal Partide, Gladstone'un halefi ve "mazlum uluslar" davasının savunucusu Lloyd George'un yükselişi de, Ermeni konusunun İngiliz politikasında ilk kez ciddi sayılabilecek bir yer edinmesine katkıda bulunur. 1914'te Osmanlı devletinin İngiltere'ye savaş açması bu eğilime büyük bir ivme verir. 1915 olayları ise, İngiliz basınında Türk aleyhtarı savaş propagandasına sonsuz malzeme sağlayacaktır.

Ancak 1917 devrimi ile Rusya İngiltere'ye düşman olduktan, ve 1920 başlarında Bolşeviklerin kalıcı olduğu anlaşıldıktan sonra, siyasi gerçekçilikten uzak bu tavrı İngiltere'nin sürdürmesi güçleşir. Bolşevik tehdidine karşı Türkiye'yi (ve İran'ı) kollamak fikri, İngiliz egemen çevrelerinde yaygın destek bulur. Özellikle koalisyonun güçlü ortağı olan Muhafazakâr partide, bu görüş ağırlık kazanır.

Daha 1919 Kasımında dışişleri bakanlığı, Doğu Anadolu'da manda rejimi kurma ve burayı Ermeni ve Kürt bölgelerine ayırma imkânı bulunmadığı, çünkü bunun için gereken askeri kuvvete İngiltere'nin sahip olmadığı kanısındadır. 2

Nisan 1920'deki San Remo konferansında, Erzurum'un Ermenistan'a verilmesi önerisine sert tepki gösteren Lloyd George, şöyle konuşur:

"İngiltere'de bir kişi bile, Erzurum'un işgali için asker gönderilmesi amacıyla [bütçeden] 1.000.000 sterlin istemek sorumluluğunu üzerine almayacaktır. Ermeniler kendi başlarına işgal edemeyeceklerine göre, bölgenin Ermenistan'a bırakılması tam anlamıyla kışkırtıcı bir önlem olacaktır. Ermenilere, korumalarına yardım etmeye niyetli olmadığımız bir toprağı kâğıt üzerinde vermek adil bir tutum değildir." 3

Eski başbakan Balfour'ın 1921 Şubatında ifade ettiği görüşleri şöyledir:

"İnsani prensiplere dayananlar hariç olmak üzere Büyük Britanya'nın Ermenistan'da hiçbir menfaati yoktur. Büyük Britanya'nın elinde olmayan olaylar bu fikrin gerçekleştirilmesini önlemiş ve Türkiye ile barışı geciktirerek kötü sonuçlara sebep olmuştur. Ermenistan'a kuruluş devrinde yardım edecek olan devletin asker kuvveti kullanmaya da mecbur olacağından korkarım. Büyük Britanya şimdiye kadar yaptığı taahhütlerin sorumluluğu altında kalmamak için büyük güçlüklerle karşılaşmış bulunmaktadır. Bunlara bir de Ermenistan'ı ilave edemez." 4

Dışişleri bakanı Lord Curzon, Ermeni davasının daha aktif bir şekilde desteklenmesini talep eden bir siyasi gruba şu cevabı verir:

"İngiltere hükümetinin durumunu anlamamakta ısrar ediyorsunuz [...] Bu ülkenin (ya da başka herhangi birinin) Türkiye'nin lalettayin bir bölgesini seçip, oradaki diğer tüm ırkları kovarak, İngiliz süngüleri etrafında çok sayıda [Ermeni] muhacirle doldurmasını ve böylece, İngiliz vatandaşlarından alınacak muazzam vergilerle burada bir Ermeni ulusal varlığı teşkilatlandırmasını bekleyemezsiniz. Bunun düşüncesi bile ham hayalden öteye gitmez." (6.12.1921) 5

Amerika: Amerika'nın Ermeni konusuna bakışı, öteden beri Protestan misyon faaliyetlerinin merceğindendir; dini ve duygusal yanı ağır basar. ABD'nin 1940'lara gelinceye kadar bölgede savunacak önemli askeri ve diplomatik çıkarlarının bulunmaması, duygusal yaklaşımın sorumsuzca serpilmesine fırsat tanımıştır.

Ermeni sorununun ABD açısından ilk kez bir siyasi davaya dönüşmesi 1915-16 yıllarına rastlar. Bu dönemde başkan Wilson, kamuoyundaki yoğun muhalefete karşın ülkeyi Avrupa savaşına sokma çabasındadır. Almanya'nın müttefiki Müslüman Türklerin Hıristiyan Ermenilere uyguladıkları ileri sürülen mezalim, kamuoyunda savaş isterisi yaratmak için eşsiz bir fırsattır. Nitekim büyükelçi Henry Morgenthau'nun Ermeni tehcirine ilişkin ünlü kitabının da bu siyasi çabanın bir parçası olarak yayınlandığını gösteren kanıtlar vardır. 6 Öte yandan, 1918'de aynı kitaptan sansasyonel bir film yapılması teşebbüsünün, yine başkan Wilson'ın girişimiyle durdurulmuş olması da ilginçtir. Öyle görülüyor ki, Ermeni sorunu Amerika'yı dünya harbine sokmak için faydalı bir kozdur; ama ülkeyi, hiçbir gerçek çıkarının bulunmadığı ve başarı şansı olmayan bir askeri maceraya sürükleyecek derecede kamuoyunu tahrik etmesine izin verilemez.

Dindar ve misyoner bir aile geleneğinden gelen Wilson, Ermeni davası için canla başla çabalar veya çabalamış gözükür; Paris barış konferansına, akıllara durgunluk veren Ermenistan haritaları ile gelir. Ancak iş Amerikan devletinin imkânlarını bu dava uğruna seferber etmeye geldiğinde, ortada somut bir şey yoktur: Ermenistan mandaterliği teklifi bile dokuz ay gecikmeyle ABD Senatosuna sunulur, ve üzerinde bile durulmadan reddedilmesine göz yumulur.

Fransa ve İtalya: Fransa'nın Kuzeydoğu Anadolu ve Kafkaslara ilişkin bir çıkarı, dolayısıyla politikası yoktur. İşgal altındaki Kilikya'da bir Ermeni milis gücü oluşturmuş, ancak altı ay sonra (Mayıs 1920) bu politikayı terkederek, silahlandırdığı Ermenileri kendi hallerine bırakmıştır.

Sèvres antlaşmasına son şeklinin verildiği San Remo konferansında (Nisan 1920), Fransa ve İtalya, Ermenistan'ı savunmak amacıyla asker göndermeleri teklifini kesinlikle reddetmişlerdir.

Norveç: Aynı konferansın 20 Nisan tarihli oturumunda Lord Curzon, Milletler Cemiyeti veya Amerika'nın da Ermenistan mandasını üzerlerine almadıklarını hatırlatarak, bu görevin bu kez Norveç'e verilmesini önermiştir. Fransa ve İtalya'nın karşı çıkmaları üzerine bu girişimden bir sonuç alınamamıştır. 7

Sarıkamış ve Bingöl yaylalarını Norveç askeriyle donatma düşüncesinin tuhaflığı Curzon'ın da dikkatini çekmiş olacak ki, belgelerde bu öneriye bir daha rastlanmaz.

Notlar

1. Bak., özellikle, Şimşir (ed.) British Documents on Ottoman Armenians, cilt I, s. 135-140 (İstanbul'daki İngiliz büyükelçisi Layard'dan Dışişleri Bakanı Lord Derby'ye, 4.12.1877), s. 177-179 (Dışişleri Bakanı Lord Salisbury'den Layard'a, 30.5.1878), s. 190-195 (Salisbury'den Layard'a, 8.8.1878).

İngilizlerin Ermeni reformuna ilişkin taleplerini içeren üçüncü belge, özellikle ilginçtir. Salisbury'ye göre 1877-78 harbindeki Rus zaferi, Osmanlı devletinin Asya'daki egemenliğini kökünden sarsmıştır. İngiltere, yenilenecek bir Rus saldırısına karşı Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü garantilemeyi teklif etmektedir. Buna karşılık talebi, bölgedeki Müslüman ve Hıristiyan tebaanın yönetiminde birtakım reformlar yapılması, ve Kıbrıs'ın yönetiminin İngiltere'ye verilmesidir. Hiçbir yerde sayısal çoğunluğa sahip olmayan Ermenilere, Lübnan ve Samos Hıristiyanlarına verilmiş olan türde özerk bir bölgesel yönetim verilmesi doğru değildir. Ancak, a) asayişsizliği giderecek etkili bir jandarma örgütünün kurulması ve belli oranda Avrupalı subaylarla donatılması; b) adalet reformu yapılarak kanunun müslim ve gayrımüslimlere eşit olarak uygulanması; bölge mahkemeleri kurularak her birine en az bir Avrupalı uzman hukukçu üye atanması; c) adil bir vergi sistemi kurularak öşrün ve istilzam (tax farming, vergi taşaronluğu) düzeninin kaldırılması gerekmektedir.

2. Şimşir (ed.), İngiliz Belgelerinde Kurtuluş Savaşı c. I, s. 242

3. Aktaran Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, s. 223

4. Aktaran Selek, Anadolu İhtilali c. I, s. 63

5. Aktaran Öke, Ermeni Sorunu s. 192

6. Lowry, The Story Behind Ambassador Morgethau's "Story".

7. Şimşir (ed.), İngiliz Belgelerinde Kurtuluş Savaşı c. II, s. 45

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53