Milli Mücadeleye karşı çıkanlar, vatan hainleri miydi?

Hain bir Padişah-Halife başta olmak üzere, ikbal ümitlerini düşmanın başarısına bağlamış olan vatansızlar, hatta her türlü ümitten kesilmiş bir takım yurtseverler, son yıllardaki yalan ve soygun tufanını öne sürerek Mustafa Kemal ve yanındakilerin aynı takımdan olup, aynı yalanları söyleyerek, aynı şeyleri yapmak için çabaladıklarını yaymakla Anadolu'nun Kurtuluş Savaşını çok zorlaştıracaklardır. Az kalsın Milli Mücadele yurttaşlararası savaşlar içinde boğulacaktı. (Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, III/4, s. xiv.)

Anadolu direnişine karşı 1919-22 döneminde İstanbul'da odaklaşan muhalefeti iki ayrı başlık altında ele almak gerekir. Bunlardan birincisi Saray, daha doğrusu Vahdettin; ikincisi Hürriyet ve İtilaf Partisi ile ona yakın olan basındır.

Hemen belirtmek gerekir ki Milli Mücadeleye karşıt akım, Türk kamuoyunun etkili kesimlerinde hiçbir şekilde ağırlıklı bir paya sahip olamamıştır. Bu husus özellikle İzmir'in Yunanlılarca işgalinden sonra daha belirgindir. 1921 yılı boyunca İstanbul ve Anadolu'da incelemelerde bulunan tarihçi Arnold Toynbee, tüm ülkede Kemalist olmayan sadece altı Türke rastladığını anlatır (bunlardan biri sultan, diğer ikisi Damat Ferit'le Rıza Tevfik'tir). İstanbul basınında da İtilafçı görüş azınlıkta kalmış, mütareke basınının büyük çoğunluğu - işgal koşullarının izin verdiği ölçüde - Anadolu direnişini desteklemiştir.

I. Saray

Vahdettin'in Milli Mücadele karşısındaki tutumunu sağlıklı bir şekilde değerlendirmek için gereken verilerden yoksunuz. Bir yandan güvenilir arşiv malzemesinin yokluğu, öte yandan konuya ilişkin yayınların yanlı ve duygusal niteliği, kesin yargılara ulaşmamızı imkânsızlaştırmaktadır. Yayınlanmış kaynakların tümünü okuduktan sonra dahi, son padişahın kişiliği ve siyasi tavrı hakkında kesin bir görüşe varmak güçtür. Kaldı ki, altıyüz yıllık bir entrika ve manipülasyon geleneğinin mirasçısı olan bir hükümdarı basit politik kavramlarla ölçmeye çalışmak ne derece doğru olur? Bugün, otuzbeş yıl boyunca ülke yönetiminde başrol oynamış çağdaş siyasetçileri bile layıkıyla anlayıp değerlendirebildiğimiz pek kuşkulu iken, yetmiş yıl önce vefat etmiş - ve kamuoyu önünde kendini savunma fırsatı bulamamış - bir hükümdarı yargılarken iki misli ihtiyatlı davranmak gerekebilir.1

Sadrazam Damat Ferit Paşa, Milli harekete açıkça düşman bir tavrı temsil eder, ve hiç şüphesiz sarayın bir aletidir. Ancak buradaki "sarayın aleti" deyimini, "sarayın anti-Millici siyasetinin aleti" olarak düzeltmek daha doğru olacaktır. Çünkü saray, 1919-22 döneminde Milli Mücadeleye karşı düşmanca politikalar izlediği gibi, uzlaşımcı, hatta dostça politikalar da izlemiştir. Damat Ferit (sadrazamlığı Mart-Ekim 1919 ve Nisan-Ekim 1920; toplam 13 ay) birinci politikanın aleti ise, Ali Rıza ve Salih Paşalar (sadrazamlıkları Ekim 1919-Nisan 1920; toplam 6 ay) ikinci politikanın aletleridir; Tevfik Paşa (sadrazamlığı Kasım 1918-Mart 1919, Ekim 1920-Kasım 1922; toplam 29 ay), iki tarafı birden idare etmeye çalışan bir orta yolun temsilcisidir.

Ferit Paşa gibi, hiçbir siyasi tabanı olmayan ve kişisel yetenekleri itibariyle son derece tartışmalı bir kişinin, neden Milli harekete karşı politikalarda ön planda gözüken isim olarak seçildiği ise, üzerinde ayrıca dikkatle durulması gereken bir enteresan konudur. 2

Vahdettin ve İttihat-Terakki: Daha veliahtlık günlerinden başlayarak Vahdettin'in esas sorunu, 1912-13'ten beri ülkede idareyi ele almış olan İttihat ve Terakki diktatoryasına karşı kendi siyasi konumunu - ve kişisel güvenliğini - korumak olarak tanımlanabilir.

Saray, 1908 devriminden bu yana Türk siyasi yaşamında marjinal bir konuma itilmiştir. "Devrim" ideolojisini bir çeşit çete zihniyetiyle birleştiren İttihatçı kadro, saraydan gelecek her türlü direnişi gerekirse kan dökerek durdurmaktan çekinmeyeceğini kanıtlamıştır. Abdülhamid hakaretlerle tahttan indirilip hapsedilmiş; yaşlı Reşat bir kukla olmaktan ileri gidememiş; damadı Salih Paşa 1913'te bir hükümet komplosuna karıştığı iddiasıyla idam edilmiş; rejimin savaş politikalarına karşı tavır alan veliaht Yusuf İzzeddin Efendi 1917'de kuşku uyandıran bir şekilde intihar etmiştir. Bu anlamda Vahdettin'in tavrı yalnızca Reşat'a oranla daha zeki ve yetenekli bir prensin ihtirası olarak değil, aynı zamanda makamını (hatta hayatını) koruma içgüdüsünün bir eseri olarak değerlendirilebilir.

Bu tavrı sadece sarayın çıkarını korumaya yönelik bir iktidar hırsı olarak da görmemek gerekir. İttihat ve Terakki diktatörlüğünün gitgide kontrolden çıktığı bir ortamda saray, ülkeyi iktidarın azgınlığına karşı koyabilecek konumda olan tek önemli siyasi güçtür. Enver-Talat rejiminin ülkeyi sürüklediği bataktan kaygı duyan bir vatanseverin, 1918 koşullarında, saray çevresinde oluşacak bir siyasi alternatifi desteklemesi doğaldır. Nitekim Mustafa Kemal Paşanın da, bir süre için böyle bir politikaya meyletmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Vahdettin ve Mustafa Kemal: Son padişah ile Mustafa Kemal arasındaki ilişkilerin, resmi cumhuriyet tarihinde anlatılanlardan bir hayli farklı olduğu bilinir. Aralarında, Vahdettin'in veliahtlığında başlayıp, 1918 Temmuzundaki cülusundan sonra da süren, olağan hükümdar-subay ilişkisini aşan bir yakınlık mevcuttur. Birlikte yurt dışına gitmişler, "vatanın kurtuluşunu" tartışmışlardır; hatta bir ara Mustafa Kemal'in Vahdettin'e damatlığı gündeme gelmiştir.

Yakınlığın ekseninde, imparatorluğu felakete sürükleyen Enver-Talat diktatörlüğünün tasfiyesine ve onun yerini alacak "ulusal kurtuluş" rejiminin yapısına ilişkin tasarıların yer almış olması kuvvetli ihtimaldir. Vahdettin'in sorunu, İttihat ve Terakki zorbalığına karşı bir siyasi alternatif - güvenebileceği bir kadro - oluşturmaktır; Enver'e olan antipatisiyle tanınan Anafartalar kahramanına bu amaçla yaklaşmış olmalıdır. İttihat ve Terakki iktidarında umduğunu bulamayan genç paşa ise, kendi ileriye dönük kişisel planları açısından bu yakınlığı uygun bir fırsat saymış olabilir.

İttihatçı rejimin 1918 Ekiminde çökmesi üzerine Mustafa Kemal, cepheden gönderdiği ünlü telgrafla doğrudan doğruya saraya başvurarak en üst düzeyde siyasi yetkiler talep etmiştir. Böyle cüretkâr bir girişimin, birtakım ön temas ve mutabakatlara dayanmadan başlatılabileceğine inanmak güçtür. Saray gerçi bu isteğe uymamıştır; ancak mütarekeyi izleyen aylarda padişah Mustafa Kemal'i defalarca kabul ederek - kabine teşkili de dahil olmak üzere - önemli siyasi konuları kendisiyle müzakere edecektir.

Nihayet, 1919 Mayısında Mustafa Kemal'i olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderen de bizzat Vahdettin'dir. Yola çıkışından bir gün önce sarayda yaptığı başbaşa görüşmede, "Paşa, bundan önce memlekete büyük hizmetler yaptın, ama bundan sonra yapacakların yanında onlar değersiz kalır" ifadesini kullanarak altın bir saat hediye ettiği, Atatürk'ün anılarında anlatılır. Paşanın daha önce memlekete yaptığı hizmetler arasında Çanakkale ve Anafartalar savunmalarının bulunduğu gözönüne alınırsa, kendisinden beklenen yeni misyonun önemi hakkında bir fikir edinilebilir.

Vahdettin ve Milli Mücadele: Bu dokunaklı vedaın üzerinden daha dört ay geçmeden İstanbul hükümetinin Mustafa Kemal'i kanundışı ilan etmesi, daha sonra idamına fetva alması, çeşitli yorumlara yol açmıştır. Kemalist teze göre padişahın gerçek amacı, bu olaylarla açığa çıkmıştır: amaç, Mustafa Kemal'i başkentten uzaklaştırıp ilk fırsatta tasfiye etmektir. İslamcı kesimde taraftar bulan bir yoruma göre ise, Milli Mücadeleyi tasarlayan, finanse eden ve Mustafa Kemal'i bu işle görevlendiren Vahdettin'dir; daha sonra Milli Mücadele aleyhine tavır alır gibi gözükmesi, İstanbul'daki düşman kuvvetlerini oyalamaya yönelik bir taktikten ibarettir.

Birinci yorumun inandırıcılığı yoktur: tasfiyesi istenen bir paşaya tüm askeri ve mülki teşkilat üzerinde "diktatörlük" anlamına gelen yetkiler tanımak ve gizli bütçeden büyük fonlar tahsis etmek anlamlı bir davranış sayılamaz. Kaldı ki "tehlikeli" bir lideri bertaraf etmenin yöntemi de Anadolu'ya salmak değil, İstanbul'da gözaltında tutmak olmalıdır. 1919 Mayısında eski rejimin ileri gelenleri müttefik işgal kuvvetlerince deste deste tutuklanırken Mustafa Kemal'i de onlar arasına katmak, saray açısından güç bir iş olmasa gerekir.

İkinci tez ilk bakışta daha makul gözükür: Vahdettin'in ikili bir oyun içinde olması pekala muhtemeldir. Ancak bu tez de, günün siyasi koşullarını (ve tarafların psikolojik yapısını) gözardı eder. İstanbul'da İttihat ve Terakki fanatikleri dışında hemen herkesin İngilizlerle bir şekilde uzlaşmadan yana olduğu bir ortamda, siyasi gücü sınırlı ve kişilik itibariyle mütereddit bir padişahın, dünyaya meydan okuyacak bir direnişi tasarlayıp uygulamaya koyduğunu kabul etmek güçtür. Ayrıca, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya çıkışından bir-iki ay sonra İstanbul rejimi aleyhine takındığı "köprüleri atma" tutumunu açıklamakta da bu tez yetersiz kalır. Özetle, Vahdettin'i Milli Mücadelenin mimarı saymak da mümkün gözükmemektedir.

Mustafa Kemal'in saray tarafından son derece önemli bir misyonla görevlendirilmiş olduğu ve bu misyonun "vatan kurtarmak" deyimiyle ifade edildiğini kabul edebiliriz. Ancak burada kastedilen vatan kurtarma eyleminin, sonuçta gerçekleşen işlerle aynı olup olmadığı, yeterince tartışılmış bir konu değildir. Acaba Vahdettin'in tasarladığı "kurtuluş", taşrayı saran İttihatçı tedhiş örgütleriyle işbirliğini mi, yoksa o örgütlenmelerin - gerekirse zor kullanarak - tasfiyesini mi öngörüyordu? Ve acaba Vahdettin'in "kurtuluş" projesinde, dünya harbinin galibi olan İngiltere'nin konumu dost mu, düşman mıydı? Yakın Doğu'daki İngiliz kuvvetleri genel komutanı Allenby, daha 1919 Şubatında Anadolu'da huzur ve sükûnu sağlamak amacıyla Mustafa Kemal'in görevlendirilmesini teklif edereken aynı "kurtuluş" planını mı hedeflemekteydi?

Samsun'dan Amasya'ya ve Erzurum'a giden üç kritik ayda İttihatçıların Anadolu'daki yerel düzeydeki hakimiyetini gözlemleyen Mustafa Kemal, daha önceki tasarılarını gözden geçirmek ihtiyacını duymuş mudur? "Kurtuluş" projesini saray ve İngilizlerle işbirliği yerine İttihat ve Terakki kadrosuna dayandırma fikrini hangi aşamada edinmiştir?

Bu soruları, ciddi ve etraflı araştırmalara dayandırmaksızın cevaplandırmak imkânsız gözüküyor.

II. İtilafçı basın

Anti-Kemalist politikanın İstanbul'daki başlıca temsilcisi olan Hürriyet ve İtilaf partisi, İttihat ve Terakki diktatörlüğünün çökmesi üzerine sürgünden dönen muhalifler tarafından 1919 başında kurulmuştur. Mart 1919'da oluşturulan birinci Damat Ferit hükümetine ortak olmasına rağmen, parti, siyasi yaşamda varlık gösteremeyerek kısa bir süre sonra dağılmıştır. Aralık 1919'da yapılan Mebusan seçimlerine H-İ katılmamıştır.

Partinin basındaki sözcüleri olan Alemdar ve Peyam (sonra Peyam-ı Sabah) gazeteleri, Milli Mücadele aleyhine sert bir muhalefeti 1920'nin ilk aylarına değin sürdürmiştür. Ancak aynı yılın Martında İstanbul'un resmen işgali üzerine etkinliklerini yitirerek marjinalleşmiştir. 1921-22 döneminde İstanbul basın ve siyaset çevrelerinde Milli harekete karşı aktif bir muhalefete rastlanmaz.

İtilafçı muhalefetin önde gelen isimleri arasında Ali Kemal, Ref'i Cevat (Ulunay), Refik Halit (Karay), Rıza Tevfik (Bölükbaşı), şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Miralay Sadık sayılabilir; ayrıca parti ile doğrudan ilişkisi olmadığı halde Lütfi Fikri (Düşünsel) de Ankara hükümetine karşı sert çıkışlarıyla tanınmıştır. Adı geçenlerin tümü, İkinci Meşrutiyetin ilk yıllarında İttihat ve Terakki karşıtları olarak basın ve parlamentoda sivrilmiş isimlerdir. İttihat ve Terakki diktatörlüğü dönemini (1913-18) sürgün veya hapiste geçirmişlerdir. Ulemadan olan Mustafa Sabri Efendi dışındaki altısı, Jön Türk kuşağının modern ve "Batılı" kimliğinin temsilcileridir. Üçü Galatasaray, ikisi Mülkiye, biri Harbiye mezunudur. Ali Kemal, Rıza Tevfik ve Lütfi Fikri daha önceleri Abdülhamid istibdadına karşı direnişte rol almışlar ve bu nedenle çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.

"İtilafçı" basının Milli Mücadeleye yönelttiği eleştiriler beş başlık altında özetlenebilir. 3

1. Muhalefete göre Anadolu hareketi, 1918'de iktidardan düşen İttihatçıların yeniden başa geçmek için örgütledikleri bir komplodur. Ülkeye baskı, zulüm, yolsuzluk, bölünme, savaş ve milli felaket getirmiş olan İttihat ve Terakki diktatörlüğü, yeni bir kisve altında iktidar mücadelesi vermektedir.

Alemdar'ın 25 Ekim 1919 tarihli başmakalesine göre,

"Bizler için, Osmanlılar için, Türkler için, Şark için, Garp için, velhasıl bütün dünya için bir tek düşman-ı bîaman vardır: İttihat ve Terakki. Başka düşman bilmiyoruz. [...] İttihatçılık şimdi Müdafaa-yı Hukuk maskesiyle ortaya çıkmıştır. [...] İttihat ve Terakki'nin muvakkaten büründüğü Kuva-yı Milliye kisvesinin altından Talat ve Enver'in şahsiyeti çıkarsa, buna hayret edilmemelidir."

1920 Ocağında, Müdafaa-yı Hukuk grubunun hakimiyetinde toplanan son Osmanlı Mebusanının açılışı dolayısıyla yazdığı bir yazıda Refik Halit aynı görüşü şöyle ifade eder:

"Kimdir şu hatip ki kürsüden halka "Türk'ü kurtaracağım" diye haykırıyor? Onlar bizim bildiklerimiz değil mi? Milli tüccar olup kanımızı fahişelere emdiren külhanbeyiler, çeteler yapıp tabanımızı satırdan geçirten başıbozuklar, [...] damatlar asan, padişahlar süren erbab-ı nüfuz değil mi bunlar? Artık size kimse ne Osmanlı tahtı, ne de Osmanlı ülkesinden arta kalanı emniyet edebilir." (Alemdar, 10.1.1920)

Ref'i Cevat'ın bundan iki ay sonra çıkan makalesi, artan bir çaresizliğin izlerini taşır:

"Bu memlekette zorbalıktan başka surette memleketi idareye aklı eren kimse yok mu? Daima silahı siyasete tercih eden zihniyetlerin memleketi şimdiye kadar felakete götürdükleri kâfi değil midir? Yeni baştan katliamlar, kâinata meydan okumalar zamanı hala geçmedi mi?" (Alemdar, 4.3.1920)

* * *

Muhalefetin Milli Mücadeleyi İttihatçılıkla özdeşleştirmesi muhakkak ki fazlaca basit bir görüş olmakla birlikte, olgusal dayanaktan büsbütün yoksun değildir.

Anadolu hareketinin ön plandaki önderleri (Mustafa Kemal başta olmak üzere, Kâzım Karabekir, İsmet, Fevzi ve Rauf), gerçi İttihat ve Terakki üst yönetiminden uzak kalmış isimlerdir. Buna karşılık adı geçenlerin beşi de 1913 öncesinde İttihat ve Terakki ile ilişkili çeşitli örgütlenmelerin içinde bulunmuşlar; harp sırasında, rejim içindeki hizip mücadelelerinde, tam niteliği bugüne kadar yeterince incelenmemiş roller oynamışlardır.

İttihat ve Terakki rejiminin yönetici üçlüsü (Talat, Enver, Cemal), 1918 sonunda yurt dışına kaçtıklarından, yeni oluşumda yer almaları sözkonusu değildir. Ancak memlekette kalan İttihatçı şeflerin birçoğu (örneğin Vasıf, Kara Kemal, İsmail Canbulat, Şükrü, Rahmi) direnişin örgütlenmesinde kilit roller oynamışlardır. Mücadelenin ilk aşamalarında yaşamsal önem taşıyan İstanbul örgütünü Vasıf ile Kara Kemal yönetmişler; İzmir'de direnişin altyapısını Rahmi Bey oluşturmuştur. Eski rejimin mali konulardaki "beyni" sayılan Cavit, direnişin İstanbul'daki ön hazırlıklarına katılmış ve Mustafa Kemal'e birtakım parasal yardımlarda bulunmuştur.

Yerel direnişi örgütleyen kuva-yı milliyecilerin birçoğu (örneğin Çerkes Reşit ve Tevfik, Hacim Muhittin, Kel Ali, Deli Halit, Topal Osman, Celal [Bayar]), eski rejimin gizli teşkilatına mensup olduğu ileri sürülen kişilerdir. 4 Teşkilat-ı Mahsusa şeflerinden Hüsamettin (Ertürk) Ankara'nın istihbarat teşkilatını örgütlemiştir. İttihat ve Terakki'nin ideolog ve sözcüleri (Ziya Gökalp, Mehmet Emin [Yurdakul], Hamdullah Suphi, Hüseyin Cahit, Velit Ebüzziya, Ahmet Emin [Yalman], Ahmet Ağaoğlu) Milli hareketi büyük bir heyecanla desteklemişlerdir. İttihatçı basın organları (özellikle Tanin, Tasvir ve Vakit) yazıyla desteklemenin ötesinde, Anadolu'ya silah, adam ve haber kaçırma işlerinde fiilen rol almıştır. 5

Talat veya Enver'in, hareketin belirli bir aşamasında yurda dönüp önderliği ele alacakları beklentisi, Alemdar'ın yukarıda aktardığımız başmakalesinden de izleneceği üzere, belki 1921 ilkbaharına kadar kamuoyunu etkilemiştir.

2. Muhalefete göre Milli hareket "millet iradesini" temsil etmez. Müdafaa-yı Hukuk teşkilatları 1919 sonundaki son Osmanlı Mebusan seçimini baskı ve yolsuzlukla kendi lehine çevirmişlerdir. H-İ, baskıları gerekçe göstererek seçimi boykot etmiştir.

Mustafa Sabri Efendinin, Mebusan Meclisinin İngilizlerce basılmasından birkaç gün sonra çıkan bir makalesine göre:

"Bunların milli kuvvete dayandığından bahsediliyordu. Biz ise hayır! diyoruz. Bunlar Türkiye'de esas milleti teşkil eden ahali kuvvetine değil, zabitan kuvvetine istinat ediyorlar. Ahaliyi, Anadolu köylüsünü korkudan kurtar da bir söyle bakalım! Parasından, canından başka malını da, milliyetini de gasbeden bu serkeşlerin hakkında ne söyler? Bu militarizm şebekesi söküldükten sonra Türkiye'de hangi cereyanın kuvvetli olduğu [anlaşılır]." (Alemdar, 22.3.1920)

H-İ'nin (Milliyetçilere oranla daha zayıf bir vurguyla da olsa) "milli egemenlik" ilkesini savunduğu hatırlatılmalıdır. Partinin 1919 başında ilan edilen program esasları arasında, "kanuna hürmet" ve "anasır-ı muhtelifenin hukukuna riayet" yanında, üçüncü ilke olarak "hakimiyet-i milliyeyi teyit" ilkesi yer alır. 6

1919 Temmuzunda (Erzurum ve Sivas kongrelerinden birbuçuk ay önce) H-İ liderlerinden Miralay Sadık, "elde kalacak kısm-ı mülkün hakiki ihtiyacına nazaran açık ve mükemmel bir Kanun-u Esasi" oluşturmak amacıyla bir meclis-i müessisan toplanmasını önermiştir (Alemdar, 4.7.1919).

Muhaliflerin saraya yakınlığı ise, ideolojik bir sadakatten çok, siyasi koşulların zorladığı bir ittifakı çağrıştırır. Örneğin İttihat ve Terakki rejimini bir "çete" ve "baldırı çıplaklar cumhuriyeti" olarak nitelendiren Rıza Tevfik, Vahdettin yanlısı tavrını savunurken, "Bu gün ve şu halde padişaha taraftarlık ittihatçılara aleyhtarlıktır da onun için öyle hareket ediyorum" ifadesini kullanır (Sabah, 15.11.1918). Oysa aynı yazar, 1908'den önce Abdülhamid istibdadına karşı mücadeleye katılmış ve bundan ötürü bir süre tutuklanmıştır.

Aynı şekilde Abdülhamid devrinde siyasi görüşlerinden ötürü sürgün edilen, İttihat ve Terakki diktatörlüğü döneminde de aynı nedenle hapis yatan Lütfi Fikri, 1922'de padişah-halife makamını savunan risalesinde şu soruyu sorar:

"Bütün hukuk ve salahiyetleri kendisinde temerküz ettirmek istedikleri Meclisin bir gün Talat Paşanın "evet efendimci" meclisleri gibi yeniden zuhur edebilecek mütehakkimane ricalin elinde, korkak, aciz, her şeye 'semi'na ve ate'na' [duyduk ve itaat ettik] diyecek bir meclis haline getirmeyeceğine ne ile kanaat edebileceğiz?" 7

3. Muhalefet Türkiye'nin Batı uygarlığına ve Batı devletlerine yönelmesini savunur; bu anlamda klasik Tanzimatçı çizginin devamıdır. Oysa Alemdar'ın Sivas kongresi sırasında yayınlanan bir başmakalesine göre Anadolu hareketi "Turancıların, ocakçıların, şarkçıların" elindedir (25.10.1919; "ocakçılar" deyimiyle muhtemelen Türk Ocakları kastedilmektedir).

İtilafçı kesimin fahri lideri konumunda bulunan Damat Ferit, bir anlamda temsil ettiği zihniyetin simgesi ve karikatürüdür. İbnülemin'in Tevhid-i Efkar'daki bir makaleden aktardığına göre paşa Avrupa'da yıllarca yaşadıktan sonra "alafrangalıkta Frenkleri de geçmiş" bir kişidir:

"... adeta müslümanlığa düşman kesilmişti. Evindeki erkek ve kadın hizmetçileri hemen kâmilen Rum idi. Sözlerinde, nutuklarında, yazılarında hep Yunan ve Latin darbımesellerinden, hurafatından ve rivayetlerinden bahs eder, İslamın kelamı kibarından, akvali hakimanesinden, şer'i mübinimizden, ayatı Kuraniyyeden, ehadisi nebeviyyeden bahs bile etmezdi. Hulasa tamamen garbleşmiş, fakat milliyet hislerinden tamamen mahrum kozmopolit ruhlu bir adem idi." 8

Ilımlı bir muhalifin 1921 baharında yayınlanan makalesine göre,

"Eğer Ankara başlamış oldukları işin vatanın selametine varmasını arzu ediyorsa [...] bakışlarını ve siyasetlerini Şarktan Garba çevirmeli. Bizim için istihlas ancak Garptedir, Garbın Şarka tercihi ile mümkündür." (Hakkı Halit [Tekçe], Alemdar, 27.5.1921)

Bu görüş, Millet Meclisinin Batı'ya ilişkin s. nn'da örneklediğimiz tutumuyla karşılaştırılmalıdır. 9

4. Muhalefet, tarihin büyük askeri zaferlerinden birini kazanmış olan İtilaf devletlerine bu aşamada meydan okumanın gaflet olduğu kanısındadır. Dört-beş yıl önce fetih hayalleriyle yola çıkan İttihatçılar bu devletlere savaş açmışlar ve Türkiye'yi tarihinin en korkunç askeri hezimetlerinden birine sürüklemişlerdir. Üstelik Dünya Savaşında Türkiye'nin yanında olan Almanya da bugün artık yoktur.

Hürriyet ve İtilaf programına göre, "Osmanlı devletinin tarihi dostları olan devletlere [...] ve esasat-ı medeniyeye karşı ilan-ı harb ederek memleketi nakabil-i telafi felaketlere düşüren" İttihat ve Terakki kadrosunun yeniden iktidara gelmesi engellenmelidir. 10

Refik Halit, "vatanın bütünlüğü mevcut iken İngiltereye harp açanların, şimdi mahvettikleri vatanı kurtarma iddiasıyla ortaya çıkmalarını" eleştirir (Alemdar, 22.1.1920).

Tarık Mümtaz (Göztepe), Milli Mücadele önderlerini, "kardeş kanları şu viran topraklardan çekilmeden ve yüz bin masum şehidin hatıraları hala gönüllerde titrerken, yeni ve meçhul sergüzeştlere doğru koşan ve binlerce vatan çocuğunu arkasından sürükleyen günahkarlar" olarak niteler (Ümit, 26.8.1919).

Stratejik gerekçe

5. Muhalefetin Anadolu direnişine yönelik eleştirileri, sadece siyasi ve duygusal değildir. Yukarıda örneklediğimiz polemik ifadelerinin yanında, akılcı bir politikanın bazı ipuçları da kendini gösterir.

İtilafçı çevrelerde yaygın olan görüşe göre, savaştan hezimetle çıkmış olan Türkiye'nin tek şansı, savaş sorumluluğunu İttihatçılara yükleyerek Türk toplumun aklanmasını sağlamaktır. Bu nedenle İttihat ve Terakki diktatörlüğünün "azınlık tahakkümü" niteliği ısrarla vurgulanmalı; İttihatçı kadrolar devlet ve ordu yönetiminden tasfiye edilmeli; galip devletler tarafından talep edilen savaş suçları mahkemeleri kurularak, savaş ve katliam suçluları teşhir edilmelidir. Geçmiş rejimle bağını koparan Türk toplumu, böylece Batı ile yeni bir dostluk ilişkisi kurabilecek; reformlar için gerekli imkânı bulabilecektir.

Hürriyet ve İtilaf programına göre bu aşamada millete düşen görev,

"Evvela - Kendinin bir hizb-i kalil [azınlık hizbi] tarafından harbe sürüklendiğini;"

"Saniyen - irtikabedilen itisafatta [savaş suçlarında] azim ekseriyeti itibariyle katiyen medhaldar olmadığını isbat, ve muntazam ve adil bir hükümet teşkil ederek acz-i medenisi [uygarlıktaki aczi] hakkındaki zann-ı batılı [geçersiz kanıyı] bilfiil reddetmektir."

Bunun için,

"harbin ilan ve idamesine ait bilcümle vesaiki [belgeleri] [...] neşr ü tamim [yayınlamak] ve seyyiat ve itisafat mürtekiplerini [cinayet ve yolsuzlukların sorumlularını] derhal tevkif ve tecziye, ve milletin bütün menabı-ı irfan [irfan kaynakları] ve azmine müracaatla siyasi ve idari teşkilatını asri icabata göre ıslah etmek gerekir." 11

Burada önerilen stratejinin, İkinci Dünya Savaşı sonundaki Alman ve Japon deneyimleriyle benzerliği ilgi çekicidir.

Almanya ve Japonya'da galip devletler tarafından 1945'te yönetime getirilen kadrolar, dar bir milliyetçi bakış açısından "vatan haini" sayılacak kişilerdir. Savaş yıllarını yurt dışında - hatta düşman safında - geçirmişler, "bozgunculuk" suçlamasıyla kovuşturmaya uğramışlar; ülkeleri yenildikten sonra, galip devletlerin onay ve desteğiyle başa geçmişlerdir. Benimsedikleri yöntem, savaş sorumluluğunu eski rejime yıkarak, ülkelerinde "yeni bir başlangıç" zihniyetini egemen kılmaktır. Bu amaçla, vatanın değil sadece eski rejimin düşmanı saydıkları galip devletlerle işbirliğine gitmekten çekinmemişlerdir. Eski rejimin lider kadroları galip devletlerin yardımıyla tasfiye ve hatta idam edilmiş, geri kalan kadrolara da geçmişi reddederek "temize çıkma" şansı tanınmıştır. Galiplerin kurduğu savaş mahkemeleri, yerli hukukçu ve bürokratların yardımıyla sonuca ulaşmıştır. Gerek Almanya gerek Japonya'da galipler intikam duygularını frenleyerek, yeni rejimin başarısı için gerekli desteği sağlamışlardır.

Her iki ülkede bu kararda rol oynayan önemli bir unsur, muhtemel Sovyet yayılmacılığına karşı sağlam bir kalkan oluşturma kaygısıdır.

Almanya ve Japonya'nın savaştan sonra ulaştıkları başarılar, bu tür bir "işbirlikçiliğin" bazı koşullarda vatana zarardan çok yarar sağlayabileceğini göstermektedir.

Sonuç

Milli Mücadele karşıtlarını trajik bir çıkmaza mahkûm eden iki unsurdan söz edilebilir.

Birinci unsur güçsüzlüktür. Askeri ve mülki teşkilata ve taşraya hakim olan İttihat kadrolarına karşı, muhalefet etkisiz kalmıştır; Türk siyasi yaşamındaki ağırlığını çoktan yitirmiş olan saray dışında, dayanacak bir müttefik bulamamıştır. İşgal devletleri 1919 başlarından itibaren bu durumun bilincinde gözükürler, ve Türkiye politikalarını bu gerçeğe göre şekillendirirler. İtilaf devletlerine yanaşmak için büyük çaba sarfeden Damat Ferit kabinelerine karşı İngiltere ve Fransa'nın tutumu, mesafeli bir soğukluktan, umursamazlığa ve açıkça aşağılamaya doğru bir evrim izler. 12 Oysa muhalefetin stratejisi - ve tek başarı şansı - bu devletlerin desteğini kazanmak üzerine kuruludur.

İkinci unsur, İzmir'in Yunanlılarca işgalidir. İşgal Türk kamuoyunda müthiş bir galeyana yol açmış, İtilaf devletleriyle işbirliğine dayalı bir siyaseti savunulamaz hale getirmiştir. İşgal öncesinde ülkeye hakim olan yumuşak ve akılcı hava, 1919 Mayısından itibaren yerini duygusal bir fırtınaya terketmiştir. "Kuva-yı milliye" adını alan düzensiz çeteler, bir anda ulusal onurun ve direniş azminin temsilcileri kimliğini kazanmışlardır. Muhalefet hiç şüphesiz Yunan dostu değildir ve işgali en sert bir biçimde lanetlemiştir. Ancak içte Millilik iddiasındaki kuvvetlere karşı sürdürülen mücadele, kaçınılmaz olarak "düşmanla işbirliği" suçlamalarını gündeme getirmiş; hatta Rıza Tevfik gibi sivri bir polemikçi, siyasi çatışmanın ateşi içinde zaman zaman açıkça Yunanlıları savunur bir konuma düşebilmiştir.

1919 Mayısında İzmir'in işgali, o halde, muhalefetin zaten sınırlı olan başarı ihtimalini büsbütün yoketmiştir. İşgale önayak olan İtilaf devletlerinin - özellikle İngiltere'nin - bu sonucu önceden kestirememiş olduğunu düşünmekte zorluk çekiyoruz. İzmir'in işgali bir provokasyondur; ve bu boyutta bir provokasyonun doğuracağı tabii sonuçları doğurmuştur. Dolayısıyla İzmir'in işgaline karar aldıkları 1919 Mayısının ilk haftasında, İtilaf devletlerinin - daha doğrusu İngiltere ile ABD'nin - Türkiye'de "İtilafçı" bir reform rejimini de gözden çıkarmış olduklarını kabul etmemiz gerekmektedir. İzmir'in işgali yalnızca Türkiye'de "İtilafçı" politikanın iflas ettiği nokta değildir: İtilaf devletlerinin Türkiye'ye dönük siyasetinde de bir dönüm noktasıdır; köprülerin atıldığı andır.

İtilaf devletlerini bu dönüm noktasına getiren sebep nedir? Neyi elde etmeyi amaçlamışlar? Uzlaşmacı bir reform hükümeti alternatifini niçin harcamışlardır? Neden Türkiyeyi aşağılamaya, ezmeye ve zayıflatmaya yönelik bir politikayı tercih etmişlerdir?

Acaba Batılı devletler emperyalist güdülerine nihayet yenik düşerek, Türkiye'yi ele geçirme çabasına mı düşmüşlerdir?

Notlar

1. [Vahdettin hakkında literatür] Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim; İbnülemin; Çetiner

2. Aynı şekilde, Milli hükümeti tenkil harekâtının başına Ahmet Anzavur adlı Çerkes başçavuş gediklisinin getirilmesi de ilginçtir. Türk ordusunun aktif subay kadrosunun tamamına yakınını içeren bir harekete karşı, bu cahil çete reisinin başarılı olabileceği herhalde umulmamıştır.

3. Aksi belirtilmediği sürece tüm alıntılar, Milli Mücadelede İstanbul Basını (der. ??) adlı eserden alınmıştır. Makalelerin dilinin "sadeleştirilmiş" olduğu anlaşılıyor.

4. Bak. Philip Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, s. 143-147; Bayar, Ben De Yazdım, c. 1.

5. Bak. Koloğlu, Türk Basın Tarihi, s. 63.

6. Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler II, s. 313.

7. Lütfi Fikri, Hükümdarlık Karşısında Milliyet ve Mesuliyet ve Tefrik-i Kuva Mesaili, aktaran Çulcu, Hilafetin Kaldırılması...

8. İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, s. 2081.

9. İslamcı-muhafazakâr kesim çoğunlukla Milli Mücadeleyi desteklemiştir. İslamcıların etkili yayın organı Sebilürreşad, işgal altındaki İstanbul'dan Anadolu'ya geçerek Milli harekete katılmıştır: derginin önde gelen yazarlarından biri, İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif (Ersoy)'dur.

Şeyhülİslam Abdullah Efendinin Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhine ünlü fetvasına rağmen, ulemanın önemli bir çoğunluğu da Milli harekete taraf olmuştur: Anadolu müftülerinden 83'ü (ve ayrıca 64 saygın din alimi) Milli direnişi dinen onaylayan bir karşı-fetvaya imza vermiştir.

Bellibaşlı tarikatlerden bazılarının, direnişe manen katılmaktan öte, örgütlü destek verdikleri anlaşılıyor. Birinci Meclis üyeleri arasında tanınmış Mevlevi, Bektaşi, Bayrami, Nakşibendi ve Halveti şeyhleri vardır. Konya Mevlevi postnişini Abdülhalim Çelebi ile Hacıbektaş şeyhi Cemalettin Efendi, Meclis reis vekilliklerine seçildiler. (Ayrıntılı bilgi için önemli bir kaynak: Mısırlıoğlu, Milli Mücadelede Sarıklı Mücahitler).

10. Tunaya, a.g.e, s. 312.

11. Aynı eser, s. 312-313.

12. İngiliz işgal komiserliğinin 1919 Ocak sonuna doğru Milli ve İttihatçı grupların faaliyetinden kaygılanmaya başladığı, ve aynı yılın bahar aylarına doğru Damat Ferit hükümetinin duruma hakim olamayacağı kanısına vardığı anlaşılıyor. Şubatta ileri gelen İttihatçılardan birkaçı tutuklanmış, basına ve siyasi etkinliklere kısıtlamalar getirilmiştir. Ancak bu tedbirler sonuç vermediğinden, Mayısta çok daha geniş tutuklamalara gidilecektir. 1919 Mayısını izleyen müttefik raporlarının hemen hepsi, İstanbul hükümetinin çaresizliğine ve Milliyetçilerin artan gücüne ilişkin ifadelerle doludur. Bak. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c. I.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53