Emperyalist devletlerin Birinci Dünya Savaşının sonunda emeli Türkiye'yi bölmek, paylaşmak veya işgal etmek miydi?

Batı ülkeleri ile Türkiye arasındaki - önceki soruda incelediğimiz - stratejik dostluk, 20.ci yüzyılın ilk yıllarından itibaren bozulmuştur. Osmanlı imparatorluğunun artık çökmesi veya çökertilmesi vaktinin geldiği düşüncesi, 1900'lerin başından itibaren Fransa ve İngiltere'nin resmi politikalarına hakim görünür. Türklerin "barbarlığına", "yozlaşmışlığına" vb. ilişkin birtakım görüşler de, tam bu yıllarda Batı kamuoyunda alışılmışın üzerinde bir rağbet görmeye başlar. Bu politika değişimi Birinci Dünya Savaşı yıllarında yapılan paylaşım planlarına (1915-17) ve nihayet uygulanamayan Sèvres antlaşmasına (1920) yansır.

Değişimin nedeni bilinmeyen bir şey değildir. Almanya'nın 1871'de başlayan "önlenemez" yükselişi Avrupa'da stratejik dengeleri altüst etmiştir. Kayser II. Wilhelm'in saldırgan niyetlerini belli etmeye başladığı 1890'lı yıllardan itibaren, Almanya'nın iki yanındaki komşuları yeni ittifak arayışlarına girmişler; 1894'te Fransa ve Rusya, 1907'de İngiltere ve Rusya, tarihi rekabetleri bir yana bırakıp ittifak kurmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu açısından bu ittifakların anlamı, eski Şark diplomasisinin iflasıdır. Osmanlı'nın yüz yıldan beri yaşamını borçlu olduğu İngiliz-Rus rekabeti sona ermiştir. Onun yerini alan İngiliz-Alman kamplaşmasında, Osmanlı devleti 1890'lardan beri giderek belirginleşen bir şekilde Almanlardan yana tavır almıştır.

Türk-Batı ilişkilerindeki bu parantezin kapanışı, daha karmaşık bir konudur.

Parantezin 1917 ile 1923 arasındaki bir tarihte kapanmış olduğu muhakkaktır. İngiltere ve Fransa ile Rusya arasındaki ittifak, Bolşevik devriminin gerçekleştiği 1917 yılında sona ermiştir; bu tarihten itibaren İngiltere'nin (ve daha sınırlı bir oranda Fransa'nın) önemli bir dış politika hedefi, Bolşevik yayılmacılığını önlemektir. 1918'de Almanya yenilmiş ve Türkiye ile ittifak ilişkisi koparılmıştır. Savaşın sonuna doğru, Fransa ve İngiltere'nin etkili çevrelerinde Türkiye ile geleneksel dostluk ilişkisinin yeniden kurulmasını savunan görüşler duyulmaya başlamıştır. Fransa 1920 Ocağından itibaren Türkiye ile barışmaya başlamış ve 1921 Ekiminden itibaren aktif olarak Ankara hükümetine destek vermiştir. İngiltere'nin ise en geç 1923 Lausanne antlaşmasıyla Türkiye olgusunu kabul ettiği; en geç 1936 Montreux antlaşmasıyla, "Rusya'ya karşı Türkiye'yi desteklemek" şeklindeki geleneksel Doğu politikasına geri döndüğü söylenebilir.1 1946'da İngiltere'nin Yakın Doğu'daki rolünü devralan ABD, aynı politikayı günümüze dek sürdürecektir.

Türkiye-İngiltere dostluğunun yeniden kurulma sürecinin ayrıntılı bir analizi, Milli Mücadele adı verilen karmaşık olaylar zincirini anlamak açısından önem taşır. İngiltere'yi Türkiye ile yeniden uzlaşmaya sevkeden olay Türk Milli direnişinin zaferle sonuçlanması mıdır? Yoksa bu olaydan birkaç yıl önce, Türkiye haricindeki birtakım nedenlerle (örneğin Bolşevik devrimi, Alman tehdidinin bertaraf edilmesi, ya da savaş sonunda Batı'nın içinde olduğu durum nedeniyle) İngiltere zaten o noktaya varmış ya da yaklaşmış mıdır? Eğer böyleyse, o zaman İngiltere'nin Türk Milli direnişine olan tepkisini çok daha farklı bir bakış açısından değerlendirmek gerekecektir. Aynı şekilde, o direnişin gerçek nedenleri, gerçek riskleri ve gerçek sonuçları hakkında da farklı birtakım değerlendirmeler sözkonusu olabilecektir.

, İngiltere 1918'de düşman mıydı? ,

İngiltere'nin 1917'nin son günlerinde geleneksel Türkiye politikasına döndüğü veya dönmeye hazırlandığını düşündüren bazı veriler üzerinde duracağız. Bu verileri, gizli paylaşım planları, Wilson ilkeleri ve Mondros mütarekesi çerçevesinde ele alacağız.

, I. Paylaşım planları ,

Birinci Dünya Savaşı esnasında İtilaf devletleri arasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımını öngören bir dizi gizli anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmalar, sözkonusu devletlerin 1918'i izleyen yıllarda Yakın Doğu'da güttükleri amaçlara kanıt gösterilir. Oysa aradaki bağlantı, sanıldığı kadar berrak değildir.

Paylaşım planlarını, "emperyalist iştiha" veya "Türk düşmanlığı" gibi duygusal kavramlara başvurmadan, stratejik mantığın soğuk ışığında değerlendirmeye çalışacağız. Olgular şöyledir: 2

1915 başında İngiltere ve Fransa, Batı (Alman) cephesinde çıkmaza girmişlerdir. Rusya'dan bütün gücüyle doğudan Almanya'ya yüklenmesini talep ederler. Karşılığında, 1915 Mart ve Nisanında yapılan sözleşmelerle, İstanbul ve Çanakkale Boğazları bu ülkeye teklif edilir. Buna karşılık Osmanlı devletinin Arap vilayetleri İngiltere ve Fransa arasında pay edilecek, Türklerle meskun olan Anadolu ise üç müttefik arasında "nüfuz bölgelerine" ayrılacaktır. Yapılan anlaşma, ana hatlarıyla, 1853'te çar I. Nikola'nın teklif ettiği, fakat İngiltere ile Fransa'nın reddettikleri paylaşım planının benzeridir (4.3.1915 Sazonov notası; 10.3 ve 12.3 tarihli İngiliz ve 10.4 tarihli Fransız muhtıraları).

Birkaç hafta sonra, bu kez İtalya'yı İtilaf devletleri safında savaşa girmeye ikna etmek için bu ülkeye sunulan vaadler paketine Antalya limanı katılır. Savaştan sonra şayet Türkiye paylaşılacak olursa, Antalya ve yöresi İtalya'ya verilecektir (26.4.1915 Londra antlaşması).

Sykes-Picot müzakereleriyle İngiltere ve Fransa, Osmanlı'dan alacakları Arap ülkelerini kendi aralarında bölüşürler. İngiltere'nin Filistin ve Hicaz'da elde ettiği birtakım avantajlara karşılık, Fransa kendi payının yetersiz olduğunu ileri sürerek Adana vilayeti ile Maraş sancağından oluşan Kilikya'yı talep eder (3.1.1916). Fransız bölgesinin bu suretle Anadolu'ya taşmasına Rusya'nın itiraz etmesi üzerine, bu kez Van-Erzurum-Trabzon vilayetleri Rusya'ya vaadedilir. Buna karşılık, sözkonusu bölgenin hemen berisinde kalan içdoğu Anadolu (Sivas-Kayseri-Harput bölgesi), muhtemelen Rusya'nın daha fazla yayılmasına karşı bir tampon bölge teşkil etmesi için, Fransız yönetim alanına eklenir. Fransa ise Kerkük üzerindeki haklarını İngiltere'ye devreder (26.4, 16.5 ve 23.5.1916 mutabakatları).

Kilikya'nın Fransa'ya verilmesine itiraz eden bir başka ülke İtalya'dır. 1917 başında Kilikya konusundaki vetosunu kaldırmasına karşılık, İtalya'ya İzmir limanı dahil olmak üzere Anadolu'nun bütün Güneybatısı teklif edilir (21.4.1917 St. Jean de Maurienne antlaşması). Ancak Rusya onaylamadığı için bu anlaşma hukuken geçersiz kalır; daha doğrusu savaştan sonra, İngiltere ve Fransa bu gerekçeyi ileri sürerek anlaşmadan cayarlar.

Anlatılanlarda dikkati çeken hususlar şöyle özetlenebilir:

1. Paylaşım planının temel taşı Boğazlar sözleşmesidir. Son derece hassas bir dengeler dizisi bu varsayım üzerine inşa edilmiştir. Arap topraklarını İngiltere ve Fransa'nın "alması", Boğazları Rusya'ya "vermenin" bedelidir.

Öte yandan Boğazlar "verildiği" zaman Anadolu'yu bir bütün olarak tutmanın stratejik bir gerekçesi kalmayacaktır: Anadolu'nun siyasi varlık nedeni, Boğazların müdafaasıdır. Dolayısıyla, asıl pazarlığın bir çeşit eklentisi ya da "eşantiyonu" gibi, Anadolu'nun da peyderpey bölüşümü gündeme gelmiştir.

2. İkinci bir kilit unsur Kilikya'dır. Filistin ve Hicaz'ı İngilizlere bırakmak karşılığında Kilikya'yı istemekle Fransa, ilk kez, Türklerle (ve Ermenilerle) meskun bölgeye el atmıştır. Bunu dengelemek için bu kez Rusya kuzeydoğu Anadolu'da kendine ait bir "Ermenistan" talep etmiş; bunu da dengelemek için içdoğu Anadolu Fransa'ya verilmiştir.

Hemen belirtelim ki bizi burada ilgilendiren husus Kilikya'nın "Ermenilerle meskun" olup olmadığı meselesi değildir. İncelediğimiz şey, üç emperyalist devletin 1915'te izlemiş oldukları pazarlık mantığıdır. Ermeniler üzerinde öteden beri vesayet iddia eden Rusya, Kilikya'nın "Ermenistan'a ait" olduğu için kendi ilgi sahasına girdiği tezini ileri sürmüştür. Bu bilinmeden, niçin Rusya'nın Kilikya'yı Fransa'ya bırakmak karşılığında kuzeydoğu Anadolu'da kendine ait bir "Ermenistan" talep ettiği anlaşılamaz.

İtalya'nın güneybatı Anadolu'daki taleplerinin gerekçesi veya bahanesi de Kilikya'dır. Fransa'nın Suriye ve Kilikya'yı elde etmekle Doğu Akdeniz'de kazandığı deniz hakimiyetini dengelemek amacıyla, İngiltere bu bölgede İtalya'ya da birtakım avantajlar verilmesini savunmuş veya savunur gözükmüştür.

3. İngiltere hiçbir tarihte Anadolu üzerinde kendi namına bir talepte bulunmamıştır. İngiltere'yi ilgilendiren, petrol kaynakları olan Irak ve Musul ile, Hindistan yolu açısından önem taşıyan Hicaz ve Mısır'dır. Savaştan sonra da İngiltere, Anadolu'dan bir pay istemediğini ısrarla vurgulayacaktır.

4. İtalya'ya yapılan vaadler, riya kokar. İtalya'nın savaşa olan katkısı, Doğu Akdeniz'de yeni bir imparatorluk yaratılmasını haklı gösterecek düzeyde değildir. Yüz yıldan beri bölge üzerinde mücadele eden üç büyük gücün, ciddi bir ağırlığı olmayan bir dördüncüyü aralarına sokmak istemeleri için ciddi bir gerekçe yoktur.

Anlaşmaların genel olarak samimiyeti konusunda kuşkular, gerek dönemin basınında (özellikle ABD'de), gerek daha sonraki akademik literatürde dile getirilmiştir. Boğazlar sözleşmesinin mimarı olan İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey'in anılarında konuya ilişkin olarak ifade ettiği ahlaki kaygılar, bu kuşkuları pekiştirir. 3 Boğazları Ruslara bırakmamak için yüz yılda üç kez dünya savaşını göze alan İngiltere, şimdi vaadlerinde ne kadar samimidir? Dünyanın anahtarı saydığı bir stratejik mevkii Rusya'ya hibe edecek midir? Anadolu kalkanının Fransa, Rusya ve İtalya arasında paylaşılmasına razı mıdır? Yoksa savaş sırasında, mecburiyet altında verilmiş sözler savaştan sonra unutulup gidecek midir?

1917'de Rusya'nın savaştan çekilmesiyle sonuçlanan ihtilal, bu soruların kesin cevabını bilmemizi engeller. Bolşevik hükümetin ilk işlerinden biri, savaş sırasında imzalanmış olan gizli anlaşmaları yayınlayarak, bunlardan doğan haklarından feragat ettiğini açıklamak olur (24.11.1917). Rusya'nın denklemden çekilmesiyle, ince dengeler üzerine kurulu olan paylaşım projesi bütünüyle geçerliğini kaybeder. Türkiye eğer paylaşılacaksa, pazarlığın yeniden görülmesi gereklidir.

II. Wilson prensipleri

1917'de Rusya oyundan çekilirken, daha önceden Yakın Doğu politikasında sesi duyulmamış olan yeni bir güç, ABD devreye girer. ABD başkanı Wilson'ın 8 Ocak 1918'de ilan ettiği "14 Umde"nin Türkiye'ye ilişkin 12.ci maddesi şöyledir:

"Şimdiki Osmanlı İmparatorluğunun Türk kısımlarına güvenli bir egemenlik (a secure sovereignty) sağlanmalıdır; ancak bugün Türk yönetimi altında bulunan öbür uluslara yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak özerk gelişme imkânı garantilenmelidir. Boğazlar (the Dardanelles) uluslararası güvenceler altında ve kalıcı olarak bütün ulusların gemilerine ve ticaretine açılmalıdır."

Wilson prensipleri, Türk Milli direnişine ilişkin literatürde genellikle Batı'nın ikiyüzlülüğüne örnek olarak gösterilir. Oysa dikkatli bir okuyuş, son derece ilginç bir metinle karşı karşıya olduğumuzu gösterecektir.

Diplomatik belgelerde neyin söylendiği kadar önemli olan, nelerin söylenmediğidir. Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki metnin tercümesi şöyle olabilir:

"Nüfusu Arap olan yerleri İngiltere ve Fransa alabilirler. Ancak bunlar dışında kalan Anadolu'nun paylaşımına ABD karşıdır; yani Rusya, İtalya ve Fransa Anadolu'dan toprak almamalıdır. Boğazlar Rusya'ya veya herhangi bir başka devlete verilmemeli, uluslararası güvenceler altında Türklere bırakılmalıdır."

Açalım:

1. Yeni Türkiye için istenen şey "güvenli bir hakimiyet"tir (a secure sovereignty). Bu, "bağımsızlık"tan hem daha fazla, hem daha az bir şeydir.

Daha fazla: çünkü herhangi bir hakimiyet değil, sağlam bir hakimiyet; güvenilir, kendini savunmaya muktedir bir devlet talep edilmektedir. Geçmiş yılların Osmanlı devleti gibi, dört bir yandan müdahaleye açık, istikrarsız bir yapı istenmemektedir. 1770'lerden beri dünyanın başına dert olan "hasta adam" dönemi kapanmalıdır.

Daha az: çünkü hükümranlık ve dış güvenlik prensipleri korunmak kaydiyle, gerekirse yeni Türkiye bir yabancı ülkenin koruması veya garantörlüğü altına konabilir. Avrupa devletlerinden birinin bu rolü üstlenmesi, ötekilerin kıskançlık ve müdahalelerine yol açacaktır. Dolayısıyla Avrupa dengelerinin dışında, örneğin ABD gibi bir ülke, Türkiye'nin koruyuculuğuna talip olabilir.

2. "Türk kısımlara" dahil olmadığı tartışmasız olarak bilinen yerler, Suriye, Filistin, Mezopotamya ve Arap Yarımadasıdır. Bu yerler "güvenli hakimiyet" sınırlarına dahil edilmemiştir. Buna karşılık Araplara bağımsızlık verilmesine ilişkin bir talep de yoktur. Orta Doğu'ya ilişkin İngiliz-Fransız anlaşmalarından ABD haberdardır. Bu devletlerin egemenliğinde, Araplara "özerk gelişme imkânı sağlayan" herhangi bir gevşek kontrol türüne (örneğin güdümlü bağımsızlık, himaye, manda, garantörlük, geçici yönetim, nüfuz bölgesi vb.) itiraz etmemektedir.

"Türk kısımlara" dahil olmadığına ilişkin iddialar bulunan kuzeydoğu vilayetlerinde Ermenilerin nüfus çoğunluğuna sahip olmadıklarını, ABD yönetimi pekala bilir. Metinde Ermenilere ilişkin herhangi bir bağlayıcı ifade kullanılmamış; tersine, nüfus ilkesi ön plana sürülmekle, gerekirse Ermenilere yönelik her türlü taahhütten kaçmak için açık kapı bırakılmıştır. Türkler ısrarlı davranırsa, plebisit (nüfus sayımı) yoluna başvurulabilir. Muhtemel "Ermenistan"ın statüsü de belirtilmemiştir. Bağımsızlık kadar, "uygar" bir devletin güdümünde yarı-bağımsızlık, hatta Türkiye'nin egemenliği altında özerklik opsiyonları da metinde verilen tanıma uyarlar.

Türk yönetimi altında bulunan "öbür uluslara" (Ermenilere, Kürtlere ve Rumlara) sağlanacak olan şey, "yaşam güvencesi ve kısıtsız gelişme imkânı"dır. Yani ABD, her türlü katliama ve ayrımcılığa karşıdır; azınlıklar için uygar birtakım güvenceler istemektedir. Ancak bunun, Türk devletinin "güvenli hakimiyetini" sarsmayacak şekilde olması gereklidir.

3. "Türk kısımlardan" Boğazlar ve kuzeydoğu Anadolu'nun gizli anlaşmalar uyarınca Rusya'ya, Kilikya ve içdoğu Anadolu'nun Fransa'ya; güneybatı Anadolu'nun İtalya'ya verildiği bilinmektedir. ABD bunlara karşıdır. Türk nüfusu olan bölgenin, bir bütün olarak korunmasını ve güvenli bir hükümranlığa kavuşturulmasını savunmaktadır.

*

Wilson ilkelerini, başkanın idealist muhayyelesinin ürünü sanmamak gerekir. Bildiri, savaştan sonra kurulacak olan yeni dünya düzenini tasarlamak amacıyla 1917'de New York'ta oluşturulmuş olan geniş kapsamlı bir soruşturma heyetinin çalışmalarının sonucudur. Heyetin koordinatörü ve Wilson'ın dış politika konularındaki baş temsilcisi Albay C. P. House'ın, 4 Ocak 1918 tarihli raporu, bildiri ile beraber okunmalıdır:

"Türk imparatorluğunun tebaası olan ulusları baskı ve sömürüden kurtarmak gerekir. Bu, Ermenistan için en azından özerklik; Filistin, Suriye, Irak ve Arabistan'ın ise uygar uluslarca himayesi demektir. Boğazlarda özgür ulaşımı sağlamak gerekir. Asıl Türkiye'ye karşı adil davranılmalıdır; ekonomik ve siyasi bağımlılıklarından kurtarılmalıdır. Almanya'ya olan savaş borçları silinmelidir [...] Türkiye'ye yeni bir yön sağlanabilir: toprakça küçülmüş ve yabancı ulusları sömürme yetkisi elinden alınmış olarak, çabalarını kendi halkının ihtiyaçları üzerinde toplamak." 4

İngiltere başbakanı Lloyd George'un 5 Ocak 1918'de İşçi Sendikaları Kongresi önünde deklare ettiği İngiliz savaş amaçları, Türkiye konusunda Wilson ile hemen hemen aynı görüşleri paylaşır:

"Türkiye'yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya'nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz [...] Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyle, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz. Ancak Arabistan, Ermenistan, Mezopotamya, Suriye ve Filistin'in ayrı ulusal statülerinin tanınmasını isteme hakları vardır. [...] Rusya'nın çökmüş olması bütün koşulları değiştirmiş olduğundan, önceden yapılmış olan anlaşmaların Müttefikler arasında özgürlükle tartışılmasına bir engel kalmamıştır." 5

Burada ifade edilen görüşlerle, 1923'te Lausanne'da varılacak olan nihai uzlaşma arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. 1918 yılının ilk günlerinde İngiltere ve ABD, adeta beş yıl sonra ulaşılacak olan statünün çerçevesini ilan etmişlerdir.

III. Mondros mütarekesi

31 Ekim 1918'de imzalanarak Osmanlı devleti ile İtilaf devletleri arasındaki savaşa son veren Mondros bırakışması, üç hususta dikkat çekicidir:

1. Mütarekede esas alınan Türkiye sınırları, 1923'te Türkiye Cumhuriyetinin topraklarını tanımlayacak olan sınırlardır. (Sadece Musul ve Hatay konusunda pürüzler vardır: savaşın son günlerinde el değiştiren bu yerlerin, mütareke anındaki durumu tartışmalıdır.) Bu suretle tanımlanan Türkiye arazisinin paylaşılması veya el değiştirmesinden sözedilmemiş, ancak bazı stratejik noktaların askeri işgal altına alınabileceği belirtilmiştir. 6

Sivas Kongresi beyannamesi ve Misak-ı Milli'de ulusal hedef olarak tayin edilen topraklar, Mondros mütareknamesine gönderme yapılarak tanımlanırlar. Yani Milli Mücadelenin iki temel belgesinde tanımlanmış olan askeri mücadele hedefi, Mondros sınırlarını korumaktan ibarettir.

Dikkat edilirse, savaşlarda normal olan durum bu değildir. Olağan koşullarda mütareke hattı, çatışma koşullarının empoze ettiği bir ateşkes hattından ibarettir; savaşı hemen izleyen günlerin teknik ayrıntısından başka bir şeyi ilgilendirmez. Örneğin aynı günlerde Almanya ve Avusturya cephelerinde kabul edilen bırakışma hattının, savaştan sonra kararlaştırılan siyasi sınırlarla bir ilgisi yoktur. (Almanya ve Avusturya bırakışmalarında da, Mondros'taki gibi, galip devletlere stratejik noktaları geçici süreyle işgal etme hakkı tanınmıştır.)

Kısaca söylemek gerekirse Mondros'ta askeri bir bırakışmanın ötesinde, siyasi bir çözümün ana hatları - en azından, sınırlara ilişkin yönleri - karara bağlanmış gibi gözükmektedir.

2. Mütareke hattı, Suriye cephesinde Arap-Türk etnik sınırıyla tamamen çakışır. Bu, fevkalade ilginç bir tesadüftür. Savaşı bu hatta sona erdirecek doğal bir engel, veya tam bu tarihte ateşkese yol açacak bağımsız bir gelişme yoktur. Türk tarafının mütareke talep ettiği 8 Ekim tarihinde cephe henüz Şam-Beyrut dolayındadır. Mütarekenin imzalandığı 31 Ekimde ise Türk cephesi tamamen dağılmıştır, ve İngilizlerin birkaç gün daha azmedip gizli antlaşmalarla Fransa'ya vermeyi taahhüt ettikleri bölgenin kuzey limitine (Külek Boğazı-Maraş hattına, hatta Sivas'a) varmaları işten bile değildir.

Eğer İngilizlerin hedefi, gizli anlaşmalarla tanımlanan paylaşım planını yürürlüğe koymak ise neden 31 Ekim'de ateşkesi kabul etmişlerdir? Ateşkesi kabul edecek iseler, neden daha önce kabul etmemişlerdir?

Bir başka ilginç husus, Suriye cephesinin mütarekeden önceki birbuçuk ay içinde inanılmaz bir hız ve kesinlikle çökmüş olmasıdır. Allenby kuvvetleri 19 Eylülde bugünkü Tel-Aviv yakınlarındaki Mecidiye'de hücuma geçmiş; hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadan Kuzey Filistin, Suriye ve Lübnan'ın tamamını işgal ederek Kilis-İskenderun hattında ateşkesi kabul etmişlerdir. Sanki savaş bitmeden Türk-Arap etnik sınırına ulaşmak için özel bir gayret gösterilmiştir.

3. İngiltere mütarekeyi Fransız müttefikini "atlatarak", tek başına imzalamıştır. 30 Ekimde durumun farkına varan Fransa sert bir nota ile İngiltere'nin tavrını protesto ederek mütareke görüşmelerine katılmayı talep etmişse de, çeşitli gerekçelerle bu talep geri çevrilmiştir. İlerki aylarda bu olay, Fransa ile İngiltere arasında sürtüşme konusu olacaktır.

İngiltere 1919'da neden düşman oldu?

Saydığımız faktörler, harbin son aylarında İngiltere'nin (ve uluslararası platformda yeni müttefiki olan ABD'nin) Türkiye'ye yönelik kapsamlı ve uzun vadeli bir barış arayışı içinde olduğunu düşündürürler. Suriye'nin kaybediliş biçimi ve Mondros mütarekesinin imzalanış tarzı gibi bazı olgular, bu arayışın belki de Türkiye'deki bazı etkin çevrelerle müzakere içinde yürütülmüş olabileceği ihtimalini akla getirir. Ne yazık ki böyle bir ihtimali doğrulayacak (veya yalanlayacak) kaynak araştırmaları, çağdaş Türk tarihçilerinin henüz ilgisini çekmemiştir. 7

Yukarıdaki gözlemleri pekiştirir nitelikte bir başka çarpıcı olgu, savaşın sona erdiği 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı aylık dönemde İngiltere'nin Türkiye'ye yönelik somut herhangi bir düşmanca adım atmamış olmasıdır. Oysa bu aylar, bir yandan Türkiye'nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere'nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu aylardır. Amaç eğer Türkiye'yi istila etmek, bölmek veya ezmekse, bu işin optimum zamanı mütarekeyi izleyen günlerdir. Eğer İngiltere düşmansa, düşmanlığını göstermek için neden altı ay beklemiştir?

1919 Mayısına doğru durum hızla değişecektir. Bu tarihten itibaren İngiltere Türkiye aleyhine seri halde düşmanca tedbirlere başvurur: Mayısın birinci haftasında Yunanlıların İzmir'i işgal etmelerine karar verilir; Samsun bölgesine İngiliz kuvvetleri çıkarılır, Güneydoğuda bazı Kürt aşiretleri ayaklanmaya teşvik edilir. Hemen o günlerde ilan edilmesi beklenen Türk barış antlaşması, Mayıs sonuna doğru belirsiz bir geleceğe ertelenir. Kafkasya'daki İngiliz işgal gücü, Kars-Ardahan-Batum bölgesinde kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvedilerek bu yerlerin Gürcistan ve Ermenistana terkini sağlar. Kısa bir süre sonra Kilikya'da Fransız işgaline yeşil ışık yakılır. Ortak yönleri Türkiye'yi "hırpalamak" diye özetlenebilecek olan bu tedbirler, 1920 baharında İstanbul'un resmen işgali ve Sèvres antlaşmasının ilanıyla zirve noktasına ulaşırlar.

Bu düşmanca politikanın mantığı nedir? Toprakça küçülmüş, bağımsızlığı bir ölçüde kısıtlanmış, ancak sağlam ve güvenilir bir Türkiye aracılığıyla bölgedeki İngiliz çıkarlarını güvenceye almak yerine, neden hırpalamak, cezalandırmak ve zayıflatmak yoluna gidilmiştir? Eğer böyle bir yola gidilecekse, müttefik askeri pozisyonunun altı ay öncesine oranla son derece zayıflamış olduğu bir zaman neden seçilmiştir?

Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere'nin Yakın Doğu'daki çıkarları arasında çeşitli kaynaklar şunları sayarlar:

1. Boğazlarda ticari ve askeri trafiğin serbestliğini garantilemek;

2. Rus yayılmasını önlemek ve Bolşevik ihtilalinin Yakın Doğu'daki etkilerini asgariye indirmek;

3. Irak, Musul, Hicaz ve Mısır üzerindeki egemenliğini pekiştirmek; Güney İran petrollerini kontrolünde tutmak;

4. Fransa'nın, Türklere yaklaşıp bölgede ayrıcalıklı bir konuma gelmesini önlemek; müttefikinin Suriye ve özellikle Kilikya'da güç kazanmasına engel olmak.

5. İngiliz imparatorluğunun müslüman nüfusu açısından sıkıntı kaynağı olan hilafet sorununu çözmek.

İkinci plandaki İngiliz kaygıları arasında, belki

6. Türkiye'nin İngiliz dış ticaretine açık kalmasını sağlamak;

7. Düyun-u umumiye çerçevesindeki İngiliz alacaklarını riske sokmamak; ve belki de,

8. İç kamuoyunu rencide etmemek için, Rum ve Ermenilere ihanet edildiği görüntüsünden kaçınmak sayılabilir.

Sayılan hedeflerden hiç birinin, Misak-ı Milli sınırları içinde bağımsız ve ulusal bir Türk devleti fikriyle çelişmediği açıktır. 1923'te elde edilen sonucun bu amaçlara tamı tamına uyduğu da açıkça görülmektedir. Buna karşılık İngiltere'nin 1919 Mayısından 1922 sonlarına kadar izlediği saldırgan politikayı bu amaçlarla bağdaştırmak, ilk bakışta güçtür.

Gözle görülen bu çelişkiye anlam verme çabası, Türk Milli direnişine ilişkin birçok yazarı, başbakan Lloyd George'u suçlamaya yöneltmiştir. Yaygın bir kanıyı Sabahattin Selek şöyle ifade eder:

"Gerçek İngiliz menfaatleriyle, Türkiye'ye karşı yürütülen politika Milli Mücadele devresinde çelişme halindedir. İngiltere'nin böyle bir yanlışlığa düşmesine Lloyd George sebep olmuştur. [...] Lloyd George, 1918-1922 yıllarında gerçeklere uymayan şahsi bir politika gütmüştür." 8

Lloyd George'un kişisel özellikleri, 9 İngiliz politikasında 1919 Mayısından itibaren belirginleşen Türk aleyhtarı tavrı ne derece etkilemiş olabilir? Acaba Lloyd George hükümeti, Türkiye'nin harp sonrasında değişen stratejik konumunu, şahsi saplantı ve önyargıları nedeniyle, kavramaktan aciz mi kalmıştır? İngiltere'nin Milli Mücadele sırasında Türkiye'ye karşı izlediği tutum, ne ölçüde şahıs faktörüne veya duygusal etkenlere bağlanabilir?

Biz, daha objektif ve akılcı birtakım değerlendirmelerin Lloyd George hükümetinin tutumunda rol oynamış olabileceği kanısındayız. Bu kanıyı, izleyen bölümlerde temellendirmeye çalışacağız.

Notlar

1. Cemil Koçak, Atatürk'ün son yıllarında İngiltere'yle girişilen stratejik yakınlaşmayı şöyle özetliyor:

"1936 yılından sonra İngiltere'ye askeri amaçla siparişler verilmeye başlandı. İngiltere'ye Boğazlar bölgesinde deniz tahkimatı kurma, Türk askeri üslerinden yararlanma, İzmir, İstanbul ve Trabzon limanlarını modernleştirme, Türk topraklarında savaş gemileri ve hava alanları inşa etme izni verildi. Ekonomik alanda ise, 1936'da İngiliz Brassert firması ile Karabük Demir Çelik Kombinası inşaatı konusunda sözleşme yapıldı. Bu sipariş, Alman Krupp firmasının daha elverişli koşullarda rekabetine karşı gerçekleşti. [...] 1938 yılında 16 milyon sterlin değerindeki İngiliz kredisi (27.5.1938 tarihli Londra Antlaşması) açıldı. Bunun 6 milyon sterlini askeri kullanıma ayrıldı." (Koçak, Türkiye'de Milli Şef Dönemi, s. 83)

2. Bak. M.S. Anderson, The Eastern Question (McMillan 1966), s. 339-347; Shaw & Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey (Cambridge University Press 1977), c. 2, s. 320-322; Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar (İletişim 1994), s. 141-155

3. Grey'in "menfur ve zararlı, ancak zorunlu anlaşmalar" deyimiyle anlattığı şeyi Y. Hikmet Bayur (Türk İnkılabı Tarihi, c. III/4, s. 2) Türkiye'ye yönelik bir vicdan muhasebesi olarak algılıyor. Oysa dönemin emperyalist mantığında, Türkiye "harcanıyor" diye kimsenin uykusunun kaçacağını farzetmek güçtür. Grey'in kastettiği, daha ziyade, Rusya ve Fransa'ya yalan konuşmuş olmanın huzursuzluğu olmalıdır.

4. Bayur, a.g.e. c. III/4, s. 615.

5. Bayur, a.g.e. c. III/4, s. 620-621.

6. Mondros mütarekesi, Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki hisarların (madde I), Toros geçidinin (X) ve Batum'un (XV) işgalini, telefon ve telgraf santralleri (XII) ile tüm demiryollarının (XV) müttefik denetiminde bulunmasını öngörür. Madde VII uyarınca "müttefikler güvenliklerini tehdit eder nitelikte herhangi bir olayın ortaya çıkması halinde stratejik noktaları işgal etme hakkına sahiptir." Bu maddeler, aynı günlerde imzalanan Alman, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan mütarekeleriyle tam bir benzerlik arzeder.

Önemli bir fark sadece madde XXIV'de görülür: "Altı Ermeni vilayetinde düzensizlik başgöstermesi halinde, müttefikler bunların herhangi bir bölümünü işgal etme hakkını saklı tutarlar."

7. Savaşın son aylarında Türkiye ile İtilaf devletleri arasında ayrı bir barışa yönelik bir dizi gizli girişim olduğu anlaşılmaktadır. Görüşmelerin, İttihat ve Terakki hükümetinin (ya da en azından, hükümetin Enverci kanadının) bilgisi dışında yürütülmüş olması muhtemeldir. İttihat ve Terakki içindeki Alman-karşıtı kanat (belki Cavit Bey), Suriye kumandanı Cemal Paşa, bir ihtimalle 1916'da "intihar edilen" veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, bu çerçevede adı anılan kişiler arasındadır.

Öteden beri Alman ittifakına (ve Enver'e) karşı olduğu bilinen Mustafa Kemal Paşa bu girişimlerde rol oynamış mıdır? 1918 yazında - görünürde tedavi amacıyla - Viyana'ya gidişinin, İngiltere veliahdının çok gizli barış görüşmeleri için aynı kentte bulunduğu günlere denk gelmesi tesadüf müdür? 1918 Ağustosunda neden (dokuz ay önce şaibeli bir şekilde istifa ettiği) Suriye cephesine komutan atanmış ve neden cepheye varır varmaz Alman komuta heyetiyle çatışmıştır? Suriye'nin kaybında "danışıklı döğüş" var mıdır?

8. Selek, Anadolu İhtilali (İstanbul 1966), s. 58.

9. David Lloyd George İngiliz siyasi tarihinde istisnai bir yere sahiptir. Ülkenin işçi sınıfı kökenli ilk başbakanıdır. Radikal bir reformcu ve sürükleyici bir hatiptir. Aristokrasiye karşı bir çeşit kan davası gütmüş, Lordlar Kamarasının etkisizleşmesinde kilit rolü oynamıştır. Gladstone'un müridi olarak, "mazlum halklar" ve "ezilen uluslar" davalarının savunucusu olmuş; İrlanda'ya bağımsızlık verilmesini sağlamıştır. Aslen Gallidir; yani kendi ülkesinde bir azınlık toplumu mensubudur. Low church geleneğinde inançlı bir Hıristiyandır. Yunan ulusuna, yahut en azından Venizelos'a karşı kişisel hayranlık beslemiştir. Bu faktörler, Türkiye'ye karşı olumsuz yaklaşımında rol oynamış olabilir.

Aynı zamanda, eşsiz bir entrikacı olarak ün yapmıştır. 1917'de kendi partisine ihanet ederek, öteden beri baş düşmanı olan Muhafazakâr Partiyle koalisyon kuracak kadar kıvrak; büyük savaşta ortağı olan Fransa'yı savaştan sonra zayıflatmak için Almanya'ya yaklaşacak kadar duygusallıktan uzak bir politikacıdır. Bu usta siyaset adamının, Türkiye konusunda izlediği politikanın sonuçlarını düşünemeyecek kadar duygularına yenildiğini kabul etmek inandırıcı gözükmüyor.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53