Orta Asya ırkçılığı, Atatürk milliyetçiliğinden sapma mıdır?

Atatürkçülüğü yozlaştırma yarışı günden güne hızlanıyor, biliyoruz. Ama bu kadarını kimse ummazdı: Atatürk Türkçü, Turancı olsun, Toplumcu-Türkçülere bayrak kabul edilsin! Neler oluyor neler! Ortalık boş sanılıyor, biraz da ondan... (Oktay Akbal, Cumhuriyet 17.8.1986)

1929'dan önce Kemalist hareketin resmi söyleminde "Orta Asya kökenli Türk ırkı" kavramına rastlanmaz: 1930'dan sonra bu kavram, Atatürk'ün başlıca ideolojik tutkularından biri haline gelir. Yaşamının son sekiz yılı boyunca Gazi'nin düşünsel etkinliklerinin çok büyük bir kısmı, Orta Asya'dan dünyaya yayılan Türk ırkının üstün haslet ve meziyetlerini kanıtlamaya hasredilir.

Bu son derece ilginç dönüşüm üzerinde gereken önem ve ciddiyetle durulmamış olması, kanımızca, iki yanlış inanıştan kaynaklanmaktadır.

Birinci inanışa göre 1930'lar ırkçılığı, cumhuriyetin ana çizgisinden geçici bir sapmadır. Kısmen Gazi'nin gemlenmez kişiliğinin, kısmen o dönemde Avrupa'dan yayılan fikir akımlarının bir yansımasıdır. İlk baştan beri Kemalist harekete yön veren Türk milliyetçiliğinin, belki biraz abartılı, hatta belki deforme bir ifadesidir; fakat ana çizgiyi değiştirmemiştir. Aşırı unsurları zaten bir süre sonra usulca terkedilecektir.

İkinci inanışa göre Türklerin Orta Asya kökenli olduğu, aksi zaten iddia edilemeyecek bir tarihi vakıadır. Atatürk'ün yaptığı, öteden beri bilinen bir tarihi gerçeğe parmak basmaktan ibarettir.

Birinci görüşü bu soruda, ikincisini bir sonraki soruda ele alacağız. Bu görüşlerin neden yanlış olduğunu kavramak, bir bakıma, "Atatürk milliyetçiliğine" dayalı cumhuriyetin neden başarısız kalmış olduğunu anlamakla eşdeğerdir.

Neden saptılar?

1930 dönemeci nasıl açıklanabilir? Ya da: 1923-24'te ilan edilen cumhuriyetçi ve laik ulus kimliğinin, Cumhuriyet ideolojisine tek başına hakim olamayışının nedeni nedir? Aradan daha yedi yıl geçmeden, niçin yeni ideolojik arayışlara girmek ihtiyacı hissedilmiştir? Yetmiş yıl sonra, bugün, hayalperest bir devletçi-idealist zümre dışında Türkiye'de kimsenin cumhuriyetçi ulus tanımını fazla ciddiye almayışı nedendir? Bu zümrenin, 1923'ün bakir ideallerini canlandırma hayali, türlü zorlamalara rağmen niçin kırk yıldır gerçekleşememektedir? Kemalizmin 1923 ideallerine indirgenebileceğine inananlar, nerede yanılıyorlar?

Bu sorulara, iki ayrı hipotezle cevap vermeye çalışacağız.

I. İdeolojik faktör: Cumhuriyet idealinin krizi

Yeni ulusal kimliğinin esası olarak sunulan Kemalist cumhuriyet fikri, birleştirici bir ideal olarak zayıftır. Israrlı propagandaya rağmen "tutmamıştır". Tutmadığı, üç-beş yıl içinde anlaşılmıştır.

Ulus fikrinin temeli, bir devletin vatandaşları arasında bir kardeşlik ve dayanışma duygusu yaratmak; ülkeyi yöneten devletin "iyi" ve "bizim" olduğu kanısını yerleştirmektir. Oysa,

a. 1923-24'te tanımlanan cumhuriyet ülküsü, yerini almaya çalıştığı "müslümanlık" fikrinin şümulüne, duygusal sıcaklığına ve siyasi esnekliğine sahip değildir.

Şümulüne sahip değildir: çünkü toplumsal ve bireysel yaşamın her vechesini kucaklama iddiasındaki İslamiyetin aksine, cumhuriyet fikri halkın büyük çoğunluğunun gerçek yaşamına yabancı, soyut bir kavramdır. Yirmiüç Nisan ve Yirmidokuz Ekim törenleri dışında, halkın yaşamında gerçek bir anlam ifade etmez.

Duygusal sıcaklığına sahip değildir: çünkü toplumun yüzyıllardan beri "bizim" saymaya alıştığı İslamiyetin aksine, cumhuriyet "birilerinin" tasarlayıp yürürlüğe koyduğu bir projedir. Toplumsal bünyeye eski bir pijama gibi oturan İslamiyetin aksine, cumhuriyetin simgeleri şapka ve kravattır. İmam, halktan biridir; cumhuriyet fikrinin misyoneri olan öğretmen, köye dışarıdan gelir.

Siyasi esnekliğine sahip değildir: çünkü ünlü tabiriyle "herkesin ve hiç kimsenin" olan, dolayısıyla hiç kimseyi kolay kolay dışlayamayacak olan İslamiyetin aksine, cumhuriyet, son derece katı sınırları olan bir siyasi tercihle özdeştir.

İslamiyet için hayatını seve seve feda edecek insanlar vardır; oysa 1920'lerin sonunda, rejim ileri gelenleri dışında kimsenin Kemalist cumhuriyet için hayatını isteyerek feda edeceğini düşünemeyiz. 1922'de, evet, Mustafa Kemal Paşa Türk halkı arasında son derece popülerdir: ama bu popülerliğin temeli, "İslam milleti" adına Ruma, Ermeniye ve Hıristiyan Batı'ya cidal etmiş olmasıdır. Bu temel, 1924 ve 1925 yıllarında tahrip edilmiştir. Halifeyi kovduğu, tarikat ve türbelere savaş açtığı, "gâvur" başlığı ile yazısını empoze ettiği noktada Gazi'nin popülerliğini koruyabilmiş olduğu çok şüphelidir. Açıkça karşı tavır almayanların bile, Anadolu insanına özgü "bekle gör" tavrına girmiş olduğunu düşünmek, gerçekçilikten uzak olmaz.

b. Cumhuriyet ülküsü, İslamiyetin avantajlarına sahip olmadığı gibi, "sosyalist devrim" fikrinin sürükleyiciliğine, veya Amerikan cumhuriyetinin temelini oluşturan "özgürlük" fikrinin teorik zenginliğine de sahip değildir. Ahlak ve ahiret düşüncesinin insani sıcaklığına yabancı olduğu gibi, özgürlük düşüncesinin yüceltici ufkundan, ya da mutlak eşitlik düşüncesinin vahşi cazibesinden de mahrumdur. Belli bir insan grubunun temelsiz ve nedensiz bir şekilde yüceltilmesine dayanan ulus düşüncesi, çorak ve bencil bir kavramdır.

Mantıken içi boştur: "ulus"u, "ulus ülküsüne sahip olmak" ile tanımlayan bir teori, döngüsel (self-referential) bir akılyürütmeye dayanır. Ulus ülküsüne niçin, hangi mutlak insani değer veya içgüdü nedeniyle sahip olunması gerektiğine ilişkin bir şey söylemez.

Evet, "istiklal", "düşmanı denize dökmek", "şehit kanıyla sulanmış topraklar" gibi kavramlar, ulus düşüncesine önemli bir duygusal boyut katarlar. Fakat bu boyutun temeli, dindir. Milli mücadele, din bazında verilmiştir. Sözgelimi İzmir'i işgal eden Rum değil de bir müslüman Çerkes çetesi veya Makedonya Türkleri olsa, düşman sayılacakları pek kuşkuludur; hatta İttihatçı zulmüne karşı, kurtarıcı olarak karşılanmaları bile olasıdır. Dolayısıyla din unsuru reddedildiği anda, Milli Mücadele geçmişiyle yeni Türk Cumhuriyetinin ulusal ülküsü arasında bağ kurmak çok zorlaşacaktır.

c. İçi boşalmış, ahlaki ve teorik bir jüstifikasyona dayanmayan ulus düşüncesinin uygulamadaki tek faydası, devlet hakimiyetinin yabancılara değil, o ulustan olan insanlara ait olduğu düşüncesine zemin sağlamasıdır.

"Biz müslümanız, Kitaba göre yönetilmeliyiz" veya "biz Sovyet halkıyız, sosyalistçe; biz Amerikalıyız, özgürce... yönetilmeliyiz" formülünün Türkiye'deki karşılığı, "biz Türküz, Türklerce yönetilmeliyiz" iddiasıdır. Aradaki farka dikkat edilmelidir: Savunulan şey, ne kadar muğlak olursa olsun bir fikir veya prensip değil, bir kadrodur. "Türklerce" deyiminin yerine konabilecek bir teorik, ahlaki, ideolojik kavram yoktur. "Türk" olmak, devleti yönetme (ve ekonomik kaynaklara sahip olma) iddiasının gerekli ve yeterli koşuludur. Dolayısıyla devlet yönetimine (ve ekonomik güce) talip olanlar dışında, "Türk" kavramının kimseyi cezbedebilecek, heyecanlandıracak bir özelliği yoktur.

Cumhuriyetçi tanımın Türk devlet eliti arasında kazandığı popülerliği sanırız bu olgu yeterince açıklamaktadır.

d. Kemalist cumhuriyetin kilit unsuru olan kişi yüceltmesi, yaygın varsayımın aksine, Anadolu ve Rumeli halkının geleneklerine aykırıdır. Eski RP milletvekili Hasan Mezarcı'nın veciz bir şekilde işaret ettiği üzere, bu halkın bir kısmı, atasının kimliğiyle oynanmasından hoşnut değildir.

e. Ulusal ülkünün zorunlu ögesi olarak sunulan dil meselesi, umulandan çok daha büyük bir direnişle karşılaşmıştır. Hıristiyan ulusların dilini paylaşan Balkan göçmenleri (Giritliler, Boşnaklar, Pomaklar) ve 1920'de zaten dillerini kaybetme sürecine girmiş olan Çerkesler dışında hiç kimse, Devlet öyle istedi diye anadillerini değiştirme gereği duymamışlardır. Özellikle Kürtler, dil değiştirme talebini "gâvura reva görülen" bir eziyet kabul ederek tepki göstermişlerdir.

Bu tepkilerin nedenini, yapılan talebin mantıksızlığında aramamak gerekir. Dil değiştirmek, sanıldığı kadar zor bir iş değildir. Amerikan ulusal kimliğinin temel taleplerinden biri de İngilizcenin anadil olarak benimsenmesidir, ve ikiyüz yılda yüz milyonu aşkın insan, herhangi bir ciddi baskıya uğramaksızın bu talebi gönül rahatlığıyla kabul etmiştir. Cumhuriyet Türkiyesinde çeşitli baskılara rağmen kuşaklardan beri anadillerini korumakta ısrar eden birçok Ermeni ve Rum aile, ABD'ye göçtükten birkaç yıl sonra evlerinde İngilizce konuşmaya başlamışlardır. Üstelik bu olgu, kültürel sempati veya antipatiyle de açıklanamaz; çünkü bu ailelerin çoğu, yaşam tarzı ve kültürel duyarlık itibariyle Amerikalıdan çok Türke yakındır.

Sorun, daha çok, halkı dil değiştirmeye icbar eden siyasi idealin zayıflığındadır. Türkleşmek için, "Türk olmak iyidir" dışında herhangi bir argüman, herhangi bir evrensel değer ve ideal sunulmamıştır. İçi boş bir propaganda ve kaba bir tehdit, asimilasyon için yeterli olacak sanılmıştır.

1920'ler krizi

1924 sonlarından 1930'a değin ülkenin hemen her bucağını saran isyan ve direniş dalgası, burada özetlenen ideolojik başarısızlık çerçevesinde ele alınmalıdır. Direnişin sayısal boyutları hakkında herhangi bir fikir edinmek güçtür. Rejime aktif olarak karşı koyan kesimler sayıca mutlaka azınlıktırlar; ancak her halükârda, Kemalist kadroyu hazırlıksız yakalayan ve "panik" denebilecek tepkilere sürükleyen bir karşı koyma olduğu muhakkaktır.

Direnişin odaklaştığı iki platformdan birincisi, kendilerini öncelikle "Türk" değil "müslüman" sayan insanların, bu kimliğin simgesi haline gelen şapka konusu üzerinde yoğunlaştırdıkları inatçı ve eylemli protestodur. Türkiye'nin her yanında onbinleri aşkın insan 1925'i izleyen yıllarda "şapka" uğruna ölümü göze almışlar; birçokları ise (bu arada mahalli etkinliğe sahip seçkinlerin birçoğu) şapka kullanmaktansa evlerine kapanmayı tercih etmişlerdir.

Devletin varlığı açısından daha tehlikeli olan, kendini "Kürt" sayan insanların, 1925 ve 1930 yıllarında patlak veren, ve onyıllar boyunca tam olarak bastırılamayan ayaklanmasıdır. Dikkat edilirse Kürtlerin, prensip olarak, bağımsız bir ulus olma talebi yoktur. Fakat "İslamlık" temelinde Türklerle sürdürmeye pekala razı oldukları siyasi beraberliği, "Türklük" temelinde yeniden tanımlamayı kabul etmemişlerdir.

İşte bu çift yönlü tehlike karşısında, 1930'a doğru, Kemalist rejimin yeni bir ulusal kimlik arayışına girmesi doğal karşılanmalıdır.

Laik-cumhuriyetçi kimlikten "İslamiyet" seçeneğine geri dönmek, devleti yönetenlerin iktidarını - ve bu aşamada büyük ihtimalle hayatını - tehlikeye sokacağı için, geçerli çözüm değildir. Buna karşılık Türklerin biyolojik anlamda bir tek soy ve bir tek aile olduğu görüşüne dayanan ırk teorisi, cumhuriyetle birlikte tehlikeye giren ulusal kardeşlik ve dayanışma duygusunu yeniden tesis etmenin yolu olabilir.

Üstelik bu yol, ülke nüfusunun sayıca en büyük, ekonomik ve siyasi açılardan en güçlü kesimini, Kürt tehlikesine karşı birleştirmek yönünden de yarar sağlayabilecektir.

II. Siyasi faktör: Türk Ocakları

Türk ırkçılığı 1930'da doğmuş bir fikir değildir: Türkiye'de en az 1912'den beri etkin bir örgütsel varlığa sahip bir siyasi akımdır. Bu akımın mensupları, 1930'da Orta Asya teorisinin reisicumhur tarafından benimsenmesi ile birlikte Tek Parti rejimi içinde iktidara tırmanmışlar, daha doğrusu iktidardaki paylarını büyütmüşlerdir. 1944'te ırkçı tezden vazgeçme teşebbüsü, yine aynı kadroya yönelik bir tasfiye hareketiyle birlikte gündeme gelecektir. Demek ki işin içinde, birtakım siyasi-ideolojik kaygılardan öte, somut bir iktidar kavgası da bulunmaktadır.

Yakın dönem Türk tarihçilerinin genellikle gözden kaçırdıkları bu boyutu hesaba almadan, 1930 olayının gereği gibi anlaşılabileceğini sanmıyoruz.

a. Türk ırkçılığı ya da kısaca Türkçülük, bilindiği gibi, yüzyıl başlarında Rusya müslümanlarının ulusal uyanış hareketi çerçevesinde biçimlenmiş; 1905 Rus devriminin başarısızlığa uğraması üzerine Türkiye'ye sığınan bir dizi Tatar ve Azeri aydın aracılığıyla burada yankı bulmuştur. Yusuf Akçora, Ahmet Ağaoğlu, Sadri Maksudi Arsal, Mehmet Emin Resulzade, Ali Hüseyinzade Turan, Zeki Velidi Togan sözkonusu aydınların başlıcalarıdır. Türkiye Türkçüleri 1910'dan itibaren Türk Yurdu dergisini çıkarmışlar, 1911 veya 1912'de Türk Ocakları (TO) bünyesinde örgütlenmişlerdir.

Hareketin temel iddiası, Türkçe konuşan Türkiye halkının, Orta Asya, Kafkasya, Kırım ve Tataristan'ın çeşitli Turani diller konuşan halklarıyla soydaş olduğu tezidir. İki unsurun siyasi birliği ideali, yani Turancılık, Türkçülerin siyasi ufkunu belirleyen ülküdür. Değişen koşullar gereği gerçi Turan ülküsü zaman zaman "yakınlaşmış" veya "uzaklaşmış", fakat belirleyici niteliğini asla yitirmemiştir. Cumhuriyet dönemi Türkçülüğünün temel dokümanı olan Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları risalesi (yayınlanış tarihi 1923), genellikle sanılanın aksine, Turan idealini reddetmez; ancak uzak geleceğe ertelediği bu hayalin yaşamsal önemdeki ön adımı olarak, Türkiye devletinin kurulması ve güçlenmesi davasını vurgular.

Türkçülük akımı 1912-13'ten itibaren İttihat ve Terakki cemiyeti dahilinde yaygın destek bulmuş, Enver Paşa'nın 1914 ve 1918'deki Kafkasya seferlerine (ve 1920'deki talihsiz Türkistan macerasına) ideolojik zemin oluşturmuştur.

b. Milli Mücadele öncesinde varolup, 1923-24'ten sonra Türkiye'de yaşamasına izin verilen siyasi ve sosyal nitelikli tek örgüt, Türk Ocaklarıdır. Gerçi 1923'ten itibaren TO görünürde kendini edebi ve kültürel faaliyetlerle sınırlamıştır. Fakat temsil ettiği ideolojinin potansiyel siyasi anlamı açıktır. Hemen her il merkezi ile birçok ilçede kurulu olan ocaklar, o yıllarda henüz gerçek bir taban örgütü kuramamış olan CHP'ye oranla daha yaygın ve köklü bir örgütlenmeyi temsil etmektedir. Bu örgütlenme, masonik cemiyetleri andıran bir "hücre" yapısına, inisiyasyon ve yemin törenlerine sahiptir; üyelerine askeri eğitim verdiği söylenmektedir.1 Bir başka deyimle yapısı, "gizli" siyasi amaçlar gütmeye elverişlidir. TO kadrosu gerçi birçok yerde CHP ile çakışır; fakat temsil ettiği ideolojik platform partininkinden ayrıdır, ya da en azından farklı vurgulara sahiptir.

Böyle bir kuruluşun, kendi siyasi tekeli dışında kalan her türlü örgütlenmeye karşı tahammülsüzlüğüyle tanınan Cumhuriyet rejimi altında sekiz yıl varlığını sürdürmüş olması, tesadüfle açıklanamayacak kadar ilginç bir olaydır. Ya TO, rejimin başedemeyeceği kadar güçlüdür. Ya da rejim, kendi partisi yanında TO'nın bir çeşit yedek güç veya "ikinci kol" olarak korunmasında fayda görmüştür.

Mustafa Kemal'in öğrencilik yıllarında ve meşrutiyet döneminde Türkçü hareketle sahip olduğu girift kişisel ilişkiler, daha çok ikinci ihtimale hak verir niteliktedir (söylemeye gerek yok ki bu ilişkiler, Cumhuriyet dönemi tarihçi ve biyografyacılarının ilgisini çekmemiştir). Milli Mücadele yıllarının bazı karanlık olayları, örneğin Lausanne konferansına çift murahhas gönderilmesi gibi meseleler de aynı yöne işaret etmektedir. Gazi'nin, yeni Türk devletinin niteliği ve ideolojisine ilişkin temel önemdeki söylevlerinin birçoğu, TO şubeleri önünde ve TO liderlerine hitaben söylenmiştir: Söylev ve Demeçler'de yer alan 1923-1931 dönemine ait söylevlerin 12'si TO'na, 5'i (C)HF örgütüne hitap ederler.

c. Türk tarih tezinin oluşum süreci ile TO örgütü arasındaki organik ilişki dikkat çekicidir. Gazi'nin 1929-30 kışında ortaya attığı Türk tarih tezini geliştirme ve kitaplaştırma görevi, Gazi'nin emriyle TO bünyesinde kurulan Türk Tarihini Tetkik Encümeni'ne verilmiştir. Türk Tarihinin Ana Hatları kitabını yayınlayan ve 1932 Tarih Kongresini hazırlayan, bu heyettir. 1931'de TO örgütü Gazi'nin emriyle kendini feshedip CHP'ye katıldığında, bu encümen, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti adı altında bağımsız bir tüzel kişiliğe kavuşturulacaktır. Daha sonra Türk Tarih Kurumu adını alan kuruluş budur. Encümen, Cemiyet ve Kurum kimlikleri altında, kilit yönetim kadrosu değişmemiştir.

TO'nun 1931'de feshedilip CHP'ye katılmasındaki amaç, acaba genelde varsayıldığı gibi TO'nı tasfiye etmek midir, yoksa tam tersine, partiyi TO aracılığıyla ele geçirme veya TO güdümüne sokmaya yönelik bir teşebbüs mü sözkonusudur?

Bu sorunun bir tek doğru cevabı olduğunu sanıyorum. 1930 yılından itibaren sivrilerek, en az 1936'ya kadar Türk siyasetine ve rejimin ideolojik kadrosuna hakim olan isimlerin tümü TO kökenli kişilerdir. Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt, Dr. Reşit Galip, Samih Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Yusuf Akçura, Yusuf Ziya Özer, Fuat Köprülü, Şemsettin Günaltay, Şükrü Saraçoğlu, Vasıf Çınar ve başkaları bu meyanda sayılabilir. Dolayısıyla 1930'u izleyen yıllarda TO üst kadrosunun, "tasfiye edilmek" şöyle dursun, Tek Parti rejimi içinde iktidar payını artırdığını kabul etmek zorundayız.

TO taban örgütü de 1931'de dağıtılmış değildir: aynı örgüt, "Halkevleri" adı altında, CHP'nin taban teşkilatına dönüştürülmüştür. CHP içinde Halkevlerinden sorumlu büronun başkanlığına atanan kişi ise, 1912'den beri TO'nın önde gelen örgütçülerinden biri olan Dr. Reşit Galip'tir. Amaç eğer TO taban teşkilatını tasfiye ise, bu atamayı anlamak mümkün değildir.

Olay, "aynı cinsten olan kuvvetlerin birleşmesi" olayı da değildir. TO'nun partiye katılmasından birkaç gün önce reisicumhur tarafından görevinden alınan CHP genel sekreteri Saffet Arıkan, TO'na muhalefetiyle tanınan bir isimdir; yerine, 1931-36 arasında rejimin "üçüncü (kimilerine göre ikinci) adamı" olacak olan Peker getirilmiştir. Daha ilginci, burada saydığımız TO'lı isimlerin, reisicumhurun yakın çevresinde, başvekil İnönü'ye antipatisi - hatta kişisel düşmanlığı - ile tanınan bir hizip oluşturmuş olmalarıdır. Türkçü akım ile İnönü arasında 1944'ten sonra su yüzüne çıkacak olan kan davasının kökenleri daha bu yıllara, hatta belki daha öncelere dayanmaktadır.

d. Görünen odur ki Gazi, 1925'ten beri İnönü'nün hakimiyetinde bulunan parti grubuna karşı 1930'dan itibaren Türkçü ve "ocaklı" bir hizbi ön plana sürmüştür. Bu hamlenin mantığı ne olabilir?

Çıplak bir iktidar mücadelesi, veya İnönü'yü zayıflatmaya yönelik bir "böl ve yönet" çabası mı sözkonusudur? Yoksa, yukarıda değindiğimiz ideolojik çıkmazın zorunlu kıldığı siyasi söylem değişikliğine paralel olarak, taze siyasi kadrolara mı gerek duyulmuştur?

TO'nın 1923-31 arasında "yedekte" bekletilme gerekçesi nedir? Bunu, muhtemel bir siyaset değişikliğinde işe yarayabilecek güçleri el altında tutmak anlamında, bir çeşit siyasi oportünizmle açıklayabilir miyiz? Yoksa Nazi mantığıyla, sessiz ve derinden iktidara hazırlanan - hazırlatılan - bir hareket mi sözkonusudur?

Bu hareketin 1930'larda partiyi tam anlamıyla ele geçirememiş, İnönü'yü bertaraf edememiş, Çankaya'dan bağımsız bir siyasi kimliğe kavuşamamış olması nasıl açıklanabilir? Bilinçli bir "dengele ve denetle" politikası izlenmiş, "Ocaklılar" Çankaya tarafından bir elle kışkırtılıp bir elle dizginlenmişler midir? Yoksa partiyi ele geçirme teşebbüsü, elde olmayan - ve bilmediğimiz - nedenlerle başarısızlığa mı uğramıştır? 1936'da Peker'in devrilmesi, hangi iç veya dış siyasi koşulların ürünüdür?

Konuya ilişkin ayrıntılı araştırmaların yokluğunda, bu soruları şimdilik sadece sormakla yetiniyoruz.

Notlar

1. Bak. Tunçay, s. 298.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53