Atatürk milliyetçiliği, din, dil ve ırk unsurlarını dışlar mı?

Ancak Kemalist ulusçuluk anlayışı "şoven" bir ulusçuluk olmadığı gibi, dil, ırk ya da din temellerine dayanan bir ulusçuluk da değildir. Kemalist ulusçuluk anlayışı toprak temeline dayanan bir ulusçuluktur. "Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan ve kendini Türk sayan tüm vatandaşları" dili, dini, ırkı ne olursa olsun sarmalar ve aynı kültür potası içinde eritmeye çabalar. [...] Etiler, Sümerler vb. gibi Anadolu'da yaşamış olan tüm uygarlıklara sahip çıkma çabaları vs. hep bu "ulusçuluk" anlayışı çerçevesinde değerlendirilmelidir. (Prof. Dr. Toktamış Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, İstanbul 1994, s. 61-62) "Atatürk milliyetçiliğinde kesinlikle Türkiye toprağıyla sınırlı bir milliyetçilik sözkonusudur ve bunun tek odak noktası yalnızca "ortak kültür" ölçütüyle tanımlanabilen Türk Ulusu kavramıdır. [...] Avrupa'nın ırkçı rejimlerden çok etkilendiği bir dönemde Atatürk milliyetçiliği kesinlikle ırkçı olmamıştır." (Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, s. 234-237)

"Atatürk milliyetçiliği" kavramına eleştirisiz bir bakış, bu düşüncenin bizzat cumhuriyetin kurucusunun zihninde ve pratiğinde geçirmiş olduğu aşamaları gözden kaçırmamıza neden olabilir. Oysa 1919 ile 1938 arasında Atatürk'ün, "Türk" ve "Türk milleti" terimlerine en az üç ayrı anlam yüklemiş olduğu görülüyor. Her üç anlam, farklı oran ve vurgularla da olsa, cumhuriyetin resmi anlayışında yer edinmiştir. Titiz bir analitik yaklaşımın yokluğunda, üç tanım, içinden çıkılmaz bir kavram kargaşası halinde içiçe geçmekte, mantıklı bir değerlendirme hemen hemen imkânsızlaşmaktadır.

Atatürk'ün siyasi kariyerinin üç ayrı aşamasında söylemine hakim olan "Türk" tanımlarını şöyle özetleyebiliriz:

1. Dinî (İslami) tanım: "Anadolu ve Rumeli'nin müslüman ahalisi Türktür"

2. Siyasi (cumhuriyetçi) tanım: "TC vatandaşı olup Türk dilini, kültürünü ve ulusal ülküsünü benimseyen herkes Türktür"

3. Etnik (ırkçı) tanım: "Orta Asya'nın otokton ahalisi Türktür"

Birinci tanım, 1919-22 yıllarında sürdürülen Milli Mücadelenin hareket noktası ve ideolojik dayanağıdır. İkinci tanım 1923'te cumhuriyetin ilanı veya 1924 başında İslamiyetin resmi statüsünün lağvıyla gündeme gelir ve birincisinden kesin bir kopuşu simgeler. Üçüncü tanımın gelişimi daha problematiktir: ırkçı görüşün ipuçları cumhuriyetin ilk kurulduğu günlerden beri yer yer hissedilirse de, bunlar ancak 1929-30 kışında Gazi'nin kendini adadığı tarih çalışmalarında netleşir; 1932 Tarih Kongresinde ırkçı tez resmen ilan edilir. Bu tarihten sonra da, ırkçı ve cumhuriyetçi tanımları bağdaştırma çabaları sürer: Türk Tarih ve Dil teorileri, bir bakıma, bu zoraki sentez çabasının bir ifadesi olarak kabul edilebilirler.

Üç tanım arasındaki mantıki ayrım gayet belirgindir. Günümüzde "Atatürk milliyetçiliği" fikrinin bunlardan sadece ikincisiyle - cumhuriyetçi tanımla - özdeşleştirilmesinin nedenleri ise, 1938-sonrası Türk siyasi düşünce tarihiyle ilgili ayrı bir çalışmanın konusu olmak durumundadır.

I. DİNÎ TANIM

Milli Mücadelenin öznesi olan "millet", Anadolu ve Rumeli'nin müslüman ahalisidir. Milli Mücadelenin manifestosu niteliğinde olan Misak-ı Milli beyannamesi, hiçbir şekilde bölünemeyecek olan "millî" araziyi, Arap toprakları hariç tutulmak kaydıyla "Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam" diye tanımlar. Misak-ı Milli'de "Türk" deyimi geçmez.

Milli Mücadelenin örgütsel çatısını tanımlayan Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesinin "millet" tanımı da bunun gibidir. Örgütün temsil etmek iddiasında bulunduğu millet, Mondros mütarekesi hudutları dışında kalan Araplar hariç bulunmak üzere, "yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve hiss-i fedakarî ile meşhun [...] bilcümle anasır-ı İslamiye"dir."Nizamnamenin teşkilata ilişkin maddesine göre, "bilumum İslam vatandaşlar cemiyetin aza-yı tabiiyesinden" sayılırlar. 2 ARMH Cemiyetinin temel belgelerinde "Türk" deyimine rastlanmaz.

Aynı şekilde Amasya Beyannamesinde, Millet Meclisi seçimine ilişkin tebliğde, BMM namına çıkarılmış kanun, tamim ve kararlarda sözü edilen millet de, Araplar dışında Osmanlı devletinin İslam milletidir.

Mustafa Kemal'e göre,

"Bu hudud-u milli dahilinde tasavvur edilmesin ki anasır-ı İslamiyeden yalnız bir cins millet vardır. Çerkes vardır ve anasır-ı saire-i İslamiye vardır. İşte bu hudut, memzuç bir halde yaşayan, bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin hudud-u millisisdir. (Hepsi İslamdır, kardeştir sesleri.)" (23.4.1920 BMM açış söylevi)

"[BMM'ni] teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır." (1.5.1920)3

Burada kullanılan dini-milli söylemin, son dönem Osmanlı ideolojisinden kesin bir kopuşu temsil ettiği vurgulanmalıdır. 1839 tarihli Tanzimat fermanından itibaren Osmanlı devleti, din ve mezhep farkı gözetmeksizin tüm vatandaşları kapsayan bir "Osmanlı milleti" idealine - en azından resmi planda - kendini angaje etmiştir. 1919'da ortaya atılan dini-milli ideal, o halde, seksen yıllık bir toplumsal entegrasyon çabasının red ve inkârı niteliğindedir. Bir bakıma Yeniçeriliğin lağvı ile sona ermiş gözüken eski Osmanlı zihniyetine ve İslam devleti fikrine geri dönülmüştür.

Milli Mücadele, tercih ettiği toplumsal kimliğin tanımı itibariyle, "Tanzimat" terimiyle ifade edilen Osmanlı reform idealine taban tabana zıt bir anlayışı temsil eder.

Terminoloji meselesi

Anadolu ve Rumeli müslümanlarından oluşan milletin "Türk" adıyla anılmasına Milli Mücadelenin ilk günlerinden itibaren rastlanır. "Türk" tabirine yüklenen bu yeni anlamın düşünsel köklerini 1910'ların Türkçü literatüründe, hatta 1860'ların Namık Kemal-Ali Suavi ekolünde bulmak mümkün olabilir. Ancak "Türk" deyiminin etnografik, linguistik ve tarihi bir olgu olmaktan çıkıp, ortak bir milli kimliği ve dayanışma duygusunu ifade etmeye başlamasını 1919 yılı dolaylarına yerleştirebiliriz.

Batı etkisi, bu adlandırmada önemli bir rol oynar: Osmanlı devletinin müslüman olan fakat Arap olmayan halkı, konuştukları dil ve kendilerine verdikleri ad ne olursa olsun, Avrupalılarca öteden beri "Türk" sayılagelmişlerdir. 1910'lara gelinceye kadar Osmanlı topraklarında çok ender duyulmuş olan "Türkiye" adı, yaklaşık sekizyüz yıldan beri Batılıların Anadolu ve Rumeli'nin müslümanlarca yönetilen kısmına vermiş oldukları addır. Dünya Harbi sonunda kendilerine bir "millet" oluşturma çabasına düşen genç Osmanlı aydınlarının, bu girişimde kullandıkları kavramlar kadar terimleri de Batı'nın aynasından yansıtmış olmaları ilginçtir.

Öte yandan Dünya Harbinde Arapların imparatorluktan kopmaları da, "Arap olmayan fakat müslüman olan Osmanlı unsurlarına" yeni bir ad bulma ihtiyacını acilleştirmiş olmalıdır.

Misak-ı Millinin ilanından birkaç gün sonra, 19 Şubat 1920'de Osmanlı Mebusan Meclisinde "Türk" ve "millet" kavramları üzerinde müzakere açılmıştır. "Türk" deyiminin anlamındaki kararsızlığı gösteren şu konuşma tipiktir:

Abdülaziz Mecdi Efendi (Karesi): "[Türkten] maksat Türk, Kürt, Çerkez, Laz gibi anasır-ı muhtelife-i İslamiyedir. Bu böyle midir? (Hayhay, öyledir sadaları, alkışlar). Eğer Türk kelimesinin manası bu değilse, rica ederim, burada nutuk iradedildikçe Türk tabiri yerine anasır-ı İslamiye densin."

Rıza Nur Bey: "Öyledir!" 4

Ankara rejiminin belgelerinde "Türkiye" deyimine 1921 başlarından itibaren rastlanır. Mustafa Kemal'in Büyük Zafere ilişkin 1 Eylül 1922 tarihli beyannamesi ilk kez "Türk milletini" muhatap alır; ancak bunu izleyen bir yıl boyunca bu terim yine geri plana çekilir. 1923 Nisanında Halk Fırkasının kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde'de kullanılan deyim "Türkiye halkı"dır. Ancak Cumhuriyetin ilanına doğru, Milli Mücadeleyi zafere ulaştıran İslam topluluğunun adı, "Türk milleti" olarak kesinleşir.

İslami tanımın cumhuriyet dönemindeki uzantıları

Bu aşamada değişenin henüz kavram değil, sadece ad olduğu belirtilmelidir. Örneğin yeni devletin ulusal kimliğini oluşturma yönündeki en önemli fiilî adımı olan ahali mübadelesinde izlenen kriter, din kriteri olmuştur. Türkçe konuşan, Grek harfleriyle Türkçe yazan ve kiliselerinde Türkçe dua eden Karamanlılar ve Pontus Ortodoksları, ısrarlı protestolarına rağmen "Rum" sayılarak sınırdışı edilmişler; buna karşılık ırk ve anadil unsuru gözönüne alınmaksızın Girit ve Rumeli'nin müslüman halkı "Türk" sayılarak muhacerete kabul edilmişlerdir. Mübadeleye esas olan Lausanne protokolleri 1923'ün ilk yarısına ait olduğu halde, nüfus değişimi uygulamada 1920'li yılların sonuna kadar Cumhuriyet yönetimini meşgul etmiştir. Bir başka deyimle, homojen müslüman nüfusa dayalı bir toplum yaratma çabası, cumhuriyetin ilanından sonra da uzunca bir süre sürdürülmüştür.

Cumhuriyet döneminde anadili Rumca olan müslümanlar, cumhurbaşkanlığı, bakanlık, cunta üyeliği ve diyanet işleri başkanlığı gibi makamlara yükselmişlerdir. Buna karşılık anadili Türkçe olan Hıristiyanların aynı mevkilere gelebileceklerini düşünmek, muhayyile sınırlarını zorlar.

Lausanne antlaşmasıyla Türkiye'de kalmalarına izin verilen gayrımüslimler için "azınlık" adı altında ayrı bir hukuki statü yaratılmış, cumhuriyetin bazı temel hukuki tasarrufları (örneğin tevhid-i tedrisat kanunu, vakıfların zaptı) bu gruplara uygulanmamıştır. Azınlık statüsünün ölçütü de dindir: örneğin anadilleri Türkçe (hatta Kürtçe) olan Anadolu Ermenileri azınlık mensubu sayılırken, Ermenice konuşan müslüman Hemşinliler Türk kabul edilmişlerdir.

Dini tanım, "laiklik" ilkelerinin ilan edildiği 1924'ten sonra bir daha asla bu netlikte ifade edilemediği halde, diğer tanımların altında adeta benliğini kaybetmiş bir ruh gibi dolaşmaya devam edecektir. Günümüze dek, halk arasında duygusal ağırlığı olan "millet" kavramı budur. Sibirya ormanlarında yaşayan birtakım putperest kavimlerin, sırf Türkçe'yle akraba bir dil konuştukları için "Türk" sayılmaları fikri, altmış yıldır ders kitaplarında öğretilenlere rağmen, Türk halkına yabancıdır. Oysa ırk ve dil anlamında Türklükle alakası olmayan Boşnak ve Çerkesler, dinleri itibariyle son derece doğal bir şekilde "Türk" kabul edilirler; görünüşleri, adları, gelenekleri, sanatları, aile ve köy yapılarıyla, "Türke" benzetilirler; kız alıp vermede direnişle karşılaşmazlar.

Günümüzde "Kürt" kavramı üzerinde oluşan belirsizliklerin de temelinde, kasıtlı çarpıtmalar kadar, toplumsal bilince damgasını vurmuş olan bu kavram yatıyor olabilir.

II. CUMHURİYETÇİ TANIM

Tam tarihini Lausanne'ın imzalandığı 1923 Temmuzu ile halifeliğin lağvedildiği 1924 Martı arasına yerleştirebildiğimiz bir noktadan itibaren, dinî referans, "Türk milletinin" resmi tanımından düşer. Ulusal kimliği belirleyen öge olarak, kelime-i şehadetin yerini siyasi irade unsuru alır: Türk olmak için gerekli (ve yeterli) koşul, Türk dilini, Türk kültürünü ve Türkiye Cumhuriyeti rejiminde ifade bulan ulusal ülküyü benimsemektir. Bu tanımda, İslamiyet unsuruna artık yer verilmez.

Cumhuriyetçi tanımın ögeleri

1931 tarihli CHP programına göre:

"Millet, dil, kültür ve mefkûre [ülkü] birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir."

"Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ülküsünü benimseyen her vatandaş, hangi din ve mezhepten olursa olsun Türk'tür."

Tanımda sözü geçen dil koşulu, anlaşıldığı kadarıyla, Türkçeyi kabul etmekle sınırlıdır. "Atadili" koşulu aranmamış; vatandaşın atalarının konuştuğu (ve kendi çocukluğunda öğrendiği) dil ne olursa olsun, kendisinin Türkçe konuşması (ve çocuklarına Türkçe öğretmesi) yeterli sayılmıştır. Buna karşılık şu da vurgulanmalıdır ki, sözkonusu olan sadece "resmi dil" - devlet dairesinde konuşulan dil - olmayıp, özel hayatta konuşulan dili de kapsar. Gerçek anlamda "Türk" olabilmek için, yalnız sokakta değil, evinde Türkçe konuşmak şarttır. Atatürk'ün deyimiyle:

"Bugünkü ilim dünyası içinde dili, ırk için esas kabul etmeyen alimler de yok değildir. Bu esas belki bazı camialar için doğru olabilir. Fakat Türk için, asla..." 5

Türkiye'de anadili Türkçe olmayan çeşitli grupları Türkçe konuşmaya teşvik için Cumhuriyet dönemi boyunca alınmış olan tedbirleri bu anlayış çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Kültür koşulu tanımlanmamıştır. Öteden beri Türk kültürünün en önemli (hatta, dil hariç tek) birleştirici ögesi olan İslam dini çıkarılınca geriye ortak kültür adına ne kaldığı zaten belli değildir. Uygulamada, çocuklarına Türkçe adlar vermek "kültür" koşulunun tek somut ifadesi olacaktır.

Ülkü terimiyle anlatılan ise, Türkiye Cumhuriyeti devletinde somutlaşan siyasi bir ülküdür. Üçlü serinin anahtarı bu kavramdır. İnsanları Türkçe öğrenmeye ve Türk "kültürünü" benimsemeye sevkedecek olan şey bu ülküdür. Bu anlamda siyasi ülkü, "dil" ve "kültür" ögelerini de içerir. Yeni Türk kimliğinin referans noktası, kavramsal çatısı, mihenk taşı, Türkiye Cumhuriyetidir.

Atatürk'ün yazdığı Medeni Bilgiler kitabının ilk cümlesine göre, "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir." Dikkat edilirse, "TC dahilinde oturan," "tabiiyetinde bulunan", "vatandaş olan" vb. değil, kuran. Çünkü millet, Atatürk'e göre, belli sınırlar dahilinde oturan lalettayin bir topluluk değil, bir irade ve ülkü birliğidir; "emelen müttehit" bir varlıktır. Türkler için bu ittihadın esası ise, Türkiye Cumhuriyetinde tecelli eden bağımsızlık, milliyetçilik, laiklik, cumhuriyetçilik, muasır medeniyetçilik vb. ülküsüdür. Cumhuriyet idealini ve onun bütünleyici ögeleri olan Türk dili ve kültürünü benimseyen herkes, din ve soy ayrımı olmaksızın kendine Türk diyebilir.

Tıpkı İslamiyete girmek için kelime-i şehadetin yeterli sayılması gibi, o halde, yeni anlamıyla Türklüğün şartı da bir siyasi amentüdür. "Türklüğü" tesis eden irade beyanı, Kurtuluş Savaşı, Millet Meclisi, padişahın ve halifenin kovulması, Sakarya, Dumlupınar, düşmanın denize dökülmesi, laiklik, Medeni Kanun, şanlı ordu, Latin alfabesi, 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 9 Eylül, 29 Ekim gibi birtakım temel kavram ve sembolleri içeren, kısaca "vatan-millet-sakarya" deyimiyle özetlenen bir formüldür. Bu formülü kabul ve beyan etmekle "Türk" olunur.

Cumhuriyetçi tanımın teorik öncülleri

Yukarıdaki listede dikkati çeken bir özelliğe parmak basmalıyız. Dikkat edilirse, "Türklüğü" tesis eden kavram ve semboller dizisinin tümü ortak bir tarihi özneye - aktöre - sahiptir. Kendisine (sözgelimi Ulutürk, Yücetürk, Kahramantürk vb. değil) Atatürk adı verilmesi tesadüf değildir. Çünkü cumhuriyetin kurucusu yalnız Türklerin lideri, rehberi, en büyüğü, en değerlisi vb. değildir: Türk milletini vareden aktif ilkedir. Türk milleti, O'na boyun eğmekle millet olur. Anadolunun rahmindeki şekilsiz cenin, O'nun müdahalesiyle "Türk" olmuştur!

Teorik altyapısı bugün az çok unutulduğu halde fiili etkisini sürdüren bu ilginç kavramın, 1920'ler dünyasında revaçta olan korporatif siyasi teorilerle yakınlığı ilgi çekicidir. En etkili ifadesini İtalya'da Mussolini rejiminde bulan mistik-organik ulus düşüncesinin (1930'ların Hitler Nazizminden farklı olarak) ırkçı boyutlarının bir hayli önemsiz kaldığı belirtilmelidir. Macaristan'da "Aziz Isztvan tacı" ve Portekiz'de estado novo düşüncesi etrafında simgeleşen; İspanya'da genç Primo Rivera'nın Falange'ı ve Fransa'da aşırı sağ Action française bünyesinde örgütlenen siyasi hareketlerin ortak paydası ırk değil, mitik ögelerle donanmış bir Devlet ve Lider fikri etrafında "kenetlenen" ve bu sayede Tarihi Misyonunu yerine getirecek olan Ulus kavramıdır. Ulusu harekete geçiren, ona ruh ve anlam veren unsur Liderdir. Bireysel kimliğini ve özgül iradesini altederek kendini Lidere adayan herkes, Ulusun makbul bir üyesi sayılır. Örneğin İtalya'da Musevi asıllı kişiler, soy ve din farkı gözetilmeksizin, Faşist devlet örgütünün en üst düzeylerinde görev alabilmişlerdir.

Görünürde birleştirici ve toparlayıcı özellikleri olan bu akımın, Birinci Dünya Savaşının manevi krizini izleyen yıllarda tüm dünyada belirli bir sempati toplamış olması yadırgatıcı değildir. Teorinin müthiş yapısal zaafı ancak zamanla farkedilecektir.

Şöyle ki: Bir ulusa mensup vatandaş olmanın koşulu bir ulusal ülküyü (ve o ülküyle özdeşleşen siyasi seçenekleri) benimsemek ise, o halde o ülküyü ve uzantılarını benimsemeyi reddeden bir kimse mantıken "vatansız" veya "vatan haini" olmak zorundadır. Temel vatandaşlık hakları, siyasi bir ideale sadakat koşuluna bağlanmıştır. İdealin sınırları ne kadar geniş ve esnek çizilirse çizilsin, sonuçta Ülküye ve Lidere sadakatinden kuşku duyulan herkes "vatan hainliği" suçlamasıyla karşı karşıyadır. "İhanet" kuşkusunun böylesi merkezi bir önem kazandığı bir siyasi ortamda ise, "vatansızlık" ve "hainlik" suçlamaları kaçınılmaz olarak siyasi mücadelenin ana silahlarından biri haline gelecek, temel vatandaşlık hakları sürekli olarak sorgulanacak, totaliter devletin kanlı ve paranoyak uslubu tüm topluma hakim olacaktır.

"Ulusal ülkü" kavramına dayalı milli kimlik düşüncesi, yirmi yıla yakın bir kan ve felaket çağının ardından, yeryüzünün uygar uluslarının birçoğunda saygınlığını yitirmiştir. İkinci Dünya Savaşı talihsizliğini yaşamamış olan Türkiye'de ise, uygar dünyanın 1945'ten beri nefret ve infialle andığı bu teori, halen "birleştirici", hatta "demokrat" ve "sol" bir anlayış olarak sunulabilmektedir.

Türk cumhuriyetçi ideolojisinin "sol" boyutu da ilgiden uzak değildir. 1923-24'te genç Türk cumhuriyetinin (ve daha dolaylı da olsa, genç İtalyan faşizminin) önündeki en etkileyici model, aynı günlerde ilk kuruluş evresini tamamlamakta olan Sovyet rejimi olmuştur. Bolşevik cumhuriyet, aynı zamanda, Ankara rejiminin uluslararası platformdaki en yakın müttefikidir. Her iki devrim rejimi, imparatorluktan arda kalan çokdilli ve çokdinli bir nüfusu, radikal bir siyasi heyecan etrafında yeniden birleştirmeyi hedeflemişlerdir. Siyasi bir ideale dayalı olarak tanımlanan yeni ulusal kimlik, her iki projenin kilit unsurudur. Rus yönetiminin "Sovyet halkı" kavramı etrafında kurmayı denediği kapsayıcı ulus bilinci ile, Kemalist cumhuriyetin deklare ettiği ulus ilkesi arasında yabana atılmayacak bir paralellik görülür.

Ancak arada bir önemli fark vardır. Hiçbir tarihi çağrışımı olmayan "Sovyet halkı" deyiminin aksine, "Türk" deyimi yalnızca bir siyasi idealin değil, aynı zamanda belli bir etnik grubun adıdır. Yeni ilan edilen anlamının yanısıra, daha eski ve daha yerleşik bir başka tanıma sahiptir. Eğer kurduğumuz paralelliği sürdürmek gerekirse, yapılan şey, "Sovyetler Birliğini kuran sosyalist halka Rus milleti adı verilir" demenin bir benzeridir. Yeni bir kavram için, eski bir terim kullanılmıştır.

"Türk" sözcüğünün eski (etnik) anlamıyla yeni (siyasi) anlamı arasındaki ayrım TC kurucularının bu dönemdeki ifadelerinde asla açıklığa kavuşturulmadığı gibi, muğlaklığın adeta bilinçli bir şekilde sürdürüldüğü duygusu bazan kendini hissettirir.

Örneğin Başvekil İnönü'nün 27 Nisan 1925'te Türk Ocakları merkezinde söylediği şu sözlerde, "Türk" deyiminin hangi anlamda kullanıldığı belirsizdir:

"Türke ve Türklüğe riayet etmeyeni ezeceğiz [...] memlekete hizmet edenlerden talep edeceğimiz, her şeyden evvel Türk ve Türkçü olmaktır"6

Eğer kastedilen "cumhuriyet ülküsünü vb. benimsemek" şeklindeki siyasi tanımsa, o zaman söylenenler "rejime boyun eğmeyeni ezeceğiz" gibi basit bir anlama indirgenebilir. Öte yandan söylevin, Doğu isyanının kontrol altına alındığı günlerde ve Şeyh Sait'in ele geçirilmesinden birkaç gün sonra söylenmiş olması, akla ister istemez başka ihtimalleri getirmektedir.

III. IRKÇI TANIM

Türkleri "Orta Asya kökenli bir ırk" olarak tanımlayan teorinin, İslami veya cumhuriyetçi ulus tanımlarıyla mantıken bağdaşabilir olmadığı açıktır. Orta Asya kökenli olmayan bir insan, bu teoriye göre "Türk" sayılamaz. Buna karşılık Orta Asya kökenli olduğu halde (İslami tanıma göre) Anadolu-Rumeli müslümanlarından olmayan, veya (cumhuriyetçi tanıma göre) TC vatandaşı olup cumhuriyet ülküsünü vb. benimsemeyen insanlar, - örneğin putperest Yakutlar veya komünist Azeriler - ırkçı tanıma göre Türk oldukları halde, öbür tanımlara göre Türk sayılamazlar.

Hemen hatırlayalım ki günümüz Türklerini Orta Asya'nın yerli halkıyla soydaş sayan teori, nisbeten yakın zamanlarda ortaya atılmış bir siyasi tezdir. 20.ci yüzyıl başlarında Rus egemenliği altında yaşayan Azeri ve Tatar aydınları arasında yayılmış, 1910'lardan itibaren Türkiye'de Jöntürk hareketi bünyesinde heyecanlı kabul görmüştür. Milli Mücadele yıllarında bu görüşün arka plana çekildiği görülür. Ankara rejiminin resmi beyan ve belgelerinde 1920-1929 yılları arasında Türklerin Orta Asyalı köklerinin en ufak bir izine rastlanmaz. Ancak 1929 sonlarından itibaren Gazi'nin kendini adadığı tarih ve dil araştırmaları sonucundadır ki, Türk ırk tezi, Cumhuriyetin hakim görüşü niteliğini kazanır.

Yeni tezin, o sıralarda Almanya'dan dünyaya yayılan düşünce akımlarıyla akrabalığı dikkat çekicidir; nitekim farklı dış rüzgarların esmeye başladığı 1944'te ırkçı tez resmen terkedilecektir. Ancak bu terkediş hiçbir zaman tam olmamıştır: bazı aşırı ögeler törpülenmekle birlikte, devletin çeşitli kademelerinde ırkçı görüş etkisini sürdürecek, özellikle milli eğitim ve silahlı kuvvetler bünyelerinde hakimiyetini günümüze kadar koruyacaktır.

Türk ırkçılığının ana hatları

Irka dayalı "Türk" tanımının cumhuriyet döneminde resmi ağızdan ilk ifadesi, 1930'da bizzat Gazi'nin "irşad ve rehberliğiyle" yazılan ve daha sonra tüm cumhuriyet okullarında tarih eğitiminin temeli haline getirilen Türk Tarihinin Ana Hatları kitabıdır. Buna göre,

"Filhakika bugünkü Avrupa'nın büyük millet kütleleri doğrudan doğruya bir ırka mensup olmadıkları gibi, bu cemiyetlerin ekserisinde bariz vasıflarını muhafaza etmiş hakim bir ırk da mevcut değildir."

Halbuki:

"Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı, en çok benliğini muhafaza etmiş bir ırktır. [...] Uzvi vasıflarını, uzvi olan dimağını ve lisanını daima korumuştur. Bütün tarihte böyle bir ırkı, bir millet halinde görmek, bilhassa zamanımızdaki insan heyetlerinin pek çoğuna nasip olmayan büyük bir kuvvet ve büyük bir şereftir." 7

1932 Türk Tarih Kongresinde kesin biçimine kavuşan Türk ırk teorisini şöyle özetleyebiliriz:

a. Üstün ırk, Orta Asya'dan dünyaya yayılan Türk ırkıdır. "Alp ırkı" diye de tanınan bu ırk, beyaz cilt, brakisefal kafa, ince burun, düz ağız ve A grubu kan gibi uzvi (organik); medeniyet, kahramanlık, sanat yeteneği gibi içtimai (sosyal) özellikleriyle tanınır.

1934-35 ders yılında Atatürk tarafından İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde İnkılap Tarihi dersleri vermekle görevlendirilen CHP genel sekreteri Recep Peker'e göre,

"İnsanlık tarihi yirminci yüzyıla açılırken [...] tek bir şey, Türk kanı bu gürültüler içinde temiz kalmıştı. Batı Türklerini bu çöküntü içinde kanının arılığı korudu ve sakladı. Dünyaya batırlık örneği gösteren osmanlı ordusunun yüksekliği [...] bu orduları yaratan bay türk ulusunun kanındaki yücelikten geliyordu." 8

b. Türk ırkının belirleyici bir vasfı dildir. Bir topluluğun "öz" Türk ırkından sayılabilmesi için Türk dilini korumuş olması şarttır.

c. Tarihteki tüm uygarlıklar, ya bizzat bu ırk, veya bu ırkın hakimiyeti altına girerek onun üstün özelliklerinden pay alan karışık toplumlar tarafından kurulmuştur. Sumer, "Eti" ve Etrüskler öz Türktür; Çin, Hint, Arap, Babil, Mısır, Yunan ve Roma uygarlıkları ise, hakim Türk unsurunun etkisiyle uygarlaşmış ilkel toplumların eseridir.

d. Yeryüzünün tüm uygar toplumları ırkan az ya da çok karışarak asıllarından uzaklaşmış oldukları halde, Türkiye Türkleri, dillerini ve diğer ırsi özelliklerini korumuş saf bir ırktır; dolayısıyla öbür toplumlardan üstündür.

e. Saf Türk ırkının çağımızdaki mümtaz timsali, Gazi Hazretleridir. Birinci Tarih Kongresinde Şevket Aziz (Kansu), sarışın bir köylü karı-koca ile "yavrularını" Türk ırkının örnekleri olarak kongreye sunacak, sonra Gazi'ye dönüp kendisini "bu mütekâmil ırkın" önderi olarak selamlayarak "sürekli alkışlar" toplayacaktır.

Türkler ve öz Türkler

Bu enteresan teorinin dikkati çeken özelliklerinden biri, şüphesiz, d. maddesinde ifadesini bulan "saf ırk" iddiası yoluyla, Türkiye halkının tümünü Türk ırkına dahil etme girişimidir. Bütün Türkiye halkı eğer Orta Asya kökenli ise, o halde tüm TC vatandaşları - yalnız siyasi ideal anlamında değil, ırk itibariyle de - "Türk" sayılabilirler. O zamanlar Anadolu'nun en eski halkı sanılan Hititlerin Türklüğü üzerinde bu yüzden ısrar edilecektir; ve Türk tarihçi ve dilbilimcilerinin önemli bir bölümü 1932'den itibaren bu yüzden tüm emeklerini, tarih boyunca Anadolu ve çevresinde yaşamış olan kavimlerin Orta Asyalılığını kanıtlamaya hasredeceklerdir.

Ancak teorik zorlamalar, tarihin ve toplumun olguları karşısında zayıf kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında soyca Orta Asya kökenli olduğu kanıtlanamayan çok sayıda insan vardır. Türk dilini "korumuş" olmak eğer Türk ırkının asli vasıflarındansa, Türkiye'de bu tanıma uyan nüfus 1920'lerde % 60-70'i bulmaz. Eğer belirleyici olan genetik anlamda "soy" ise, biraz tarih bilen herkes bilir ki, Türkiye'de kökü Orta Asya'ya dayanan, daha doğrusu ataları arasında Orta Asyalı oranı yüzde beşi-onu aşan insanların sayısı pek cüz'idir.

Gerçi, akla hayale gelebilecek her türlü etnik unsuru "Orta Asya kökenli" ilan etmekle, bu itirazların önüne aşılması güç gibi gözüken bir mantık duvarı örülmüştür. Ama bu duvar, olgusal dayanaksızlığı bir yana, mantıken de çürüktür. Yeryüzünün aşağı yukarı bütün ulusları eğer Türk kökenliyse, o zaman Türk olmanın herhangi bir ayırdedici vasfı kalmaz: tüm insanlar Türktür, kimin kimden üstün olduğu belli değildir. Yok eğer Türkiye Türkleri, mesela dil ve törelerini korumuş olmaları yüzünden ötekilerden "daha" Türkse, o zaman Türkiye halkını tek ırk olarak tanımlama çabası iflas etmektedir: Türkiye'de herkes Türktür, ama bazıları "daha" Türktür.

Teorinin tarihi ve mantıki tutarsızlıkları sırıttığı anda (ki, daha o devirde, belki Atatürk hariç herkesin bu tutarsızlıkların farkında olduğunu gösteren işaretler vardır) Türkiye'de a) soyca Türk olan ve olmayanlar bulunduğu veya b) bazı Türklerin soyca diğerlerinden "daha" Türk olduğu kabul edilmek gerekecektir.

Eğer Türk ırkı üstün vasıflarını eğitim ve akkültürasyon yoluyla değil "asil kanı" yoluyla kazanıyorsa, bundan, soyu karışmamış bir Türk'ün karışık olana oranla daha üstün vasıflara sahip olduğu sonucu çıkacağı tabiidir. Dolayısıyla, örneğin soyunda Bulgar veya Arap kanı olan bir Türk, mesela Ahmet Vefik Paşa veya şair Ahmet Haşim, safkan bir Türkün hasletlerine sahip olamaz. Cumhuriyetçi tanıma güvenerek Türk dilini, kültürünü ve ülküsünü benimsemekle Türk'üm diyebileceğini sanmış ve bundan dolayı mutlu olmuş bir Ermeni, asla "bay türk ulusuna" intisap edemez. Atatürk'ün kendisi bu yönde net bir ifadeden dikkatle kaçınmış olsa bile, ileri sürmüş olduğu teorinin mantıken işaret ettiği sonuç budur. 9

1930'ların hakim siyasi kişiliklerinden, Atatürk'ün "sofrasının" müdavimi, Adalet Bakanı ve Türk İnkılabı Tarihi profesörü Mahmut Esat Bozkurt'a göre:

"İhtilalcilerin müteyakkız ve dikkatli olmalarını icabettiren noktalardan birisi de, eserlerin karşılaşması mukadder olan kaypaklıklardır. Bizim son zamanlar tarihimizde kaypaklık sonu ekseri yabancılarla Türk olmayan müslümanlardır. Çerkes, Arnavut, Arap, ilah gibi. Bunlara dikkat gerekir." 10

"[...] Bir ihtilal hangi millet hesabına yapılırsa, muhakkak o milletin öz evlatlarının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır. Mesela: Türk ihtilali, öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız, şartsız." 11

"[İstiklal Savaşı sırasında Londra konferansına Ankara hükümeti adına katılan Hariciye Vekili Bekir Sami (Kunduh)'un Çerkesliğinden söz ederek] Türk devlet işlerinde Türkten başkasına inanmayalım. Türk devlet işlerinin başına öz Türkten başkası geçmemelidir." 12

Bunun bir adım sonrasını, Adliye Vekili sıfatıyla 20 Eylül 1931'de verdiği bir demecinde yine Bozkurt şöyle ifade etmektedir:

"Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır." 14

Burada sözü edilen hizmetçi ve köle adayları Türkiye'de yaşayan yabancılar olmadığına göre, 1924 anayasasında sözü edilen "vatandaşlık itibarıyla" Türklerden (ve Türk Tarih tezinde sözü edilen Hitit, Kürt, Etrüsk vb. Türklerinden) ayrı bir de "öz Türkler" bulunduğu sonucu çıkmaktadır.

Sözün söylendiği tarih dikkat çekicidir. Almanya'da Hitler'in iktidara geleceği beklentisi, 1931 Eylülü başlarından itibaren kamuoyunun egemen kesimlerini etkisi altına almıştır. Ekim başında Nazi lideri Hindenburg'la tarihi görüşmesini yaparak iktidar adaylığını kesinleştirecektir.

Sonuç

Cumhuriyetçi tanımın 1930'dan sonra terkedildiğini ileri sürmüyoruz - nasıl ki dini tanım da, 1924'ten sonra adı ve sanıyla bir daha anılmadığı halde, kullanımdaki etkisini yitirmiş değilse. Cumhuriyetin "Türk" tanımı, sonuçta din, siyasi inanç ve ırk unsurlarının içiçe girdiği, muğlak ve lastikli bir kavrama dönüşmüştür. Gerek devletin gerekse toplumun kolektif bilincinde yer etmiş olan "Türk" kavramı, üç unsurun hiç birinden soyutlanamaz.

Farklı siyasi eğilimler ve farklı toplumsal kesimler, üç unsurdan birini veya ötekini ön plana çıkarabilirler. Halk tabakalarında dini tanım hala egemendir. Devletin kilit bazı teşkilatlarında ırkçı tanım ön planda bulunur. Cumhuriyetçi tanım, 1950'lerden beri "Kemalizm" sıfatını tekeline almaya çalışan dar bir idealist-devletçi zümre tarafından savunulmaktadır. Her üç tanımın savunucuları, tezlerini Atatürk'e dayandırabilirler; cumhuriyetin kurucusunu görüşlerine tanık gösterebilirler.

Irk ve din temeline dayalı ulus kavramlarını bugün "Atatürk milliyetçiliğinden" birer sapma sayanlar, her şeyden önce cumhuriyetin kurucusunun görüşleriyle yüzleşmek zorundadırlar.

Notlar

1. ARMHC Nizamnamesinin ikinci maddesinde, "vatanımızda öteden beri birlikte yaşadığımız bilcümle anasır-ı gayrımüslime" konu edilerek, "milletimiz" ile bu unsurlar arasındaki ilişkilere açıklık getirilir. Prensip olarak gayrımüslim unsurlarla aynı vatanda birarada yaşamaya itiraz edilmezse de, aynı millet kimliğinin paylaşılması sözkonusu değildir.

2. Söylev ve Demeçleri, s. 73.

3. Aktaran Tunaya, Siyasal Partiler I, s. 193.

4. İkinci Dil Kurultayında okunan Türk Tarih Kurumu bildirgesi; aktaran Afet İnan, Hatıralar, s. 210-211.

5. Aktaran Şimşir, Kürt Sorunu, s. 56. İngilizceden tercüme edilmiştir (konuşmanın Türkçe aslını bulamadık).

6. Türk Tarihinin Ana Hatları, s. 37-39.

7. Peker, İnkılap Dersleri Notları, s. 5-8.

8. 26 Aralık 1930 tarihli Cumhuriyet'te çıkan başyazısında Yunus Nadi, Menemen olayının sorumluluğunu basında Serbest Fırka'yı desteklemiş olan kalemlere malederek, şu görüşü savunur:

"Mağşuş fikirli, aslı nesli bozuk birkaç hergelenin matbuat hürriyeti namına her gün kustukları hezeyanlardan tabii böyle sonuçlar çıkacaktı." (Sözü edilen şahıslardan biri Zekeriya [Sertel]'dir.)

1930'lardan beri Türk siyasi literatüründe mümtaz bir mevki işgal eden "aslı nesli bozuk" kavramı, gerek İslami gerek cumhuriyetçi ulus tanımlarında herhangi bir anlam ifade etmez. İslamiyette esas olan kelime-i şehadettir; "aslı nesli bozuk olmak" bu anlamda bir hakaret değil, hatta (kendisi veya atalarının hidayete ermiş olması anlamında) bir övgü dahi olabilir. Cumhuriyetçi görüşte de belirleyici olan köken değil ülküdür. Ulusal ülkü uğruna aslını ve neslini inkâr ederek Türklüğe bağlanmış biri, doğuştan Türk olan birine oranla, mantıken daha makbul sayılmalıdır.

9. Bozkurt, s. 141-142.

10. Aynı eser, s. 228.

11. Aynı eser, s. 446.

12. Son Posta, 21.9.1931; aktaran Tunçay, s. 301.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53