Atatürk milliyetçiliği, vatandaşlığa dayalı bir ulusal kimlik öngörür mü?

Ve bu ülkenin liderliğine kalkışan bir Cumhuriyet çocuğu "Bu ülkenin sorunu 'Ne mutlu Türküm diyene' dememizden kaynaklanıyor. 'Ne mutlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' desek mesele bitecek" diyor.. Atatürk'ün bu sözünün ne anlama geldiğinin dahi farkında değil.. "Ne mutlu Türk olana" ile, "Ne mutlu Türküm diyene" arasındaki o çok ama çok önemli farkı dahi göremiyor, görmek istemiyor.. Atatürk ırkçılık yapmıyor.. Atatürk Orta Asya'dan gelenleri ayırmıyor.. "Türküm" demek yeterli.. Anayasa'ya da onu yazmış zaten.. (Hıncal Uluç, Sabah 2.9.1994)

Atatürk tarafından formüle edilen ve Türkiye Cumhuriyetinin resmi düşüncesine esas teşkil eden "Türk" kavramının, TC vatandaşlığı koşuluyla sınırlı, objektif ve kapsayıcı bir kimlik tanımı olduğu tezi son zamanlarda sık sık duyulur olmuştur. Bu görüşün, kısmen kavram kargaşasından, kısmen de tarihi olgulara ilişkin eksik bilgilenmeden ileri geldiği kanısındayız.

I.

"Türk olan" ile "Türküm diyen" deyimleri arasındaki ayırımı 1970'lerin başında Türk düşünce hayatına kazandıran, yanılmıyorsak, Bülent Ecevit'tir. Daha önceki yaklaşık kırk yıllık literatürde böyle bir ayırıma hiç değinilmemiş olması ilgi çekicidir.

Türklerin Orta Asya'dan dünyaya yayılarak çeşitli ulusları egemenlikleri altına almış bir üstün ırk oldukları görüşünü, Atatürk 1930 yılından itibaren büyük bir ısrar ve ciddiyetle savunmuştur. Bu görüşü savunan ders kitapları yazılmış, marşlar ve operalar bestelenmiş, reisicumhurun direktifiyle Anadolu'da onbinlerce insanı kapsayan kafatası ölçümleri yapılmıştır. Orta Asya kökenli olmadığı halde bir insanın Türk - ya da en azından "öz" Türk - olabileceği fikrini, Atatürk'ün 1930'dan sonraki beyanlarıyla bağdaştırma olanağı yoktur. "Ne mutlu Türküm diyene" ibaresini kullandığı Onuncu Yıl (1933) söylevinde de Gazi'nin "Türküm" deme yetkisini lalettayin herkese mi verdiği, yoksa aslen Türk olup, Türklük bilincini, gururunu, ülküsünü vb. yeniden keşfedenleri, ya da ünlü ifadesiyle "titreyip kendine dönenleri" mi kastettiği, sanıldığı kadar belirgin değildir.

II.

Son derece bariz, ve bariz olduğu kadar önemli bir mantıkî ayrıma yeterince dikkat edilmediği kanısındayız.

"TC vatandaşı olan herkes Türktür" şeklindeki objektif (hukuki) tanım ile, "Türk dilini, kültürünü, ulusal ülküsünü benimseyen herkes Türktür" şeklindeki subjektif (iradî) tanım arasında ciddi bir anlam ve kapsam farkı bulunur. Kemalist literatürde yaygın olarak kullanılan tanım bunlardan birincisi değil ikincisidir. Birtakım muğlak ve istisnai ifadeler dışında, birinci tanıma ne Kemalist ideolojide, ne resmi uygulamada, ne günlük kullanım dilinde rastlanmaz.

Kemalist ideolojide rastlanmaz: TC vatandaşlarının bir kısmı Türkçe konuşmazlar; "Türk kültürünü ve ulusal ülküsünü benimsemek" şeklinde tanımlanan siyasi iradeye de sahip olmayabilirler. Yakın zamana kadar, özel yaşamında Türkçe konuşmak (ve çocuklarına Türkçe adlar vermek) Türk ülküsüne bağlılığın başlıca belirtisi sayılmıştır. Bu anlayışla sık sık "vatandaş Türkçe konuş" kampanyaları başlatılmış; Türkçe konuşmayanlar sokaklarda ve basında taciz edilmiş; devlet memuriyetinden çıkarılmaları, üniversitelere alınmamaları, hatta sınırdışı edilmeleri yönünde baskılar görülmüştür.

Bu tür eğilimler, ilginçtir ki, kamuoyunun "Kemalist" diye bilinen kesiminde daha çok rağbet görmüştür. Özellikle 1930 ve 40'lı yıllarda "Kemalizm" - ya da o dönemde daha sık kullanılan deyimiyle "idealistlik" - hemen münhasıran bu temalar etrafında şekillenmiştir. 1950'lere doğru nisbeten tavsamış gözüken ulusal-ülkücü irade, özellikle 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 ihtilallerini izleyen yıllarda Atatürkçü söylemle birleşerek yeni bir hayatiyet kazanacaktır.

Günlük dilde rastlanmaz: Bin yıldan beri dile yerleşmiş olan "Türk" kavramı, TC vatandaşlığı koşuluna indirgenemeyecek kadar güçlüdür. Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya vatandaşı olan birtakım "Türklerin" bulunduğu bilinmektedir. Buna karşılık TC vatandaşı olan gayrımüslimlere "Türk" denmesi, çok küçük bir devletçi-idealist zümre dışında, kulağa doğal gelen bir hal değildir. Örneğin Osmanlı devrine ilişkin yazılmış hemen her kitap ve makalede, "Türkler ekonomik olarak gerilerken azınlıklar zenginleşmişti" gibi ifadelere rastlanır. Azınlıkların "Türk" olmadıkları varsayılmıştır.

Resmi uygulamada rastlanmaz: TC yasalarının bazılarında TC vatandaşı olmayan "Türklerin" ve "Türk" olmayan TC vatandaşlarının varlığı kabul edilmiştir. Örneğin 1934 yıl ve 2510 sayılı İskân Kanunu, "Türk ırkından olan" muhacir ve mültecilerle, "Türk ırkından olmayan" fakat TC vatandaşı olanlar arasında, hak ve özgürlükler açısından önemli ayrımlar getirmiştir. Günümüzde dahi devlet memuriyetine kabul koşullarında, "TC vatandaşı olmak" ile "Türk olmak" arasında, resmen olmasa bile zımnen tanınan ve herkesçe bilinen bir ayrım vardır.

Özetle: Türklük ile TC vatandaşlığı arasında bazı yazarlarca kurulmaya çalışılan özdeşliğin, gerek Kemalist düşünce evreninde, gerekse resmi ve gayrıresmi kullanımda fazla rağbet görmediği anlaşılıyor.

III.

Vatandaşlığa dayalı Türklük tanımının başlıca kanıtı olarak gösterilen 1924 anayasasının 88.ci maddesi, sanıldığı kadar vazıh değildir. Madde, "Türk" terimini şöyle tanımlar:

"Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur. [...] Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izae edilir."

Bu madde, 1876 Kanun-u Esasisinin Osmanlılığı tanımlayan 8.ci maddesinden uyarlanmıştır.

"Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din veya mezhepten olursa olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir."

Burada dikkati çeken husus, 1924 metnine eklenen "vatandaşlık itibariyle" deyimidir. Virgüllerle ayrılmamış olan bu deyimin cümledeki fonksiyonu belirsizdir: "Türk" sözcüğünü mü, yoksa "ıtlak olunur" fiilini mi belirlediği anlaşılamaz. Acaba "vatandaşlık itibarıyla Türk" diye - "asıl Türk"ten ayrı - bir hukuki kavram mı yaratılmıştır? Örneğin "şanlı Türk milleti" deyimindeki Türk kavramına, vatandaşlık itibariyle Türk olanlar dahil midir?

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 numaralı askeri mahkemesinin 31.3.1947 tarih ve 947/3 esas sayılı hükmü, bu kuşkuları pekiştirir. Mahkeme ırkçılık ve turancılık suçu isnat edilen sanıkları beraat ettirirken, anayasada sözü edilen "vatandaşlık itibariyle Türk" kavramının "ırk ve soy bakımından ifade olunan Türk milleti" anlamına gelmediğini, ayrıntılı hukuki kanıtlarıyla savunmuştur. Mahkeme kararına göre,

"[Anayasanın 88.ci maddesindeki] 'vatandaşlık bakımından' tabiri de, millet halindeki topluluğa 'Türk' adının verilmesinin, ancak bu bakımdan [yani vatandaşlık bakımından S.N.] ibaret bulunduğunu anlatmaktadır. [...]

"Türk vatandaşı olup kendisine Türk denilen bu kişiler, hakikatte Türk ırkından ve soyundan değildirler. [...]

"Bütün bu kanuni hükümler, Anayasa kanununun 88. maddesinde yazılı 'Türk denir' tabirinin, yalnız vatandaşlık bakımından olduğunu göstermektedir."1

Görüldüğü gibi mahkeme, Atatürk'ün bizzat redije ettiği 1924 Anayasasındaki tanımın, "TC vatandaşı olan herkes (mutlak anlamda ve kayıtsız şartsız) Türktür" şeklinde yorumlanamayacağı kanaatini savunmaktadır.

IV.

Türk vatandaşlığının, tıpkı Amerikan veya Fransız vatandaşlığı gibi, birleştirici bir ulusal kimliğe esas teşkil ettiği görüşü, yukarıda belirtilen ayrım ışığında eleştirilmelidir. Bunun için, önce Amerikan ve Fransız ulusal kimlik tanımlarının farklı ve ortak yönlerine, sonra her ikisini Türk millî düşüncesinden ayıran ortak özelliğe kısaca değinelim.

"Amerikalı nedir?" sorusunun cevabı basittir: a) ABD vatandaşı olan herkes Amerikalıdır, ve b) ABD vatandaşı olmayan kimse Amerikalı değildir. Bir başka deyimle ABD vatandaşlığı, "Amerikalı" olmanın gerekli ve yeterli koşuludur. ABD vatandaşı olup Amerikalı olmamak, veya Amerikalı olup ABD vatandaşı olmamak mantıken bir anlam ifade etmeyen deyimlerdir.

Yabancı bir kimsenin ABD vatandaşlığına (ve dolayısıyla Amerikan ulusal kimliğine) kabulü için, "İngilizceye vakıf olma" veya "Amerikan ulusal ülküsüne sadakat" gibi bazı koşullar aranabilir. Fakat Amerikada doğmuş olan bir kimse, bu koşullardan bağımsız olarak, doğum itibariyle vatandaşlık hakkına sahiptir. Bir kez ABD vatandaşı olmuş birinin, "Amerikalı" olmak için uymak zorunda olduğu başkaca bir koşul yoktur. Sözgelimi İngilizce bilmese, kavuk giyse veya ferace taksa, George Washington'dan nefret etse ve bunu yüksek sesle ifade etse de "Amerikalılık" sıfatı zayıflamaz. Aksini ileri sürmek temel insan haklarına karşı ağır bir saldırı kabul edilir ve uygar insanlar tarafından ayıplanır; hatta bazı koşullarda cezai kovuşturmaya konu olabilir.

"Amerikalılık" kavramına bir siyasi irade koşulu ("Amerikan değerlerine" bağlılık, devlete sadakat vb.) ekleme girişimlerine Soğuk Savaşın ilk yıllarında rastlanmışsa da, aklı selim kısa sürede galip gelmiş; Senatör McCarthy'nin adıyla özdeşleşen bu eğilim hızla bertaraf edilmiştir.

Avrupa uluslarının birçoğu, yukarıda verdiğimiz tanımın (b) şıkkından şu ya da bu ölçüde uzaklaşırlar. Ancak tanımın (a) şıkkını reddettiği halde "uygar" sıfatına layık bulunan herhangi bir ulus gösterilemez.

Fransa vatandaşı olmayan Fransızlar vardır. Fakat tüm Fransa vatandaşları, kayıtsız, şartsız, kuşkusuz ve tartışmasız bir şekilde Fransızdır. Fransa devleti, kendi vatandaşlarına Fransız dilini, kültürünü, ulusal ülküsünü vb. benimsetmek için çeşitli gayretler gösterebilir ve nitekim gösterir: ancak herhangi bir nedenle bu gayretlere cevap vermemekte ısrar eden bir Fransa vatandaşının "Fransızlığından" kuşku duyulamaz. Çünkü böyle bir kuşku, eninde veya sonunda, o kişinin temel vatandaşlık haklarının inkârı sonucunu doğurur; bunun da anlamı, en iyi ihtimalde bir çeşit "ikinci sınıf" vatandaşlık statüsü, en kötü ihtimalde ise sınırdışı edilmek veya daha kötüsüdür.

Aynı gözlemler çağdaş Almanya için geçerlidir. "Alman ırkı" kavramının ve dolayısıyla "Alman vatandaşı olmadığı halde ırken Alman olmak" fikrinin oldukça güçlü bir tarihe sahip olduğu bu ülkede, Alman ırkından olmayan bir kişinin Alman vatandaşlığına (ve "Almanlığa") kabulü hayli katı koşullara bağlıdır. Fakat güçlükleri aşıp vatandaşlığa bir kez kabul edilen birinin, adı Ahmet veya Ayşe dahi olsa, artık Almanlığından şüphe edilemez. Böyle bir şüpheyi ifade etmek dahi, 1949 yılından bu yana, kanunla tayin edilmiş bir suç sayılır. Nazi döneminin talihsiz deneyimleri böyle bir tedbiri zorunlu kılmıştır.

Almanya'da son yıllarda kısmen siyasi kesimin de teşvikiyle yaygınlaşan yabancı düşmanlığı olayları, ülkedeki yabancıları - yani vatandaş olmayanları - hedef almıştır. Buna karşılık Türkçe isim taşıyan bazı Almanlar, parlamentoya ve belediye başkanlıklarına seçilebilmişler, Alman ordusunda görevler alabilmişlerdir.

Almanya'nın vatandaşlık hukuku alanında İkinci Dünya Savaşından sonra başardığı dönüşümü Türkiye'nin ne derece gerçekleştirebildiği ise, tartışmaya açık bir konudur.

Cumhuriyetin ilanını izleyen döneme ait resmi ve siyasi metinlerin birçoğunda "Türklük", vatandaşlığa ek birtakım kayıt ve şartlara bağlanmıştır. Dolayısıyla TC vatandaşlarının bir kısmının "Türk", ya da en azından "öz Türk" veya "ırk ve soy bakımından ifade olunan Türk" olmadıkları kabul edilmiştir. Sözkonusu kayıt ve şartların neler olduğunu bir sonraki soruda ele alacağız.

Notlar

1. Aktaran Sançar, İsmet İnönü ile Hesaplaşma, s. 95-96.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53