1920'ler Türkiyesi demokrasinin nesnel koşullarına sahip miydi?

Kurtuluş Savaşı sırasındaki ve ertesindeki göreli özgürlük rejimine karşın, Türkiye sonraki yıllarda gerçekten demokratik bir düzeni yaşatabilir miydi? Burası şüphelidir. Çeşitli ekonomik gelişim göstergelerinin demokrasinin önkoşullarını oluşturduğu yolunda, doyurucu bir toplumbilimsel kuram bulunmamakla birlikte; aralarındaki nedensellik ilişkileri kanıtlanmasa da, demokrasinin en azından belli gelişkinlik ölçütleriyle eşzamanlı olarak geldiği söylenebilir. (Mete Tunçay, Türkiye'de Tek Parti..., s. 332) Atatürk 1923'lerde, yani bir ortaçağ toplumunda niçin bugünün 1990'ların İngiliz demokrasisi gibi demokrasi kurmadı demek, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiği zaman niçin telefon şebekesi kurmadı demekle aynı anlama gelir. (A. Taner Kışlalı, Mustafa Kemaller Görev Başına, s. 162)

Demokrasi eğer siyasi iktidarın serbest genel oyla seçildiği düzenin adı ise, bunu yürütmek için sandık imal edip oy pusulası basmak ve oyları az çok güvenilir şekilde tasnif etmek için gereken altyapı dışında ne gibi sosyoekonomik koşullar gerektiğini anlamak güçtür. Atina'da MÖ 508 yılında demokrasi kurulmuş ve yüz küsur yıl pekala yürütülebilmiştir. İsviçre'de de demokrasi yediyüzüncü yılını tamamlamak üzeredir; üstelik bu sürenin uzunca bir kısmında İsviçre Avrupa'nın sosyal ve ekonomik bakımdan en geri ülkelerinden biri olmuştur. Atatürk'ün kaleme aldığı Medeni Bilgiler kitabına inanmak gerekirse, "Sumer, Elam ve Akat Türkleri" daha MÖ 5000 yıllarında demokrasiyi hayata geçirmişlerdir.

1923 Türkiyesi gibi fakir, okuryazar oranı düşük, sanayii kıt, ulaşım olanakları gelişmemiş, nüfus çoğunluğu köylü bir toplumda demokrasi gerçekten işleyebilir miydi?

"Demokrasi" deyimine birtakım ütopik anlamlar yüklenmediği sürece bu soruya olumsuz cevap vermek için bir neden göremiyoruz. Sosyoekonomik gerilik, muhakkak ki her yurttaşın siyasi sürece eşit ve aktif olarak katılmasını bir ölçüde imkânsızlaştıran bir faktördür. Fakat her yurttaşın siyasi sürece eşit ve aktif katılımı, demokratik işleyişin ne zorunlu bir unsurudur, ne de gerçek hayatta belli bir ölçünün ötesinde realize edilebilecek bir hedeftir. Yönlendirici bir ideal olarak belki değeri olabilir; ama böyle bir katılım olmadan da, gerçek dünyada demokrasiden beklenen faydalar (siyasi iktidarın kısıtlanması, kamuoyunun serbestçe oluşması, toplumsal çıkar ve eğilimlerin devlet yönetimine yansıması) pekala sağlanabilir.

Demokraside esas olan,

a) seçimlerin serbest ve düzenli olması,

b) toplumun yeterince geniş bir kesitinin seçme hakkının olması,

c) iktidarın seçimden çıkması veya serbestçe seçilmiş bir parlamentoya karşı sorumlu olmasıdır.

Toplumsal katılımın darlığı, bazı açılardan "eksik" bir demokrasi anlamına gelebilir; bazı toplusal çıkar ve inançların siyasete yeterince yansımaması sonucunu doğurabilir. Fakat katılım darlığının, parlamenter rejimin istikrarı ya da kamu özgürlüklerinin sağlamlığı üzerinde herhangi bir - olumlu ya da olumsuz - etkisi bulunduğu, bugüne kadar kanıtlanabilmiş bir husus değildir. Her halükârda, "eksik" de olsa demokratik parlamenter rejim, tek kişinin ya da küçük bir oligarşinin ülkeyi keyfince yönettiği rejimden, nitelikçe farklı bir şeydir.

Bu tesbitlerden sonra, geriye sorulacak iki soru kalmaktadır.

Birincisi, Türkiye'de 1923'ten önceki demokratikleşme deneylerinin başarısızlıkla sonuçlanmalarının nedeni, acaba sosyoekonomik koşulların uygunsuzluğu mudur?

İkincisi, benzer bir devirde ve coğrafyada, Türkiye'ye benzer sosyoekonomik koşullara sahip oldukları halde demokratik parlamenter rejimi işletebilmiş devletler var mıdır?

Sırasıyla bu iki soruya değinelim.

I. Geçmiş denemeler

Türkiye'nin ilk demokrasi denemeleri, tekrar anımsayalım ki, 1923 veya 1946 değil, 1876 ve 1908'de gerçekleşmiştir. Bu denemelerin niye başarısız kaldıkları ise muamma değildir, ve toplumun fakirliği yahut okuryazar oranının düşüklüğü ve telefonun icadı gibi şeylerle değil, gayet somut birtakım iç ve dış siyasi koşullarla ilgilidir.

1876: 1876'da ilan edilen Birinci Meşrutiyetin, II. Abdülhamid tarafından, birbuçuk yıl sonra askıya alınmasının iki nedeni gösterilir.

Bir kere Abdülhamid, iktidarı kimseyle paylaşmaya niyetli değildir. Parlamenter anayasayı kabul etmesi veya eder gözükmesi, tahta çıkabilmek için Mithat Paşa cuntasına ödediği bedeldir. İktidarını sağlamlaştırdığı an, hem paşayı hem anayasasını tasfiye etmekte gecikmeyecektir.

İkinci neden, imparatorluk yapısının tehlikeli istikrarsızlığıdır. Meşrutiyet ilanından altı ay sonra Rusya Osmanlı devletine savaş açmış; 1878 Şubatında düşman, Türk ordusunu hezimete uğratarak İstanbul kapılarına dayanmıştır. İmparatorluğun günlerinin artık sayılı olduğu inancı yaygındır; bundan ötürü Osmanlı idaresi altındaki ulus ve zümrelerin birçoğu (örneğin Bulgarlar, Rumlar, Ermeniler, Lazlar) yeni siyasi arayışlar içine girmişlerdir. Bazıları Ruslara yaklaşmakta, başkaları Rus tahakkümü olasılığına karşı Batılı güçlerin desteğini aramakta, daha başkaları iki tarafı karşılıklı oynayarak bağımsızlık peşinde koşmaktadır. Bu grupların serbestçe söz söyleyebildikleri, hatta sayısal çoğunluğu temsil ettikleri bir rejim, devletin çökmesiyle sonuçlanabilir.

Nitekim Meclisin feshine yolaçan kriz, bir dış politika krizi olmuştur: Ayastefanos'ta konaklayan Rusların İstanbul'a girme ihtimaline karşı Osmanlı hükümetinin İngiliz donanmasını yardıma çağırması üzerine Mebusanda hükümet sert eleştirilerle karşılaşmış, bunun üzerine 13 Şubat 1878'de meclis süresiz tatil edilmiştir.

1908: İkinci Meşrutiyetin, 1908 devriminden dört-beş yıl sonra İttihat ve Terakki zorbalığına yenik düşmesinde de aynı iki faktörün etkisi izlenebilir.

1908 devrimine önayak olan İttihat ve Terakki kadroları gerçi başlangıçta "hürriyet" fikrine gönülden bağlı gözükürler. Ancak sahip oldukları "gizli örgüt" ve "vatan kurtarma" zihniyeti, iktidarı başkalarıyla paylaşma fikrine yabancıdır; benimsedikleri Türkçü ve şovenist ideoloji, imparatorluk nüfusunun büyük bir kısmına devlet yönetiminde söz hakkı tanımayı reddeder; siyasi deneyimsizlikleri, 1911-12'de partinin parlamenter kanadının dağılması ve iktidarın bir süre kaybedilmesi ile sonuçlanmıştır.

Bunların etkisiyle "hürriyetçi" kadronun siyasi fikirleri hızla evrilecek, ve 1913'te kanlı bir darbeyle hükümeti deviren Enver, bir anda cemiyetin liderliğine yükselecektir. Bunu izleyen beş yıllık dikta döneminde İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin bulaştıkları olağanüstü boyutlardaki parasal yolsuzluklar ve kanlı entrikalar, sınırsız iktidarın çürütücü cazibesi karşısında siyasi ideallerin ne kadar hızlı buharlaşabildiğinin acı bir göstergesidir.

1913 olayının öbür nedeni, yine devletin dağılma tehlikesidir. İttihat ve Terakki yönetiminin fanatik milliyetçiliği ile birleşen beceriksizliği sayesinde, 1908'i izleyen birkaç yılda Bulgaristan imparatorluktan kopmuş; Girit, Arnavutluk, Suriye ve Arabistan ayaklanmış; onlardan esinlenen Anadolu Rumları ve Ermeniler de ayrılık havasına girmişlerdir. Demokratik bir seçimde müslüman ve Hıristiyan azınlık mensupları, Meclis üyeliklerinin yarısından fazlasına sahip olacaktır. Sansürsüz İstanbul basınının toplam tirajının önemli bir bölümü (belki yarıya yakını) Ermenice ve Rumcadır; önde gelen Türkçe gazetelerin bazılarının yöneticileri de gayrımüslimdir. 1912-13 Balkan Harbinde Osmanlı devleti, küçümsediği dört küçük Balkan ülkesi karşısında ağır bir hezimete uğramıştır. Yenilgiden sonra imparatorluk dahilinde yeni ayaklanmalar çıkması olasıdır. Nitekim "partilerüstü" Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin Balkan olayları karşısında içine düştüğü acz ve kararsızlık, 1913 darbesinin dolaysız gerekçesini oluşturur.

1923: 1876 ve 1908 demokrasi denemelerinin uğradığı fiyaskoda, o halde, bellibaşlı iki nedene tesadüf etmekteyiz. Bunlardan birincisi yönetici zümrenin iktidarı paylaşma konusundaki isteksizliği ise, ikincisi imparatorluğu tehdit eden gerçek tehlikelerdir.

Milli Mücadele ertesinde kurulan rejimin, daha kuruluş aşamasında serbest seçimlere dayalı parlamenter düzeni reddedişinde, anılan nedenlerin ikincisinin izine rastlayamayız.

1923'te Türkiye artık dağılma tehlikesi içinde değildir. Ülke sınırları içinde kayda değer bir Hıristiyan azınlık kalmamış; ayrı bir ulusal kimliğe sahip olan bellibaşlı müslüman topluluklar - Arnavut ve Araplar - kendi ayrı yollarına gitmişlerdir. Geri kalan müslüman nüfus, Milli Mücadelenin kaynaştırıcı potasında, az çok ortak bir ulusal ruh edinmiştir. 1922'deki zafer yeni devletin askeri "fizibilitesini" kanıtlamış, ikiyüz yıllık çözülme sürecinin sonuna gelindiği inancı yaygınlaşmıştır.

1925'teki Kürt ayaklanmasıyla gerçi yeniden bir bölünme ihtimali belirir gibi olmuştur: bu olay, Takrir-i Sükûn Kanunu yoluyla parlamentoyu ezmek ve rejimi son kalan muhaliflerinden ayıklamak için kullanılacaktır. Fakat bu kez durum, 1878 veya 1913'ten farklıdır. Bir kere isyan - öncekilere oranla - ciddi boyutlarda değildir: sınırlı bir askeri harekâtla iki ay gibi kısa bir sürede bastırılabilmiştir. İkincisi, uluslararası diplomaside ayrı bir Kürt devleti kurmak yönünde bir eğilim gözükmemektedir: İngiltere olaya eğer karıştıysa, Musul'daki pozisyonunu sağlamlaştırmaktan başka bir amaç gütmüş olamaz. Üçüncüsü ve en önemlisi, parlamentoda ve merkez basınında Kürt hareketini destekleyen kimse yoktur. Terakkiperver Fırka mensuplarından bazılarının isyana elaltından destek verdiklerini - inanması pek güç olmakla beraber - bir an için kabul etsek bile, 280-küsur kişilik mecliste toplam TCF üyesi en çok 30'dan ibarettir. Yani geçmiş örneklerin aksine, serbest bir meclis ve serbest basının ülkenin dağılmasına yol açacağını düşündürecek bir neden yoktur.

Hükümetin isyanı bastırma şeklini eleştirenler gerçi az değildir; ancak bu, bilindiği gibi, devleti parçalamak istemekten epey farklı bir şeydir.

Özetle, geçmiş demokrasi denemelerini başarısızlığa mahkûm eden "objektif koşulların" ikincisi, 1923'te bertaraf edilmiş gözüküyor. Geriye iktidar sahiplerinin iktidarı başkalarıyla paylaşmaktaki isteksizliği kalıyor, ki bu konuda durumun 1878 ve 1913'ten farklı olduğunu düşündüren bir ipucuna sahip değiliz.

II. Paralel örnekler

Çokuluslu imparatorluğun riskli yapısından kendini kurtaran cumhuriyet Türkiye'si, birçok bakımdan, 19.cu yüzyılda Osmanlı devletinden kopan dört Balkan ülkesini - Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan - andıran bir sosyal yapı arzeder.

Ulusal bileşim bakımından Balkan ülkeleriyle Türkiye arasında büyük bir benzerlik vardır. Türkiye'nin Kürt sorununa karşılık Bulgaristan'ın Türk, Yunanistan'ın Arnavut ve Türk, Romanya'nın Macar, Sırbistan'ın Arnavut ve Boşnak azınlıkları sıkıntı kaynağıdır. Ancak egemen ulus beş ülkenin her birinde kesin çoğunluğa sahiptir, ve uzun süren kurtuluş mücadeleleri sırasında oldukça güçlü bir ulusal bilince kavuşmuştur.

Dört Balkan ülkesi ile Anadolu-Trakya Türkiye'si arasında sosyoekonomik göstergeler bakımından da büyük bir fark yoktur.

Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya gerçi eski imparatorluğun nisbeten zengin tarım alanlarını devralmışlardır; buna karşılık 1830'da kurulan Yunanistan, Osmanlı arazisinin en fakir ve geri yörelerinden biridir (daha sonra kazandığı Tesalya ve Makedonya topraklarıyla, arayı kısmen kapatacaktır).

Ticarete ve denizciliğe açık olan Yunanlılara karşılık, Bulgar, Romen ve Sırpların ezici çoğunluğu köylüdür. 1910'da bir milyona yakın nüfusu olan İstanbul ve 180.000 nüfusu olan İzmir'e karşılık, Atina ve Pire'nin toplam nüfusu 141.000, Sofya'nın nüfusu 102.000, Belgrad'ın nüfusu 140.000'dir: yani "kentlilik" açısından Türkler, komşularından bir hayli ileridir.

Siyasi durum ise farklıdır. Dört Balkan ülkesinin üçü 1860 ve 70'lerde serbest ve çok partili seçimlere dayalı meşruti parlamenter rejimi kabul ederek, uzun bir süre istikrarlı bir şekilde sürdürebilmişlerdir.

Yunanistan'ın bağımsızlık savaşı sırasındaki (1821-30) ilk demokrasi deneyi gerçi fiyaskoyla sonuçlanmış; 1843'teki birinci meşrutiyet anayasası da parlamento üstünlüğünü kurmayı başaramamıştır. Ancak 1864'teki ikinci anayasa ile, geniş bir basın özgürlüğüne ve tek dereceli genel seçimlere dayalı parlamenter düzen kurulabilmiştir. 1909 reformuyla kitle tabanını genişleterek seçim sistemindeki aksaklıkları düzelten parlamenter rejim - 1922 yenilgisini izleyen bir dizi ciddi sarsıntıya rağmen - 1936'ya kadar, toplam 72 yıl ayakta kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde demokratik rejim yeniden kurulacak, 1967-74 arasındaki yedi yıllık askeri fasıla hariç, günümüze dek sürecektir.

Meşruti anayasa altında Yunan kralının rolü, Türkiye'de 1950'den sonra cumhurbaşkanının sahip olduğu konumdan çok farklı değildir. I. ve II. Konstantin'lerin 1913-22 ve 1964-67'de parlamenter hükümete karşı giriştikleri kuvvet denemeleri, Türkiye'nin çokpartili dönemde yaşadığı çeşitli müdahale teşebbüsleriyle karşılaştırılabilir.

1878'de fiilen bağımsız yönetime kavuşan Bulgaristan, ertesi yıl kabul ettiği anayasayla tüm Balkan ülkelerinin en özgür, çoksesli ve istikrarlı parlamenter rejimini oluşturmuştur. Genel oy hakkı ve tek dereceli seçim 1879 anayasasıyla tanınmış; Köylü Partisi ile Sosyalist Parti, erken tarihlerden itibaren parlamentoda temsil edilmişlerdir. Demokratik rejim 1922'yi izleyen yıllarda darbeler ve darbe teşebbüsleriyle sarsılmışsa da, 1935'te kral Boris'in parlamentoyu dağıtıp idareyi şahsen ele alışına kadar, 66 yıl boyunca varlığını korumuştur. Bu süre içinde Bulgar devleti üç büyük savaş ve iki önemli yenilgi yaşadığı, Makedonya ve Ege Denizine çıkış gibi en temel iki ulusal davasının kaybedilişine tanık olduğu halde, serbest parlamenter düzenden taviz verilmemiş olması ilginçtir.

Yukarıdakilere oranla daha sorunlu bir parlamenter rejim Romanya'da 1866 anayasasıyla kurulmuş, 1938 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Sırbistan'da 1869'da kurulan anayasal rejim ise istikrara kavuşamayarak, 1941'e kadar sürekli darbe ve rejim mücadeleleriyle sarsılmıştır.

Gelir, eğitim, sanayi, ulaşım ve kentleşme düzeyine ilişkin Yunanistan ve Bulgaristan'ın 1910 istatistikleriyle Türkiye'nin 1925 istatistikleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. Döneme ait güvenilir nitelikte ulusal gelir hesapları yoktur. Bütün parasal değerler, 1910 yılı sabit değerleri üzerinden sterline çevrilmiştir. Kentleşme başlığı altında, sırasıyla, nüfusu 100 binin üzerinde ve 10 binin üzerinde olan kentlerde oturanların genel nüfusa oranı, ve tarım sektöründe çalışanların toplam iktisaden aktif nüfusa oranı gösterilmiştir. Türkiye'nin kentleşme rakamları, 1927 genel nüfus sayımından alınmıştır; 1925 nüfus sayısı, 1927 sayımından (yıllık %2 artış hesabıyla) geriye projekte edilmiştir.

Üç ülkenin ihraç malları, ham ve yarı işlenmiş tarım ürünleri ile madenlerden ibarettir; ipek (Türkiye ve Bulgaristan), şarap (Yunanistan) ve gül esansı (Bulgaristan) dışında, dışsatımı yapılan mamul eşya yoktur. Ciddi sayılabilecek bir ağır sanayi üç ülkede de bulunmamaktadır. Mütevazı boyutlarda elektrik üretimine her üç ülkede 1901-1908 yılları arasında başlanmıştır.

Türkiye, kentleşme oranı bakımından iki komşusundan bir hayli ileri, buna karşılık eğitim altyapısı bakımından geridir. Okuryazarlık oranlarına ilişkin güvenilir bir sayı yoktur; ancak bu alanda da iki Balkan ülkesinin Türkiye'den ileri oldukları anlaşılmaktadır. Demiryolu ve telgraf ağları, ülkelerin yüzölçümü ve nüfus yoğunluğuna oranla birbirine yakın düzeydedir.

Kişi başına kamu harcamaları açısından Türkiye Yunanistan'ın yarısı, Bulgaristan'ın %70'i düzeyindedir. Ancak bu rakamlarda, büyük ülke olmanın getirdiği nisbi tasarruflar hesaba katılmalıdır: on milyonluk bir ülkeyi yönetmek için gereken para, sözgelimi ikişer milyonluk beş ülkeyi yönetmek için gerekenden daha az olabilir. Karşılaştırma amacıyla belirtelim ki, örneğin ABD'nin 1925'teki kişi başına kamu harcamaları federal, eyalet ve belediye düzeyinde toplam 120 dolar/25 sterlin dolayındadır; bir başka deyimle Yunanistan'ın 12, Türkiye'nin ise 22 katı kadardır.

Kişi başına ihracat rakamları açısından arada ciddi bir fark görülmemektedir. Sağlam GSMH istatistiklerine sahip olduğumuz 1950-sonrası dönemde Türk ihracat gelirlerinin GSMH'ya oranı % 3 ila 8, Yunan ihracat gelirlerinin GSMH'ya oranı ise % 9 ila 11 dolaylarında oynamıştır. Benzer bir orantı şayet 1910/25 yıllarında da geçerliyse, bu yıllarda Türkiye'nin kişi başına milli gelirinin aşağı yukarı Yunanistan'ınkine eşit olduğuna hükmetmek gerekir.

İki komşu Balkan ülkesinde özgür parlamenter rejimlerin ilk kurulduğu 1860 ve 70'li yıllara ait sosyoekonomik göstergeleri bulmak mümkün olamadı. Ancak bunların, 1910'a ait rakamlardan daha geri oldukları varsayılabilir. Bir başka deyimle Yunanistan ve Bulgaristan'ın demokratik yönetimi ilk benimsedikleri dönemdeki sosyoekonomik koşulları, 1925 Türkiye'sinden bir hayli daha geri olmalıdır.

Günümüzde, bilindiği gibi, Yunanistan'ın kişi başına geliri Türkiye'nin yaklaşık altı katı dolayındadır. Bulgaristan'ın son yıllarda içinde bulunduğu karışık durum sağlıklı bir kıyaslamaya imkân vermemekteyse de, sosyoekonomik altyapı açısından bu ülkenin - komünist rejim yıllarındaki uzun duraklamaya rağmen - Türkiye'den bir hayli ileri olduğu bilinmektedir. Türkiye'nin 1923-1950 yılları arasında yaşadığı ekonomik duraklamanın, bu sonuçlarda ne gibi bir etkisi olduğunu araştırmak yararlı olabilir.

Sonuç

"Koşul"lardan söz edenlerin asıl söylemek istedikleri şey, sanırız başkadır. 1920'lerde Kemalistler açısından Türkiye'de demokrasinin koşulları yoktur; çünkü en geç 1923 veya 1924'ten itibaren CHP rejiminin serbest seçim ve serbest basın ortamında iktidarda kalabilmesi imkânsızdır. Koşullar hazır değildir, çünkü koşulların hazır olması için önce halkın "eğitilmesi", sonra Kemalist kadronun her ne koşulda olursa olsun iktidardan düşmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması gereklidir. Sözü edilen tedbirler, 1946-50'de, 1960-65'te, 1971-73'te, 1980-83'te Kemalist aparatın başlıca uğraş konusunu oluşturmuşlardır. Koşullar henüz olgunlaşmamış olacak ki, bugün de hala aynı uğraş sürmektedir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53