Matbaanın gecikmesi, Osmanlı devletinin Batılılaşmaya karşı tutumunun göstergesi midir?

Gutenberg'in 15.ci yüzyılda icat ettiği matbaanın Türkiye'ye (daha doğrusu Türkçe'ye) ikiyüzyetmiş yıl gecikmeyle girmesi, Osmanlı devletinin Batı kaynaklı gelişmelere karşı olumsuz tutumunun bir simgesi olarak sıklıkla anılır. Osmanlı devleti, hiç şüphesiz varlığının ve öneminin bilincinde olduğu halde, matbaa gibi önemli bir yeniliğe yüzyıllarca direnmiştir. Lale Devrinde kurulan basımevi bile Patrona Halil isyanında etkinliğini yitirecek, ve matbaa Türk toplumuna kalıcı olarak ancak 19.cu yüzyıl başlarında girecektir. Kemalist devrim, yaygın kanıya göre, işte bu bağnaz yapının kırılmasını sağlamıştır.

Halil'den Hamit'e

Gösterilen örnek hakikaten çarpıcıdır. Ancak aynı derecede çarpıcı olan husus, Osmanlı devletinin 1826'dan sonra geçirdiği değişimdir. Batı dünyasına yüzyıllarca sırtını çeviren Osmanlı devleti, 19.cu yüzyıldaki reform atılımıyla, başka pek çok ülkeden - bu arada Japonya'dan - daha önce ve daha hızlı bir şekilde Batı'ya yönelmiştir.

Değişimin küçük fakat ilginç bir örneği, kuduz aşısı konusunda izlenebilir. Fransız hekimi Louis Pasteur kuduz aşısını keşfettiğini 26 Ekim 1885'te bilim dünyasına ilan etmiştir. 8 Haziran 1886'da II. Abdülhamid, insanlığa yararlı keşfinden ötürü kendisine birinci rütbeden Mecidiye nişanı ve 10.000 Osmanlı lirası ödül ile birlikte, staj için bir Osmanlı hekim heyeti gönderir. İstanbullu bir Rum olan Zoeros Paşa başkanlığındaki heyet, altı ay Pasteur'ün yanında eğitim gördükten sonra İstanbul'a dönerek yeryüzünün üçüncü kuduz hastanesi olan Dâülkelb ve Mikrobiyoloji Ameliyathanesini kurar. Türkiye'de ilk kuduz aşısı 3 Haziran 1887'de uygulanır.

Olayda dikkati çeken nokta, aşının ithalindeki sürat kadar, Pasteur'e verilen nişandır: Osmanlı hükümdarı, bir yabancı tarafından insanlığa yapılan bir hizmeti ödüllendirme yetki ve sorumluluğunu üstüne almıştır. Dar anlamda Osmanlı çıkarlarının ötesinde, genel olarak insanlığın refahıyla ilgilenme gereğini duymuştur. Bu tavrın bir adım sonrası, evrensel uygarlığa hizmet arayışının bizzat Osmanlı toplumu içinde yankı bulmasıdır. Türk toplumu, yerel kimliğin dar bencilliğinden evrensel uygarlığın geniş ufkuna açılma yönünde yüzyıllardır atamadığı adımı belki tam bu noktada atmış, veya atmanın eşiğine gelmiştir.

Aynı yıllarda yine padişahın inisyatifiyle donanmaya denizaltı alınmıştır. 1880'den itibaren İngiliz Garret ve İsveçli Nordenfeld'in geliştirdikleri ilk buhar motorlu ve otomatik torpito atabilen denizaltısıyla ilgilenen ikinci devlet - Yunanistan'ın peşinden - Osmanlı imparatorluğu olmuştur. 1885'te Osmanlı devleti Garret'in bir denizaltısını finanse eder. 1888'de Garret'in tasarladığı iki denizaltı Haliç tersanesinde monte edilerek denize indirilirler. Oysa Fransız donanması ilk modern denizaltısını 1893'te, ABD 1900'de, İngiltere ise ancak 1901'de satın alacaktır.

1897 Yunan harbinde yaralanan askerlerin röntgen cihazı yardımıyla ameliyat edilmeleri ise, savaş yaralıları üzerinde yapılan ilk röntgen uygulaması olarak dünya tıp tarihine geçmiştir. Conrad Röntgen'in kendi adıyla anılan ışınları 1895'te keşfetmesinden kısa bir süre sonra, İstanbul askeri tıbbiyesinde Dr. Esad Feyzi kendi imkânlarıyla bir röntgen cihazı imal etmeyi başarır. Cihazın harp yaralıları üzerinde kullanılmasına önayak olan da bu kişidir.

Yazık ki bu adımların devamı gelmeyecektir.

Uygarlık treni nasıl kaçırıldı?

Aşağıdaki tabloda, bazı keşif ve icatların Batı ülkelerinde ortaya çıkışları ile Türkiye'ye gelişleri arasında geçen süre görülmektedir. Listelenenler, benimsenmesi önemli bir siyasi kararı veya ciddi bir organizasyon ve sermaye yatırımını gerektiren yeniliklerdir. Her iki halde siyasi iradenin - devletin - inisyatifi ya da en azından onayı gerekir. "Fakirlik", "imkânsızlık" veya "kaynak sıkıntısı" bu süreçte tali bir rol oynarlar; örneğin demiryolu yapımı veya elektrik şebekesi kurulması gibi kararlarda sözkonusu olan mutlak anlamda kaynakların varlığı değil, olan kaynakların nereye tahsis edileceğidir. Belirleyici olan, siyasi tercih ve önceliklerdir.

Benimsenmesi ciddi bir siyasi kararı gerektirmeyen yenilikler liste dışı bırakılmıştır. Otomobil, caz müziği, bikini, çamaşır makinesi, kişisel bilgisayar gibi icatlar, maliyeti düşük bireysel kararlarla ithal edilebilecek şeylerdir. Türk toplumu geçen yüzyıl sonlarından bu yana bu tür yeniliklere uyum sağlamakta önemli bir sıkıntı çekmemiştir. Sıkıntı, siyasi iradeyi - devleti - ilgilendiren konulardadır.

Bu alandaki sıkıntının, yirminci yüzyıl başlarından beri ürkütücü bir artış gösterdiği tabloda izlenmektedir.

Listenin en sonunda yer alan altı kalemden her birinin Türkiye'de kabulü, hatırlanacağı üzere, ciddi siyasi direnişlere konu olmuştur veya olmaktadır. Direnişin başlıca kaynağı kamuoyunun "Kemalist" veya "ilerici" olarak bilinen kesimleridir. "İslami irtica" bünyesinde bu konularda önemli bir muhalefete rastlanmamıştır.

Osmanlı devletinin geçmişte matbaayı kabulünü yüzyıllarca engelleyen Patrona Halil zihniyetinin işlevini, günümüzde, Kemalist ideoloji yüklenmiş gözükmektedir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53