Tek Parti Cumhuriyeti, Batılılaşmayı hedeflemiş midir?

Atatürk Batı medeniyetinin, tekniğini, şu veya bu müessesesini değil yahut yalnız ilimde değil, dünya görüşünü benimsemeye çalışmaktadır. Ve bugün Kemalizmin ehemmiyeti, büyük inkılapçı karakteri, zihniyette bir tebeddül, bir değişiklik getirmesidir. Batı kültürünü yaratan dünya görüşünü getirmesidir. (Prof. Dr. Halil İnalcık, Atatürk Devrimleri, s. 69) Yeni Türk devletini Osmanlı İmparatorluğunun ıslahat hareketlerinden ayıran en büyük özelliği kesin bir kararla Batı medeniyeti alanına geçişi kabul etmesindedir. [...] Kökten batılılaşma inkılabın hedefidir. Batıyı ilim ve tekniğiyle birlikte zihniyet ve görüşüyle, hayat şartları ile birlikte almaktır. (Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Türk İnkılap Tarihi, s. 471-473)

"Batı kütürünü yaratan dünya görüşünün" ne olabileceğine ilişkin genel kabul görmüş bir teori bilmiyoruz. Batı uygarlığının büyük başarılarının "temeli" hangi değer ve kurumlardır? Batı uygarlığının tüm tezahür biçimlerini ayrım gözetmeksizin beğenip benimsemeyi "Tanzimat Batıcılığı" sayarak lanetleyen Kemalizm, acaba Batı uygarlığının daha derin plandaki bir "zihniyet ve görüşünü" keşfedip uygulamış mıdır? Benimsediği bu zihniyet ve görüş sayesinde hızla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilecek midir?

Tek Parti rejiminin Batılılık adına atmış olduğu adımları birer birer ele alarak, bu soruların cevabını arayalım.

Ne yapılmış?

Cumhuriyetin ilk yıllarında "Batılılaşma" başlığı altında yapılanları,

1. cumhuriyet,

2. laiklik,

3. medeni kanun,

4. şapka,

5. alfabe,

6. takvim ve

7. Pazar tatili olarak özetleyebiliriz. Kemalist rejime özgül karakterini veren "radikal Batılılaşma" iddiası, kültür alanındaki bu reformlara dayanır. Yoksa, demiryolu yapımı, halk sağlığı, sanayi, eğitim vb. alanlardaki altyapı tedbirleri Tanzimattan bu yana hemen hemen her Türk hükümetinin ortak kaygıları olup, Kemalist rejimin ayırdedici özellikleri arasında sayılamazlar.

1. Cumhuriyet: Cumhuriyet rejimini Batı uygarlığının temel kurum ve değerlerinden biri saymak mümkün değildir. Batı uygarlığının son beşyüz yıllık gelişmesinin çok büyük bir bölümü monarşi yönetimleri altında gerçekleşmiştir. Cumhuriyet, Batı dünyasında ancak 1918'den itibaren yaygın kabul görmüş bir devlet biçimidir. Başta İngiltere olmak üzere Batı dünyasının en istikrarlı ve aktif üyelerinin birçoğu, bu kabulün dışında kalmışlardır.

Amaç Türkiye'de bir Newton, bir Bach, bir Voltaire, bir Pasteur, bir Einstein, bir Churchill yetişmesi ise, adı geçen kişilerin tümünün monarşi yönetimleri altında yetişmiş kimseler olduğu gerçeği gözardı edilmemelidir.

Öte yandan, Batı uygarlığının oluşumunda daha önemli bir rol oynamışa benzeyen birtakım başka siyasi fenomenleri - örneğin hukukun üstünlüğü, güçler ayrımı, mülkiyetin dokunulmazlığı, dinin ve bilim kurumlarının devlet müdahalesinden masuniyeti; daha yakın çağlarda: siyasi düşünce ve basın özgürlüğü, parlamenter yönetim, serbest seçimler, demokrasi... - Kemalist rejimin Batı'dan ithal ettiği kurum ve değerler arasında tesbit edemeyiz.

2. Laiklik: Din kurumlarının siyasi etkisini yoketmeyi amaçlayan bir politika ilkesi anlamında laisizme, Batı uygarlığının temel taşları arasında yer vermek de mümkün gözükmemektedir. Bu anlamda laisizm, Fransa'da (ve Fransız kültürel etkisindeki birkaç ülkede) 19.cu yüzyıl sonları ile 20.ci yüzyıl başlarında etkili olmuş ve günümüzde önemini büyük ölçüde yitirmiş bir düşünce akımıdır. Anglo-Sakson ve Alman ülkelerinde ciddi bir varlık gösterememiş; İtalya ve İspanya'da çeşitli mücadelelere konu olmakla birlikte siyasi sisteme hakim olamamıştır.1

Vatandaşlık haklarının tüm dinlerin mensuplarına (ve dinsizlere) eşit ve tam bir şekilde tanınması, dolayısıyla kamu otoritesinin dinlerüstü bir kimlik taşıması anlamında laiklik, gerçekten, 18.ci yüzyıldan bu yana Batı toplumlarının ortak ve temel bir değeridir. Osmanlı devleti de bu anlamda laikliği Tanzimattan itibaren benimsemeye çalışmış ve 1876'da anayasasına koymuştur. Buna karşılık Kemalist rejimin gütmüş olduğu hedefler arasında böyle bir ideale rastlayamayız. "Osmanlılık" fikrini reddeden cumhuriyet, kendi ulusal idealini Türkiye'nin müslüman sakinleriyle sınırlandırmış; İslamiyet dışındaki dinlerin mensupları için "azınlık" adı altında bir çeşit ikinci sınıf vatandaşlık statüsü öngörmüş; müslüman olmayanları kamu yaşamından (ve ülkeden) defetmek için seleflerinin başlattığı gayretleri büyük bir ısrar ve inançla sürdürmüştür.

Gayrımüslim yurttaşlarına bakanlık, hatta ordu komutanlığı gibi görevlere yükselme imkânı tanıyan Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelere oranla Türkiye Cumhuriyeti, bu anlamda, yeryüzünün en az laik ülkelerinden biri olma niteliğini arzetmektedir.

İslamiyetin bizzat kendisi şayet Batılılaşmaya engel olarak görülüyor ve bu dini siyasi yaşamdan tasfiye etme çabaları bu nedenle Batılılığın bir ön koşulu olarak değerlendiriliyorsa, o zaman belirtmek gerekir ki bu anlamda İslamiyetin zıddı laiklik değil, Hıristiyanlıktır. Batı uygarlığının şekillenmesinde azımsanmayacak bir rolü olan bu dini benimseme yönünde Kemalist cumhuriyetin bir çabası görülmemiştir.

3. Medeni Kanun: Yazılı bir medeni kanun (code civil) metnine dayalı özel hukuk anlayışı, 18.ci yüzyıldan bu yana kıta Avrupası ülkelerine egemendir. Buna karşılık Anglo-Sakson ülkeleri, mahkemelerce yorumlanan toplumsal töreleri (common law) özel hukukun temeli kabul ederler. Kod sivil geleneğini izleyen Avrupa devletlerinin kanunlaştırmada izledikleri yöntem de, toplum törelerine yabancı bir metni devlet eliyle yasalaştırmak değil, Ortaçağdan beri bu ülkelerde yerleşik olan bir hukuk düzenini sistemleştirip çağdaşlaştırmaktan ibarettir. Türkiye'de buna benzer bir çaba, şer'i hükümleri derleyip rasyonelleştirmeyi deneyen Cevdet Paşa Mecellesinde (1869-1888) görülmüştür. Temel hukuk ilkelerinin,1926'da yapıldığı gibi, tepeden inme ve kayfi bir kararla değiştirilmesine, Batı tarihinin hiçbir evresinde rastlanmaz.

Medeni Kanunun Türk toplumuna getirdiği somut yeniliklerden biri a) dinî nikahın hukuken geçersiz sayılmasıdır. Oysa Fransa hariç Batı ülkelerinin hemen hepsinde dinî nikah hukuken bağlayıcıdır; medeni nikah, dinî evliliğin belediye siciline işlenmesinden ibaret bir hukuki işlemdir.

Türk Medeni Kanununun getirdiği ilkelerden ancak b) çok eşliliğin reddi ve c) özel hukukta - bazı istisnalarla - kadın ve erkek eşitliğinin tanınması, Batı uygarlığının genel, yaygın ve temel değerleri arasında sayılabilir.

4. Şapka: Şapkayı Batı uygarlığının temel kurum ve değerleri arasında saymak güç gözükmektedir. 19.cu yüzyıl başlarından 1960'lara kadar orta sınıf Batı giyiminin tipik bir unsuru olan bu başlığın yanısıra, bere, kasket, kenarsız kep, külah, kalpak, kukuleta, pudralı peruk, tricorne, bicorne, ve hatta sarık ve fes, Batı toplumlarının tarihinde görülmüş olan başlık biçimleri arasında yer alırlar. 2

Buna karşılık 1925 tarihli Şapka Kanununun bir benzerine, ikibin yıllık Batı tarihinin hiçbir döneminde tesadüf edilmemektedir. Toplum geleneklerine yabancı bir başlığın (veya giysinin ya da başka kişisel görünüm unsurunun) hükümet tarafından yasa ve emirle giydirilmesi, Batı geleneğinden ziyade Asya tipi despotizmin karakteristik kültürel tezahürleri arasındadır. 1644'te Çin imparatorluğuna hakim olan Mançu hanedanının, tüm Çinli erkekleri, başın ortasında bir püskül bırakacak şekilde saçlarını kazımaya mecbur etmeleri; Rus çarı Büyük Petro'nun (1687-1724) dindar Ortodoksların simgesi olan uzun sakalı yasak etmesi; Osmanlı padişahı II. Mahmud'un tüm Osmanlıları fes ve pantolon giyip sakallarını kısaltmaya mecbur eden 1829 tarihli kıyafet nizamnamesi, bu eski Asya geleneğinin örnekleri arasında zikredilebilir.

5. Takvim, alfabe, hafta tatili: Miladi takvim, Latin alfabesi ve Pazar tatili, Ortaçağ öncesinden beri Batı Avrupa kültürünün ortak ve tipik özellikleri arasında bulunurlar. Tek Parti rejiminin reformları arasında o halde sadece bu üçünü (yukarıda, 4.cü maddenin b. ve c. fıkralarında belirtilenlerle birlikte), tartışmasız, "Batı kültürünün kurum ve değerlerini benimsemek" yönünde atılmış adımlar sayabiliriz.

Öte yandan sözkonusu geleneklerin Batı uygarlığına özgü olağanüstü yaratıcılığı oluşturmada ne gibi bir temel role sahip oldukları, kolay anlaşılabilecek hususlardan değildir.

Neden yapılmış?

Yönlendirici mantığını ilk bakışta kavramakta güçlük çektiğimiz bu reformların anafikri - varsa - nedir?

Cumhuriyetin 1923'ten itibaren Batı'ya yönelmesi, bir yönden, Osmanlı devletinin yüz yıllık reform çabasının bir devamı sayılabilir.

II. Mahmud'dan itibaren Osmanlı eliti, devletin bekası için gereken reformların modelini Batıda aramıştır. Bu arayışın nedeni basittir, ve "taklitçilik", "Batı hayranlığı", "kompleks" gibi şeylerle ilgisi yoktur. Türkiye reform modelini Batıda aramıştır, çünkü Batı ülkeleri, teknik, ekonomik ve askeri alanlarda Türkiye'nin on veya yüz katı gibi rakamlarla ifade edilebilecek objektif bir üstünlüğe erişmişlerdir. 1683'ten itibaren Türkiye, bir Batı devletine karşı (bir başka Batı devletinin yardımı olmaksızın) giriştiği her savaşta hezimete uğramıştır. Aradaki farkı kapatmayı başaramadığı takdirde Türk devletinin varlığını sürdüremeyeceği anlaşılmıştır.

Atılımın modelini İslam uygarlığı çerçevesinde bulmak mümkün olmamıştır: İslam uygarlığı belki birtakım reformlarla geçmiş devirlerdeki dinamik yapısına tekrar kavuşturulabilir; fakat bu reformlara yol gösterecek olan modeli İslam kültürü çerçevesinde keşfetme çabaları henüz başarılı bir sonuç vermemiştir. Ergenekon uygarlığının gücü hakkındaki belirtiler de, ne yazık ki, ümit verici değildir. Hunların ve Oğuzların uygarlık alanındaki başarıları, eğer varsa, çağdaş Amerika ve Fransa'ya oranla bir hayli mütevazı kalırlar. Dolayısıyla Türkiye'nin Batı karşısında tekrar ayakta duracak hale gelmesinin çaresi yine Batı'da aranmak durumundadır.

Şu halde Türkiye'nin 1826'dan sonra Batı'ya yönelişinin mantığını anlamak kolaydır. Ortada bir ölüm kalım meselesi vardır. Buna karşılık Kemalist cumhuriyetin kültürel alandaki "Batılılaşma" çabasını bu mantıkla açıklamakta zorlanırız. Şapka, alfabe ve medeni kanun gibi reformların, Batı uygarlığının teknik, ekonomik ve askeri gücüne olan muhtemel katkılarından ötürü benimsendiğini sanmak herhalde safdillik olur. Öyleyse bu reformların gerekçesi nedir? "Batılılaşma" adı altında, Batı uygarlığının temel değer ve kurumlarıyla pek bir ilgisi gösterilemeyecek birtakım şekil unsurları, büyük toplumsal direnişlere rağmen ve büyük acılar pahasına niçin uygulamaya konulmuştur?

Bu soruların cevabını, bir yandan kişi faktöründe, öbür yandan İslami kesime karşı girişilen siyasi mücadelede aramak gerekiyor.

Kişi faktörü

Kemalist rejimin Batılılık adı altında getirdiği reformları, o reformların sahibi ve yaratıcısı olan kişinin ruh yapısından bağımsız olarak düşünemeyiz. Atatürk'ün Batı kültürüne yaklaşımını Baskın Oran şöyle özetlemektedir:

"Pek duyarlı bir yetim olarak büyümesinden başlayarak, arkadaşlarına oranla Garp'ın Şark'ı aşağılamasından çok daha fazla etkilenen M. Kemal bir azgelişmiş ülke aydınının niteliklerini bu psikolojik boyut yüzünden çok daha kristalize olmuş bir biçimde özümlemiştir. [...] Harbiye'nin Batı'ya en açık kurum olması, Batı'nın yaşam biçimini almanın ve bunu yukarıdan buyrukla - gerekirse zorla - uygulamanın çıkış noktası olmuş olmalıdır. Duygu ve düşünce açısından kendine eşit gördüğü insanlar arasında egzotik bir varlık olarak dolaşmak ağırına gittiği için Batı giysilerinin yerleşmesine bambaşka bir önem verdiği yorumu oldukça açıklayıcıdır. [...] 1910'da ordu adına Paris'e giderken sınırı geçer geçmez fesi çıkarıp kasket giymesi, bir gece kabulde Mısır büyükelçisinin kafasındaki fesi herkesin içinde çıkarttırmaya kalkıp adamı baloyu terk zorunda bırakması, girişilen düzeltimlerin yalnızca bir azgelişmiş ülke seçkininin Batı'ya özenmesinden ibaret kalmadığını, derinde birtakım koşullanmaların söz konusu olduğunu göstermektedir."

"[...] M. Kemal Paşa'nın koşullanmalarının doruk noktası Sofya'da geçirdiği askerî ataşelik dönemi gibi gözükmektedir. 1913'ün Sofya'sı kendi halinde bir Balkan kentidir ama, en azından M. Kemal'in gözünde Avrupa başkentlerinin tatlı hayat atmosferini temsil etmektedir. Balolarda danseden kadınları gördükçe kadın özgürlüğünü özlemekte, İstanbul'un da Sofya gibi bir opera binası olmadığınından arkadaşı Şakir Zümre'ye yakınmakta, rejimin işleyişini yakından izlemektedir. İstanbul'un şarklılığından tiksinmiş bir Mustafa Kemal için Sofya deneyimi çok etkileyicidir. Bu öyle bir deneyimdir ki, hem Sofya'da görüp özendiklerinin bir gün mutlaka uygulanması yolunda büyük bir baskı oluşturmaktadır, hem de bu burjuva toplumuna içten içe kıskançlık duymamak olanaksız hale gelmektedir." 3

Batı kültürüne ilişkin deneyimi üç kısa Avrupa ziyareti ile bazı Balkan kentlerinde geçirdiği yıllarda oluşan Atatürk'ün, "Batı kültürü" kavramından tam olarak ne anladığı, modern Türk tarihçiliğinin yeterince üzerinde durmamış olduğu bir konudur.

İslam kültürünün tasfiyesi

Cumhuriyet "Batıcılığının" iç siyasi boyutu da gözardı edilemeyecek önemdedir.

"Laiklik" adı altında girişilen şey, bir tasfiye hareketidir: Milli Mücadeledeki ortaklığı sayesinde Osmanlı devletinde yüz yıldan beri sahip olamadığı bir güç ve ağırlığa kavuşan, devlet iktidarına ortak olan popüler İslamiyetin, siyasi sahneden silinmesi hedeflenmiştir.

İzlenen stratejinin "askeri" uslubu belirgindir. Düşmanı çökertmek için seçilen yöntem, onun iaşe ve mühimmat kaynaklarına saldırmaktır. İslamcı siyasetin güç aldığı kaynak, Türk toplumunda derin kökleri olan dinî kültürdür: o halde bu kültürün - örgütsel yapıları, dayanışma ve eğitim kurumları, literatürü, hukuku, ayırdedici simge ve kıyafetleri, gelenekleri, tarih bilinci, sanatı ve müziği ile birlikte - yokedilmesi gereklidir. Yıkımın bırakacağı boşluğu dolduracak olan kültürel modeli yakın veya uzak Türk tarihinde bulmak mümkün olamadığı oranda - ve ancak bu oranda - bu model ve referans, Batı'da aranacaktır.

İslam kıyafeti atıldığında, çıplak kalınmayacağına göre, onun yerine giyilecek bir giysi gereklidir. Atatürk'ün deyimiyle "Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal bulunmadığı" için, giysi modeli Batı'da aranmıştır. Benzer bir ihtiyaçtan hareket eden Çin devrimi ise, 1960'larda işçi tulumuyla milis üniforması karışımı bir otantik "Mao giysisinde" karar kılacaktır.

Şer'i hukuk lağvedildiğinde, Türkiye'de bundan başka örnek alınacak bir şahıs hukuku geleneği bulunmadığı için ve yeni bir hukuk oluşturmak yıllar süreceğinden, mevcut bir kaynaktan tercüme etmek en mantıklı çözüm olarak görülmüştür.

Hilafet kurumuyla birleşerek İslami politikanın bir simgesi haline gelen Osmanlı hanedanı kaldırıldığında, yeni bir hükümdarlık tesis etmenin pratik sakıncaları görüldüğünden, o yıllarda Avrupa'da revaçta olan bir rejim modeli - cumhuriyet - tercih edilmiştir.

Alfabe devriminde asıl gaye, Batı kültürünü benimsemekten çok, İslam kültürünün entellektüel köklerini kurutmaktır. Amaç Türklerin Shakespeare'i ya da Paris gazetelerini daha kolay okuması değildir: Kuran'ı ve Osmanlı kaynaklarını okumalarını önlemektir. Bu aşamada tümüyle Türkçeye özgü bir alfabe geliştirmek üzerinde bir müddet durulmuşsa da, daha kolay - ya da daha inandırıcı - bulunduğu için Batı'dan alfabe ithali tercih edilmiştir.

Cumayı ve Hicret esasına dayalı tarih perspektifini toplum zihninden silmek için, Pazar tatili ve Miladi takvim getirilmiştir. Batı müziğinin radyoda zorunlu kılınması ise, bu müziğe yönelik gerçek bir sevgi veya inançtan çok, İslami kültürle yakın ilişkileri olan alaturka müzik geleneğini yıkmak kaygısını akla getirmektedir. Şahsi eğilimleri Rumeli havaları ve Safiye Ayla'dan yana olan Gazi'nin (bu noktada İsmet İnönü'den farklı olarak) Batı müziğine ilişkin ciddi bir bilgi veya duyarlığı bulunduğunu gösteren bir ipucu yoktur.

Çok eşliliğin hukuken tasfiyesinde de gerçek bir ahlaki tercihten çok pratik gerekçeler rol almışa benzemektedir. Çok eşliliğin doğurduğu karmaşık hukuki sorunlar, şer'i hukuk ilkelerinin kısmen de olsa korunmasını zorunlu kılacaktır; oysa bu, arzu edilen bir hal değildir. Oysa ki Atatürk'ün kişisel tercihleri, bilindiği kadarıyla, Medeni Kanunun öngördüğü tek eşli aile idealinden uzaktır.

Sonuç

Maksat, o halde, Batı kültürünü ilginç, güçlü ve güzel kılan şeyleri benimsemek değildir: siyasi nedenlerle düşman sayılan bir kesimin toplumsal dayanaklarını ortadan kaldırmaktır. İki hedef arasında mantıki bir ilişki bulunmaz. İslam kültürünü reddetmek, Batılılaşmak değildir; ikisi ayrı ayrı şeylerdir. Kemalist rejim Türkiye'de İslam kültürünün, İslami değer ve alışkanlıkların bir kısmını tahrip etmiş olabilir. Ama bundan Türkiye'nin Batı kültürüne yaklaştığı ya da Batı uygarlığına özgü fevkalade yaratıcılıktan pay almaya başladığı sonucu çıkmaz. Atılanın yerine hiçbir şey konmamış, ya da sözgelimi Batı yerine başka bir şey konmuş olabilir.

Nitekim "Batılılık" adına getirilen şeylerin olağanüstü yüzeyselliği, hatta anlamsızlığı oldukça erken bir tarihte farkedilmiş olmalı ki, 1930'lardan itibaren Tek Parti rejiminin ideolojik vurgusu artık "Batılılaşmak" değil, Ergenekon uygarlığının ihya edilmesi üzerine yoğunlaşacaktır. Şapkanın, cazbandın ve Latin alfabesinin tatmin edemediği ulusal ideali, bu kez başka bir yönde aramak ihtiyacı duyulacaktır.

Cumhuriyetin "Batı" yönündeki önemli reformlarının tümü, dikkat edilirse, Cumhuriyetin ilk yıllarının - daha somut olarak, 1923-28 arasındaki altı yıllık dönemin - eserleridir. 4 1930'lara doğru Reisicumhurun söylemine hakim olan kültürel referans ise artık Batı değil, düşsel bir Orta Asya geçmişidir. Cumhuriyetin ikinci onyılına rengini veren Dil ve Tarih devrimlerinin, Soyadı kanununun işaret ettikleri uygarlık modeli Avrupa değil, İslamiyet öncesi Türk tarihidir. Yeni Türk dilinin kaynakları Uygurca ve Yakutça'da aranacaktır. Atatürk'ün yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında Türk demokrasisinin öncülü olarak sunulanlar Fransız devrimi veya İngiliz parlamentosu değil, "Eti, Sümer ve Akat Türkleridir". Türk uygarlığının kaynağı, Avrupa'ya medeniyeti öğrettiği ileri sürülen "Alp Türk ırkında" keşfedilmiştir. Yeni ihdas edilen Türk adlarının kültürel ufkunda Newton ve Amadeus değil, Cengiz ve Attila bulunur.

Kemalizmin "Batılılık" cephanesi, öyle gözüküyor ki, birkaç cılız atımdan ibaret olan ömrünü, on yıla kalmadan tüketmiştir.

Öte yandan Orta Asya'nın çağdaş Türk toplumuna sağladığı uygarlık modeli de doyurucu bir model olmaktan uzaktır. Simge, şiir ve hayaller için Ergenekon'a dönülebilir; fakat çağdaş teknolojiye ve siyasi kurumlara yön verecek örnekleri Oğuz destanında bulmakta zorlanırız. Bundan ötürü model arayışı cumhuriyet Türkiyesinin gündeminden hiç düşmeyecek; 1960'larda Nasır'ın Mısır'ı, 1970'lerde Brejnev'in Rusyası, Mao'nun Çini ve hatta Enver Hoca'nın Arnavutluğu, 1980'lerde ilkel ve ilkesiz bir çeşit Amerikan maddiyatçılığı, Türkiye için uygarlık modelleri olarak sunulabilecektir. Bu arayışların çıkmaza girmesiyle birlikte, İslamiyetin - üstelik entellektüel kaynaklarından uzaklaşmış, hoşgörü kapasitesi sonuna kadar zorlanmış, ezildikçe içine kapanmış bir İslamiyetin - yeniden güçlü bir ideolojik alternatif olarak ortaya çıkmasına hayret edilmemelidir.

Notlar

1. Laïcisme/laïcité karşılığı bir sözcük İngilizce ve Almanca'da yaygın değildir. İngilizce'de kullanılan secularism, ve Almanca'da kullanılan Toleranz ve Säkularismus terimlerinin içerdiği anlam, Fransızca'daki laïcisme'den farklıdır. Sözcükleri hassas bir şekilde kullanmak istediğimizde, bu nedenle, "laiklik/laisizm" terimlerine sadece Fransa'da Üçüncü Cumhuriyetin uyguladığı "din kurumlarının siyasi yaşamdaki etkisini kırma politikası" anlamını yüklemek gerekir. Ancak bu terimlerin Türkçede kazandığı olağanüstü muğlak ve esnek anlam yüzünden bundan kaçındık; "laiklik karşıtı" olarak etiketlenmeyi göze alamadık. Onun yerine, "laiklik" sözcüğünü her kullanışta hangi anlamını kastettiğimizi vurgulamaya özen gösterdik.

15.ci yüzyılın ilk yarısında çeşitli sarık türlerinin (belki bir çeşit "Türk modası" etkisiyle) Avrupa'da yaygınlaştığı görülmektedir. 17.ci yüzyılda Hollandalı ressam Rembrandt sarık kullanmıştır. Kunduz kürkü kalpak modası, 18.ci yüzyılın ikinci yarısında Amerikan kolonilerinden Avrupa'ya yayılmıştır. 1820'lerde Yunan bağımsızlık hareketinin etkisiyle, Mora köylülerinin giydiği püsküllü fes Avrupa'nın romantik devrimcileri arasında taraftar bulur; İtalyan devrimcisi Garibaldi'nin fesli bir tablosu vardır. 18.ci yüzyıla ait Felemenk tablolarında, yarım düzine farklı başlık çeşidi taşıyan insanları bir sofra etrafında görmek mümkündür.

2. Batı'da kamu otoritesi kıyafete müdahale etmemiş değildir. Ancak bu müdahale, ya a) toplumun benimsemiş olduğu kıyafet normlarından aşırı ölçüde sapanların engellenmesi, ya da b) belli bir meslek veya zümreye ait kıyafetin (örneğin papaz giysisi, askeri üniforma vb.) yetkisiz giyilmesinin önlenmesine yöneliktir. Yeni bir kıyafetin yasayla zorunlu kılınması apayrı bir olaydır, ve Batı'da örneği yoktur.

3. Oran, Atatürk Milliyetçiliği, s. 74-76.

4. 1930-38 yılları arasında uygulamaya konulup "Batılılaşma" çerçevesine sokulabilecek reformlar, ölçüler kanunu (1931), üniversiteye Alman profesörler getirilmesi (1933), dini kisvelerin giyilmeyeceğine dair kanun (1934) ve hafta tatilinin Pazar gününe alınmasıdır (1935). Atatürk'ün 1929 sonrasına ait söylev ve demeçlerinde ve doğrudan kendisine atıfta bulunan gazete yazılarında "Batı uygarlığı," "Batılılık" vb. konulara değinen bir tek örnek bulamadık.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53