Türkiye'nin Batılılaşması, Atatürk devrimlerinin eseri midir?

Bugünün Türkiyesinde Batı medeniyeti alanına geçiş kesin bir karardı. Bu kararın mihverinde Atatürk bulunmaktadır. (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri, s.103.) Osmanlı Türk modernleşmesine karakterini veren, onu sınırlayan, onu aciz bırakan, kısır bir taklitçilik seviyesinde duraklatan iki büyük amil vardır. Bunlardan birincisi Osmanlılık, ikincisi Hilafettir. (Prof. Dr. Halil İnalcık; aktaran Eroğlu, s. 470.)

Osmanlı devletinin Batı uygarlığına açılma sürecinin başlangıcı, bilindiği gibi, en azından III. Ahmet devrine (1703-1730) dayanır. 18.ci yüzyılda türlü ilginç - ve yeterince incelenmemiş - aşamalardan geçerek, II. Mahmud devrinde (1808-1839) geri dönülmez noktaya ulaşır. 1839 tarihli Tanzimat fermanından itibaren imparatorluk yönetimine hakim olan elitin kültürel tercihi, büyük bir ağırlıkla Batıdan yanadır. Zaman zaman iç siyasi dengelerin zorladığı belirsizlik ve duraksamalar görülürse de, en azından 1912-13 Balkan Harbine kadar, genel gidiş yönünde ciddi bir sapma tesbit edilemez.

Kemalist cumhuriyet, şu halde, Türkiye'de Batılılaşma sürecinin başlangıç noktası olmaktan çok uzaktır: Türkiye Batı uygarlığını benimsemeye, cumhuriyetten en az yüz yıl önce karar vermiştir. Bu uğurda, küçümsenmeyecek adımlar atmıştır.

Kemalist cumhuriyet, tam tersine, Türkiye'de Tanzimat sonrası devirde Batı ve Batılılar aleyhine ortaya çıkan en şiddetli reaksiyon hareketinin bağrında doğmuştur. İttihat ve Terakki rejiminin 1913'ten itibaren benimsediği yönelişler ile, o yönelişlerin doğal bir uzantısı olan Milli Mücadele, Batı düşmanlığının ve "gâvur" tepeleme güdüsünün, cihat ve cidal ruhunun, Türkiye'de yüz yıldan beri görülmemiş bir ölçek ve şiddette yeniden ortaya çıkışını temsil ederler. Kemalist rejim 1923'ten sonra gerçi Batılılık hedefini yeniden benimsemiş veya benimsemeye çalışmıştır. Fakat kökenindeki Batı-karşıtı tepkiyi ne ölçüde aşabildiği, doğum sancılarının izini ne ölçüde unutabildiği, yeterince üzerinde durulmuş bir konu değildir.

Bu soruda Osmanlı Batılılaşmasını; daha sonra sırasıyla Milli Mücadelede somutlaşan tepki hareketini ve Cumhuriyetin yeniden Batı'ya yönelişini ele alacağız.

Osmanlı reformu

Osmanlı devletinin II. Mahmud devrinde başlayan reform sürecinde Batı'dan aldığı kurum ve kavramlardan bazıları aşağıda konu başlıklarıyla özetlenmiştir.

Devlet teşkilatı: Merkez ve vilayetlerde, profesyonel bürokrasi esasına dayalı bakanlıklar teşkilatı kuruldu (1830'lardan itibaren). İlk devlet bütçesi yapıldı (1838). Kadastro teşkilatı (1831), nüfus idaresi ve muhtarlıklar (1831), kamu posta teşkilatı (1834), banknot bankası (1840), polis teşkilatı (1845), belediyeler (1854/77), eğitim bakanlığı (1866) kuruldu.

Siyaset: Hürriyet, milliyet, anayasa, liberalizm, meşrutiyet, parlamento, bakanlar kurulu, cumhuriyet, sosyalizm, devrim, ırk, kadın hakları, sendika, parti, dernek kavramları Osmanlı toplum yaşamına girdi. Yaklaşık 1860'lardan itibaren siyasi düşünce bu kavramlar çerçevesinde şekillendi. Temsili meclis ilkesi, önce yerel yönetim (1864) ve gayrımüslim "milletlerin" idaresinde (1860), sonra genel düzeyde (1876/1908) benimsendi. Anayasa kabul edildi (1876/1908). Siyasi partiler kuruldu (1908).

Ordu: Modern Avrupa ordularının teşkilat ve eğitim modeli benimsendi (1826). Teknik sınıfların eğitimi için askeri fen okulları kuruldu ve Avrupalı eğitmenler getirildi. Ülke çapında askeralma sistemi örgütlendi (1831). Avrupalı subay ve danışmanlar nezaretinde jandarma kuvveti (1846/1879), modern donanma (1861-76) kuruldu. Silahlı kuvvetlere mavzer (1880'ler), denizaltı (1891), uçak (1912) ve diğer modern gereçler alındı.

Hukuk: Fransız hukukundan esinlenen Ticaret Kanunu (1850), Ceza Kanunu (1858), Deniz Ticareti Kanunu (1863), Ceza ve Hukuk Muhakemeleri Usul Kanunları (1879) kabul edildi. Bunlardan birincisi geleneksel Osmanlı hukukunda yeri olmayan faiz, anonim şirket ve kambiyo senedi kavramlarını getirdi; dördüncüsü ile, "kamu adına kovuşturulan suç" kavramı ve savcılık müessesesi Osmanlı yaşamına girdi. Ticaret, ceza ve idare hukuku alanında iş görmek üzere laik mahkemeler kuruldu. Devlet görevlilerine karşı açılan davaları görmek için Şurayı Devlet (Danıştay) kuruldu (1867).

Eğitim: Modern Türk eğitim sisteminin tüm unsurları bu dönemde oluştu. Ortaokullar (1838/46), liseler (1856) ve üniversite (1869/1900) açıldı. Orta öğretimde Fransızca mecburiyeti kondu. İlköğretimi devlet denetimine almak için çeşitli teşebbüsler yapıldı (en önemlisi 1869). Modern ilkokullar açıldı (1872). Batılıların yurt içinde öğretim kurumları açmasına izin verildi.

Kültür: Saray bünyesinde Batı müziği orkestrası kuruldu (1826). Gazeteler yayınlandı (Fransızca 1824, Türkçe 1831); 1860'tan itibaren Türkçe serbest basın hızla gelişti. Tiyatro (1840), opera (1844) ve Türkçe tiyatro (1870) toplum yaşamına girdi. Batılı anlamda resim (1850-60'lar), roman (1851/72) ve heykel gibi yeni sanat dalları gelişti. Batı dillerinden çok sayıda kitap tercüme edildi. Arkeoloji müzesi kuruldu (1847/68).

Günlük yaşam: Geleneksel Osmanlı giysileri yasaklanarak, erkekler için Avrupa tipi pantolon, ceket, siyah ayakkabı ve fes mecburiyeti kondu (1829). Üst sınıf şehirli kadın giyiminde (dış giyim unsuru olarak korunan peçe hariç) Avrupa modası yayıldı. Ev mefruşatında masa ve sandalye kullanımı, saraydan başlayarak (1830'lar) şehirli ailelere yayıldı. Resmi işlemlerde güneş yılı esasına dayanan Rumi takvim kabul edildi (1839).

Ticaret: Serbest ticareti teşvik eden politikalar sayesinde, Osmanlı devletinin Avrupa ülkeleriyle ticareti sabit fiyatlarla yaklaşık on kat arttı. Batı kökenli tüketim malları günlük yaşama girdi.

Sanayi: Devlet ve özel sermaye tarafından, dokuma, kâğıt, konserve, çimento, cam, porselen, şeker, bira, tütün, demiryolu rayı, barut, fişek, hurufat fabrikaları kuruldu. Bursa'da bir İsviçreli tarafından kurulan ilk ipek ipliği fabrikasını (1845) sayıları düzineleri bulan başkaları izledi.

Tarım: Pamuk, patates, mısır, domates, şeker pancarı ve narenciye gibi Batı kaynaklı ürünler ilk kez ekildi. Nümune çiftlikleri ve tarım okulları açıldı. Bursa ipekçilik okulu (1881), Ankara tiftik mektebi (1902) kuruldu.

Benzer gelişmeler, sağlık, ulaşım, maliye gibi alanlarda yaşandı.

Modernleşme mi, Batılılaşma mı?

Burada sayılanlar, genel ve soyut anlamda bir "yenilenmenin" ürünleri değildir. Osmanlı toplumu kendi iç dinamiğiyle, kaçınılmaz bir şekilde "geliştiği" için bu merhalelere varmamıştır. 1826'daki aynı hareket noktasından yola çıkan herhangi bir toplumun, tarihin herhangi bir yüz yıllık döneminde, zorunlu olarak aynı dönüşüm sürecini yaşayacağı ileri sürülemez.

Yapılan şey, yabancı bir uygarlığın - Batı uygarlığının - kendine has birtakım kurum, kavram, değer ve ürünlerinin, sistemli ve bilinçli bir şekilde ithali (taklidi, kabulü, adaptasyonu)'dur. Yabancı bir uygarlık topyekün model ittihaz edilmiş ve ona benzemeye çalışılmıştır.

Benzer kültürel asimilasyon hareketlerine, tarihte çeşitli kereler rastlanır: Cermen kavimlerinin Hıristiyan Roma uygarlığını, ilkel Rus devletinin Ortodoks Bizans uygarlığını, Japonların Çin kültür ve uygarlığını "almaları" buna örnektir. Daha yakın bir örnek de, Türklerin vaktiyle İslam uygarlığını benimsemeleridir. Her örnekte "alıcı" kültür, şu ya da bu nedenle kendisinden üstün saydığı bir uygarlığın yaşam ve yönetim tarzlarını - inançları, sanatı, giyim tarzı, alfabesi, siyasi kurumları ile birlikte - kendine maletmeyi denemiş, buna karşılık kendi ayrı kimliğini ve siyasi bağımsızlığını korumuştur.

Bundan ötürü "modernleşme" veya "çağdaşlaşma" gibi kaçamak birtakım terimlere başvurmadan, yaşanan sürecin adını açıkça "Batılılaşma" (veya "Avrupalılaşma") olarak koymak zorundayız. "Modernleşme" belki Avrupa'nın kendi içinde yaşadığı bir sürecin adı olabilir. Türkiye'nin yaptığı ise, eski ve yeni yönleriyle Avrupa uygarlığını alıp, kendine maletmeye çalışmaktan ibarettir.

Kaldı ki, Batı'da bin yıllık geçmişi olan üniversite, parlamento, yerel yönetim gibi kurumların veya masa-sandalye gibi alışkanlıkların ithalinin ne anlamda "modernlik" sayılacağını anlamak da mümkün değildir.

"Tanzimat Batıcılığı"

Osmanlı reformunu taklitçilik, yüzeysellik, elitizm ve gayrı millilikle suçlayan klasik eleştiri çizgisi inandırıcı olmaktan uzaktır. Bu tür tepkileri, Cumhuriyet rejimini her ne pahasına olursa olsun yüceltme yönündeki ideolojik çabalar çerçevesinde değerlendirmek daha doğru olur.

Taklitçilikten kastedilen eğer bir bütün olarak Batı uygarlığına öykünme çabasıysa, o zaman eleştirilen şey "Tanzimat Batıcılığı" değil, Batılılaşmanın ta kendisidir. Batıya alternatif olarak reform-öncesi Osmanlı düzeni veya kadim İslam uygarlığı savunulmuyorsa, o zaman savunulan şeyin ne olduğu pek belli olmaz. Eski Osmanlı düzeni veya Batı dışında, Türkiye için geçerli olan uygarlık modeli hangisidir? İslamiyet öncesi Orta Asya mıdır? Hititler midir? Rus sosyalizmi midir? Bu soruların cevabı verilmez.

Taklitçilik deyimiyle anlatılan yok eğer Batı uygarlığının birtakım marjinal ögelerine özenmek, dış görüntülerin ardındaki "özü" yakalayamamak - yaygın deyimiyle "monşerleşmek" - ise, o zaman Batı uygarlığında neyin marjinal (görüntü) ve neyin önemli (öz) olduğuna dair kapsamlı bir teori olması gerekir. Bizzat Batı'nın beşyüz yıldan beri keşfedemediği bu teorinin hangisi olduğu belli değildir. Mesela demokrasi, Hıristiyanlık, laiklik, tek eşlilik, alafranga müzik ve şapkadan hangileri Batı uygarlığının yüzey unsurları ve hangileri temel değerleridir? Ve acaba Cumhuriyet profesörleri hangi teoriye istinaden bu konuda Tanzimat "taklitçilerinden" daha sağlam bir görüşe sahip oldukları kanısını taşımaktadırlar? Bunları bilmek mümkün olmaz.

Kaldı ki yabancı bir kültürü öğrenmek sürecinin başlarında, görüntüyle özü ayırdedememekten doğan birtakım yanılgılara düşülmesi de yadırganacak bir şey değildir. Örneğin redingot ve iskarpin giymeyi "Batılılık" sanan, ve bunları halka giydirmek için geleneksel şark despotlarına özgü bir zaptiye sistemi kuran II. Mahmud böyle bir yanılgıya düşmüş olabilir. Garip olan bu değildir: asıl gariplik, yüz yıllık öğrenme ve intibak süresinin sonunda, Cumhuriyet elitinin hala aynı hatalarda ısrar etmiş olmasıdır.

Yüzeysellik meselesine gelince, sıfırdan başlayarak Batı tipi bir devlet teşkilatı kurmak, ordu, donanma, polis, maliye, kadastro, eğitim, tıp, basın, parlamento, üniversite, posta, telgraf ve ulaşım ağının temellerini atmak, siyaset dilini, edebiyat anlayışını, tüketim kalıplarını, ev düzenini, sofra adabını, giyim tarzını değiştirmek işinde neyin yüzeysel olduğunu anlamak mümkün değildir. Bundan daha ciddi ve radikal bir dönüşüm acaba nasıl olabilirdi, ve bunu bugüne kadar yapmış olan toplum hangisidir? Örneğin serpuş, alfabe, takvim, hafta tatili ve danslı cumhuriyet baloları konusunda tedbirler getiren Tek Parti Cumhuriyeti, Batılılaşma yönünde bundan daha derin ve önemli olan neyi yapmıştır? Bunlar da cevapsız sorular arasında kalır.

Kıyafet gibi tamamen kozmetik sayılabilecek bir alanda bile, II. Mahmud'un Pantolon Devrimi, Cumhuriyetin Şapka Devriminden bir hayli daha radikaldir: biri sadece başlığa dokunurken, öbürü, başlıktan pabuca, sakaldan ziynete kadar, bütün bir kıyafet sistemini değiştirmiştir. 1820 ile 1830 arasında Osmanlı üst tabakasının dış görünüşünde meydana gelen devrim, 1920 ile 1930 arasında Türk üst tabakasının giyiminde gerçekleşen devrimden bir hayli daha çarpıcıdır.

Elitizm suçlaması, daha ziyade geçen yüzyılın İslamcı popülizminden devralınmış bir tema görünümündedir. Şüphe yok ki Osmanlı reformu önceleri sadece başkentin elit kesimlerini ilgilendirmiştir, ve böyle olması da doğaldır. Fakat bu kesimlerle sınırlı kalmış değildir. Saydığımız reform kalemlerinin hemen her birinde, birbirine çok benzer bir süreç izlenir: II. Mahmud devrinde (1820-30'lar) saray ve üst düzey devlet yönetiminde doğan inisyatif, dar anlamda "Tanzimat" devrinde (1839-1876) İstanbul'a ve bir ölçüde İzmir, Selanik, Bursa gibi büyük kentlere yayılır; II. Abdülhamid'in saltanatında (1876-1909) olağanüstü bir hız ve yoğunlukla imparatorluk taşrasını sarar.

Tipik bir örnek eğitim alanında izlenebilir. İlk rüşdiye (ortaokul) 1838'de açılmıştır. 1846'da rüşdiye sisteminin genelleştirilmesine karar verilir ve İstanbul'da ilk sivil rüşdiyeler kurulur. Bunu 1860'larda birkaç vilayet ortaokulu izler. 1870'lerden itibaren rüşdiye sayısı patlama şeklinde artarak, 1895'te 426'yı (gayrımüslim okullarıyla birlikte 1113'ü) bulur. Anadolu, Rumeli ve Suriye'nin hemen hemen her kaza merkezinde yüzyıl sonunda modern tipte ortaokul vardır. Ortaokullarda Fransızca mecburi derstir. Ücra Rumeli idadilerinde okuyan taşra çocuklarına, çağdaş Fransız radikalizminin fikirlerini aşılanmaktadır.

Benzer bir gelişme kalıbı, basın, ulaşım, bankalar, sanayi, nizamiye mahkemeleri alanlarında tekrarlanır. Örneğin 1831'de saray tarafından çıkarılan ilk Türkçe gazeteyi, 1860'larda sayısı düzineyi geçen İstanbul gazeteleri izler. 1908-14 arasında Anadolu'nun her il ve birçok ilçe merkezinde yayınlanan yerel gazete vardır.

1856'da İzmir-Aydın ve İzmir-Kasaba demiryollarının açılmasından itibaren Ege kasabalarında Avrupa mobilyaları, sigorta şirketleri, tiyatro kumpanyaları, modern tarım ve inşaat teknikleri görülür. Kişisel gözlemlerimize göre, 20.ci yüzyıl başında Bitlis'te, Yusufeli'nin köylerinde, Arapkir'in yazlıklarında ithal (Avrupa) yapı malzemesi kullanılmıştır. Özyüksel'in yayınladığı rakamlara göre, 1911 yılında İstanbul-Ankara ve Eskişehir-Kütahya hatlarında toplam 2.921.000 kişi biletli olarak trene binmiştir.1 Bunların tümü, acaba elit tabaka mensupları mıdır?

Gayrı millilikten kastedilen, Osmanlı reformunun, demiryolu işletmeciliğinden şişe-cam imalatına, gazete çıkartmaktan jandarma teşkilatı kurmaya kadar, kendi bilmediği ve beceremediği işleri, ulus ve din ayrımı gözetmeksizin, bilenlere yaptırmak konusunda gösterdiği dikkate değer açıkyürekliliktir. Evrensel uygarlığa intibak konusundaki bu önyargısız samimiyet, Cumhuriyet ideolojisinin saldırılarına hedef olmuştur.

Uygulamada Cumhuriyetin tutumu da Tanzimattan farklı değildir: Tek Parti reformlarının birçoğunda Batılı danışman ve teknisyenler rol oynamışlardır. Ancak Cumhuriyet ideolojisi bu olgudan huzursuzluk duyacak, Batı'ya bağımlılığını gizlemek ve milliliğini vurgulamak zorunluğunu hissedecektir. İngiliz ve Japon firmalarına yaptırılan köprüleri "Türk işçi ve mühendisinin ölümsüz şaheseri" diye lanse etmek, Cumhuriyet zihniyetinin tipik görünümleri arasındadır.

Sonuç

Mustafa Kemal, yeni Cumhuriyetin 1923'te ilan ettiği "modernleşme" yönelimini, "uygarlık" ve "refah" kavramlarıyla bir arada anar:

"Memleket behemahal asri, medeni, ve müreffeh olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. Bütün fedakârlıklarımızın semere vermesi buna bağlıdır." 2

Dikkat edilirse ifade edilen hedef, 1826 ile 1918 arasında hemen hemen fasılasız olarak Osmanlı devlet yönetimine hakim olmuş bulunan bakış açısının ta kendisidir. II. Mahmud'un, Mustafa Reşit Paşanın, Âli, Fuat ve Mithat Paşaların, Abdülhamid'in en azından ilk yıllarındaki reformcu vezirlerinin, İttihat ve Terakki önderlerinin, Mütareke devri "hainlerinin" ortak ve hakim mücadele konusu, bu sözlerle özetlenebilir. 31923'te ülke için yeni bir hedef tayin edilmiş değildir: yüz yıldan beri güdülmüş olan bir hedef, bir kez daha ilan edilmektedir.

Bu hedefin karşıtı olarak gösterilen bakış açısı (irtica, "şark kafası", alaturka tutuculuk vb.) Osmanlı toplumunda hiç şüphesiz mevcuttur; fakat yaklaşık yüz yıldan beri muhalefettedir. 1826'da yeniçeri ocağının söndürülmesiyle beraber iktidardan düşmüş, ve başa dönmek için uzun süre herhangi bir ciddi çabası görülmemiştir. Muhalefette, evet, zaman zaman etkili olmuş, iktidarı birtakım tavizlere ve denge politikalarına mecbur etmiştir. Fakat yüz yıl boyunca Osmanlı devletinin mukadderatına hakim olmuş olan isimlerin hemen hepsi, Batılılaşma davasına en az Cumhuriyetin kurucusu kadar ve belki ondan daha fazla baş koymuş insanlardır. Aralarında "irticaa" yandaş olan veya kadim Osmanlı düzenine dönmeyi savunan bir tek kimse gösterilemez.

Cumhuriyet döneminde yakından tanıdığımız dar ufuklu taşra şovenizmi, Türk siyaset hayatına ancak 1908'den sonra, İttihat ve Terakki rejimiyle girecektir.

Osmanlı reformu, sonuçta Türkiye'yi modern ve Batılı bir devlet haline getirmeyi başaramamıştır. Bunun ne kadarı reformun iç (yapısal) sorunlarına yüklenebilir? Ne kadarı Abdülhamid dönemindeki siyasi tıkanmaya, ya da 1908'den sonra imparatorluğu yıkıma sürükleyen basiretsiz ve fanatik devrimcilik anlayışına yüklenebilir? Bizi fazlaca spekülatif alanlara sevkeden bu soruları, şimdilik bir yana bırakacağız.

Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, bugün eğer Türkiye'de iyi kötü bir basın, parlamento, az çok Batılı bir hukuk, biraz modern bir ordu, okul, üniversite, hastane, postane, ulaşım ağı ve banka sistemine sahipsek, roman yazıyor ve Batı giysi modasına öykünüyorsak, sandalyede oturuyor ve masada yemek yiyorsak, bunları öncelikle Cumhuriyete değil, Osmanlı reformuna borçluyuz.

Yeryüzünün Hıristiyan olmayan ulusları arasında "Batılılaşma" fikrini, Mısır'la birlikte, ilk olarak benimseyen ve uygulama alanına koyan ülke Türkiye'dir. Osmanlı devletinin 1830'larda açtığı yola Japonya ancak bir kuşak sonra (1868'de), İran ve Çin ise 20.ci yüzyıl başlarında gireceklerdir.

Cumhuriyet kuşaklarının, yarım kalmış Batılılıklarıyla "övünmek" yerine sormaları gereken soru, o halde, "Hatayı nerede yaptık?" sorusudur. Batı yoluna herkesten önce girmiş bir toplum, bugün neden Japonya'nın, İsrail'in, Yunanistan'ın, Taiwan'ın, Abu Dhabi'nin gerisine düşmüştür? İlkel bazı Afrika kavimlari dışında hemen hemen tüm dünya ulusları, nasıl olmuş da Türkiye'nin açtığı yolda Türkiye'ye yetişmişler, hatta onu aşmışlardır?

Bu soruların cevabını, Türkiye'nin 20.ci yüzyıl tarihinde aramak gerekir.

Notlar

1. Özyüksel, Anadolu ve Bağdat Demiryolları, tablo.

2. Söylev ve Demeçler, xx

3. Genel kanının aksine, II. Abdülhamid Tanzimat reformlarına muhalif olmamıştır: son yıllardaki tarih litaratürü bu konuda mutabakat gösterir (örn. Shaw & Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, c. 2 s. 221 ff; Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi, s. 117). Türkiye'nin modernleşme yönündeki en ciddi ve kalıcı adımlarından bazıları, bu padişah zamanında atılmıştır. Eğitim reformunun imparatorluk sathına yayılması, üniversite kurulması, demiryolları yapımına hız verilmesi, posta ve telgrafın gelişmesi, basının yaygınlaşması, sanayi ve bankacılığın gelişme göstermesi, tarımsal modernizasyon yönündeki ilk adımlar bunlar arasındadır. Abdülhamid'in ilk dönem atamaları arasında, Ahmet Vefik, İbrahim Edhem, Safvet, Tunuslu Hayreddin, Münif ve Karatodori Paşalar gibi son derece reformist, "Avrupai" isimler göze çarpar. Ancak padişahın gitgide artan vehminin doğurduğu baskı ve yılgınlık ortamı, 1890'lara doğru ülkeye hakim olarak reform hamlesini tüketmiş gözükür. Artan baskılarla beraber atalet ve yozlaşma yönetime damgasını vurur; önceki dönemde kurulan modern kurumların bazıları çürümeye terkedilir.

Bundan ötürü 1908 devrimiyle başa gelen genç kuşak, Abdülhamid dönemini topyekün reform karşıtlığıyla özdeşleştirmiştir. Bir önceki kuşağın başarıları unutulmuş veya gözardı edilmiştir. 1908 kuşağının "Tanzimat" dönemine ilişkin unutkanlığı, neredeyse Cumhuriyet kuşaklarının 1920 öncesine ilişkin bilgisizliği kadar çarpıcıdır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53