Atatürk devrimleri, toplumsal refahta bir artış sağlamış mıdır?

"Eğer 1923'te kişi başına düşen ulusal geliri 70 dolar olan bir toplum, şimdi 2700 dolara ulaşmışsa, bunun suçlusu [Atatürk'tür]! Eğer 1929-39 yılları arasında, bütün dünyada sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye'de yüzde 96 artmışsa, bunun suçlusu odur!" (Ahmet Taner Kışlalı, "Evet, Atatürk Suçludur!" Cumhuriyet, 2.3.1994)

Türkiye'de kişi başına milli gelirin Cumhuriyetin ilk 71 yılında 70 dolardan 2000 küsur dolara çıktığına dair verileri ihtiyatla karşılamak gerekir. ABD fiyat endekslerine göre 1923'teki 70 doların 1994'teki değeri 607 dolar eder. Türkiye'nin 1994'teki ulusal geliri kişi başına 2184 dolar olduğuna göre, bundan bileşik faiz hesabıyla 71 yılda ortalama %1.87 net kalkınma hızı ortaya çıkar, ki dünya ölçülerine göre mütevazı bir performanstır.

Kaldı ki Türkiye'nin milli gelirindeki artış ağırlıklı olarak Atatürk devrinin değil 1950 sonrasının eseridir, ve ancak Tek Parti döneminin içe kapalı ve devletçi ekonomisinden uzaklaşıldığı oranda sağlanabilmiştir. Atatürk'ün öldüğü 1938 yılında milli gelir rakamı kişi başına 110 TL, yani 84 dolar olarak gerçekleşmiştir.1

*

Tek Parti döneminin ekonomik koşullarına ilişkin, resmi literatürün olmasa da, halk belleğinin verileri olumlu değildir. 1920, 30 ve 40'lı yıllar, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentler dışında genellikle sıkıntı, yokluk ve yoksulluk yılları olarak hatırlanır. 1930'ların sonuna doğru Doğu Karadeniz bölgesine çok sayıda insanın açlıktan öldüğü anlatılır. İnönü'nün cumhurbaşkanlığı devrinde had safhaya çıkan ekonomik hoşnutsuzluk, çeşitli yazarlarca 1950 seçimlerinde DP zaferinin başlıca nedeni olarak gösterilmektedir. 2

1923 öncesine ait güvenilir nitelikte milli gelir istatistikleri yoktur. Dolayısıyla Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişte toplumsal refahtaki artma veya eksilmeyi sayısal olarak kanıtlamak güçtür. 3

Buna karşılık eğer refahı "harcanabilir gelir düzeyi" olarak tanımlarsak, Türk toplumunda öteden beri en önemli harcama kalemini ve en büyük refah simgesini oluşturan, üstelik oldukça kalıcı olmak gibi bir özelliğe sahip olan bir göstergeye dikkat edebiliriz. Bu gösterge, konut inşaatıdır.

Cumhuriyetten önce ve sonra Türk mimarisi

Tire'den Bitlis'e, Safranbolu'dan Antalya'ya kadar Türkiye'nin hemen her kasabasında bugün haklı bir gururla korumaya ve anıtlaştırmaya çalıştığımız "eski Türk mahalleleri" bulunur. Varolanın kat kat üstünde bir birikimin yitirildiği, eski İzmir, Trabzon, Samsun gibi sayısız örneğin artık yokolduğu da bilinmektedir. Cumhuriyet öncesi Türkiye taşrasının gıpta edilecek bir sivil mimari hazinesi barındırdığı, bugün kimsenin kuşku duymadığı bir gerçektir.

Sözkonusu mimarinin abartısız bir refahı ve yaşam gustosunu yansıttığı, birçok yazar tarafından belirtilmektedir. Avrupa örneklerindeki kadar olmasa da, belirgin bir estetik duyarlık mimariye hakimdir. Hiç şüphesiz aynı dönemde (bilhassa köylerde) sefil barakalarda yaşayanlar da olmuştur. Buna karşılık "düzgün" diye nitelendirilebilecek evler sayıca hiç az değildir; en ücra taşranın kent ve kasabalarında bile, sayıları birkaç yüzü bulan evlerde mütevazı fakat belirgin bir refahın izleri görülür.

Daha az üzerinde durulan bir gerçek, bu "geleneksel" mimarinin, hemen hemen tümüyle, 19.cu yüzyılın ikinci yarısı ile 20.ci yüzyılın ilk yıllarının - yani, Osmanlı devletinin son yüz yılının - eseri olduğudur.

19.cu yüzyıldan önceki 250 yıllık dönemden Anadolu ve Rumeli taşrasında (imparatorluğun İstanbul dışındaki bölümünde) bugüne kalan sivil ve resmi bina sayısı, birkaç derebeyi konağı ile taşraya sürülmüş üç-beş paşanın hayratı dışında, iki elin parmaklarıyla sayılacak düzeydedir. Üstelik bir şeylerin yapılıp sonradan yıkıldığını düşündürecek belirtiler de çok zayıftır: daha önceki dönemlerden (örneğin Beylikler dönemi ve 16.cı yüzyıl ortalarından; daha önemlisi Roma devrinden) bugüne kalan mimari birikimin varlığı, Kanuni Sultan Süleyman'dan II. Mahmud'a kadarki 250 yıl boyunca Anadolu ve Rumeli'de mimari etkinliğin pek cılız boyutlarda kaldığını düşündürür. Bir başka deyimle, bir "gerileme" dönemi olduğu ileri sürülen son Osmanlı yüzyılı, gerçek bir çözülmeyi temsil eden daha önceki ikibuçuk yüzyıla oranla, olağanüstü sayılabilecek bir atılımın, kalkınmanın habercisidir.

Tanzimatla başlayan mimari canlanmanın özelliklerine kısaca değinelim.

1. Güçlü bir kalite duygusu konut mimarisine hakimdir. Taş işçiliğinden panjur doğramasına, kapı tokmağından su tesisatına kadar, tüm ayrıntılar, bugünün Türkiye'sinde - benzerini yapmak, hatta teşebbüs etmek bir yana - pek az yapı ustasının kavrayabileceği bir mükemmellik düzeyindedir.

2. En "geleneksel" yapılarda bile, ithal malzeme ve ithal teknikler kullanımı şaşılacak kadar yaygındır. Korent sütunu ile varil tonozu, Marsilya tuğlası ile Romen kerestesi, İngiliz meşe mobilyası ile Bohemya kristali, "eski" Türk konutunun standart ögeleri arasında bulunur.

3. 19.cu yüzyıl Anadolu konut mimarisinde gayrımüslim unsurlar, nüfus paylarıyla orantısız bir yere sahiptir. Çoğu kasabada en gösterişli konutlar onlarındır. Birgi, Kastamonu, Safranbolu gibi ezici çoğunlukla müslüman olan yerlerde dahi, yapı ustalarının Rum ve Ermeni oldukları anlatılır.

4. Kasaba ve kentlerde türeyen tren istasyonları, saat kuleleri, hükümet konakları, okullar, hastaneler, vapur iskeleleri, bankalar, sigorta binaları, tarımsal depolar, konut mimarisinde ifade bulan refahın ekonomik temellerine işaret ederler. Yapılar sağlam ve işlevseldir, buna karşılık estetik kaygıyı ihmal etmezler. Kendine ve geleceğe güven duygusu, elle tutulur düzeydedir: saray yavrusu sigorta şirketleri, adlarını taşa kazıtan ticaret firmaları, bu duygunun göstergeleridir.

Hemen belirtelim ki 2 ve 3 numaralı gözlemlerden çıkardığımız sonuç, Anadolu mimarisinin "Türk" karakterini inkâr etmek değildir. İslam unsuruna ait olan konutlar hemen hemen her yerde çoğunluktadır, ve yüzyıl boyunca gayrımüslimlerinkine paralel bir refah artışı gösterirler. Türk ve gayrımüslim konutları arasındaki birtakım detay farkları bir yana, ortak bir mimari geleneğin varlığı açıktır. İmparatorluğun son yüz yılında İstanbul'daki hemen hemen tüm önemli İslam anıtlarının Ermeni mimarlara yaptırılması; buna karşılık Anadolu'daki Ermeni evlerinin "alaturka" haremlik-selamlık ilkesine göre inşa edilmesi, bu ortak geleneğin somut göstergeleri arasındadır.

Gözlemlerimizden çıkan sonuç, daha çok şöyledir: Türk maddi kültürünün güzel ve kalıcı eserlerinden bazıları, Batı ile yoğun bir bilgi ve mal alışverişi ortamında (madde 2), ve Anadolu'nun yerli gayrımüslim halkıyla sıkı bir işbölümü içinde (madde 3) ortaya çıkabilmiştir.

Sözkonusu alışveriş ve işbölümü ortadan kalktıktan sonraki dönemde, farklı bir tablo görürüz. Ankara'da gerçi yeni bir başkent inşa edilir; İstanbul'da, yüzyıl başının olağanüstü canlılığından iz kalmazsa da, yapı faaliyeti tümüyle durmaz. Ancak bunlar dışında 1920-50 yılları arasında Türkiye'de refah, güven, servet, cesaret veya estetik zevk sergileyen bir tek konut yapılmamış gibidir. İl merkezlerinde, bir cadde etrafında toplanmış tek tük bürokrat evi, malzeme ve usta yokluğunun belirgin izlerini taşırlar; çoğunun ayrıntıları, yüzyıl başından kalma bir zengin evinin beceriksizce yapılmış kopyalarından ibarettir. Bundan başka, üzerlerindeki ayyıldız ve eciş bücüş bir tarihle ait oldukları devri ilan eden birkaç basit kerpiç bina, Tek Parti döneminin Anadolu taşrasındaki mimari mirasını temsil ederler. Seksen yıldır süren yıkıma rağmen çoğu Anadolu kasabasında, 1914 öncesinden kalan konut sayısı, 1920-50 yıllarında yapılanlardan daha çoktur.

1950'lerden itibaren tüm ülke çapında refahta ve onun göstergesi olan konut inşaatında yeniden bir artış görülür. 1960'larda bu artış Anadolu kentlerinin dış görünüşünü kökünden değiştirmeye başlayacak, ve 1980'lerde akıllara durgunluk veren bir hız ve hacme ulaşacaktır. Son otuz yılda Anadolu kent ve kasabalarında yapılan konut sayısı, ihtimal ki önceki bin yılda yapılmış olandan çoktur. Buna karşılık sürekli ve birikimli (kümülatif) bir refahı gösteren özellikler - estetik kaygı, kaliteli malzeme, kalıcılık düşüncesi, büyük servetleri sergileyen konutlar - bu yapılaşma sürecinde henüz kendilerini belli edememiştir. Beşbin yıllık uygarlığa tanık olmuş bir ülke, neredeyse sıfırdan konut yapmasını öğrenmekte; refah ile o refahı somutlayan ve kalıcılaştıran konut arasındaki ilişkiyi, adeta el yordamıyla yeniden keşfetmektedir.

Oysa bunlar Türkiye'nin tanımadığı şeyler olmadığı gibi, Anadolu'nun en kör taşrasının bile yabancısı olan şeyler değildir. 19.cu yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak Birincici Dünya Savaşı arefesine kadar Türkiye, yabana atılmayacak bir kalkınma süreci yaşamış, ülkenin en uzak köşelerinde etkisini hissettiren bir refah artışına ve mimari yapılanmaya tanık olmuştur. Bu süreç 20.ci yüzyılda kesintiye uğramadan devam edebilseydi bugün Türkiye nerede olurdu, bilemeyiz. Ancak o kesinti ile, ondan sonraki yeniden kalkınma sürecinin sergilediği eksiklik ve hamlıklar arasında bir bağ kurmak, sanırız ki çok mantıksız bir görüş sayılmamalıdır.

Enkaz edebiyatı

Osmanlı kalkınmasını kesintiye uğramasında, imparatorluğun son yıllarının savaş ve yıkımları şüphesiz önemli bir etken olmuştur. Yanmış, yıkılmış, nüfusu kırılmış, maliyesi çökmüş, sanayii durmuş bir ülke devralan cumhuriyet, bu handikapların üstesinden gelmek için zamana muhtaç değil miydi? Cumhuriyetin ilk yıllarını, Dünya Harbi şokunu izleyen bir nekahat dönemi olarak değerlendirmek gerekmez mi?

Bu sorulara ancak kısmen Evet cevabı verebiliriz.

1912-1922 yılları arasında aralıksız süren Balkan, Dünya ve Yunan savaşları, Anadolu'nun erkek nüfusuna gerçekten feci bir darbe vurmuşlardır. Üç savaşta yaşamını kaybeden Türk askeri 450.000 dolayındadır. Bu rakama salgın hastalık, açlık, şekavet ve katliam gibi nedenlerden ölen asker ve sivil Türkleri eklediğimiz takdirde toplam zayiatın bir milyona yaklaştığı söylenebilir. 4 Toplam imparatorluk nüfusu içinde Türkiye ahalisinin payı bu dönemde %64 olduğu halde, Anadolu'nun zayiat içindeki payının imparatoluk ortalamasından daha yüksek olduğu varsayımıyla Anadolu özelinde toplam 700.000 gibi bir rakam mantıklı gözükmektedir. Bu da Anadolu Türk nüfusunun % 5'i civarında bir oran eder ki, küçümsenmeyecek bir insan kaybı demektir.

1927 nüfus sayımında Türk erkek nüfusu kadın nüfusundan 520.000 eksik gözüktüğüne göre, savaş yıllarının insan zayiatını (salgın hastalık ve katliamlarda ölen kadınları da ekleyerek) bu rakamın bir miktar üzerinde tahmin etmek akla yakın olmalıdır.

Buna karşılık savaşların Türkiye'de sebep olduğu fiziksel tahribat sınırlı kalmıştır. Rus cephesinde kısmen iç çatışmalar sonucu ağır hasara uğrayan Van ve Bitlis gibi birkaç yerleşim merkezi ile, Yunan harbinde mahvolan Ege kentleri dışında, Anadolu'nun meskûn toprakları savaş görmemiştir. Ülkenin ekonomik kaynakları - kaybedilen insan gücü dışında - savaşlardan önemli ölçüde etkilenmemiştir. Savaş sonucu kaybedilen toprakların ülke ekonomisi içindeki payı da önemsizdir. (Irak petrolleri Osmanlı döneminde işletilmemiştir; Suriye ve Makedonya'nın kayda değer bir sanayii veya doğal kaynakları yoktur).

Kıyaslama amacıyla, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına katılan başka bazı ülkelere göz atmakta yarar vardır. Birinci savaşta ölen Alman askerinin sayısı 1.773.000'dir (Alman nüfusunun %2,7'si). İkinci savaşta ise sivil ve asker olmak üzere Alman nüfusunun %10,77'si zayi olmuş, bunun yanısıra Alman sanayiinin tamamı yokedilmiş ve Alman kentlerinin hemen hepsi taş üstüne taş kalmamacasına yıkılmıştır.

Birinci Dünya Savaşında Rusya 3.300.000 asker ve sivil zayiat verirken, 1940-45 döneminde 23.200.000 kişi, yani Sovyet nüfusunun %13,7'si doğrudan savaşla ilişkili nedenlerle ölmüştür. Buna ek olarak bir milyonu aşkın Rus büyük harbi izleyen iç savaşta telef olmuş ve ülkenin geniş kısımları harabeye dönmüştür.

Adı geçen ülkeler, her iki savaştan sonra oldukça hızlı bir şekilde toparlanmayı ve ortalama yirmi yıl içinde dünyanın önde gelen ekonomik güçleri arasına katılmayı başarmışlardır.

Türkiye'nin aynı hızla aynı başarıyı gösteremeyişinde,

a. yönetim kötülüğü,

b. toplumun en üretken, en eğitilmiş, en müreffeh kesimini oluşturan üç milyon gayrımüslim nüfusun, bilinçsiz politikalar sonucu ülke ahalisinden eksiltilmesi rol oynamış olabilir.

Notlar

1. Bak. Bulutay-Tezel-Yıldırım, 1974. US Economic Cooperation Administration'ın Country Data Book'ları bundan biraz daha düşük bir rakam vermektedir.

2. Yabancı bir gözlemcinin 1930 yılında Trakya'daki duruma ilişkin izlenimleri şöyledir:

"Köylüler olsun, Edirne ve Trakya şehirlileri olsun, [başbakan] İsmet Paşa hükümetinden memnun değildirler ve bu idarenin Trakya için hemen hiçbir şey yapmamasından ötürü, değişmesini istemektedirler. Trakya'nın her yerinde sokak ve yollar yok gibidir, şehir ve kasabalar yüzüstü bırakılmıştır. Ekonomik planda ve sağlık konularında hiçbir şey yapılmamıştır. Yoksulluk içinde yaşayan kırsal nüfusla ilgilenilmemektedir. Vergiler çok yüksektir ve yöneticiler vergilerin ödenmemesini umursamamakta, vergi vermeyenlerin ellerinde ne kaldıysa alıp onları hapse atmaktadırlar. Trakya halkı hükümetin değişmesini istemekte ve ülkenin bu kesiminde yeni hükümetin her şeyi değiştireceğini ummaktadır." (Edirne'deki Bulgaristan Başkonsolosunun 20.10.1930 tarihli raporu; aktaran Tunçay, Tek Parti s. 271-272. "Yeni hükümet" deyimiyle kastedilen, 1930 belediye seçimlerine katılan Serbest Fırkadır; rapor tarihinden bir ay sonra kapatılacaktır.)

3. DİE tarafından yayımlanan güvenilir nitelikteki GSMH istatistikleri 1973 sonrasına aittir. Bak. İstatistik Göstergeler: 1923-2002, DİE Yay. Karş. Doç Dr. Galip Altınay, "Tarihsel Milli Gelir Serilerinin Yenilenmesine Yönelik bir Öneri", DİE 14cü İstatistik Araştırma Sempozyumuna sunulan tebliğ. Altınay'a göre 1987 sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH 1927-1950 arasında aşağıdaki seyri izlemiştir. (1923-26 rakamlarını sabit nüfus artışı varsayımına göre biz hesapladık.) Ortalama yıllık artış %1,8 civarındadır.

4. Ahmet Emin Yalman, Turkey in the World War (1930), Cihan Harbinde muharebede ölen Osmanlı askeri sayısını 305.000, salgın hastalık ve açlıktan ölenlerin sayısını 467.000 olarak verir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53