Atatürk reformları, Türk kadınını kölelikten kurtarmış mıdır?

Osmanlı İmparatorluğunda kadın, kümes hayvanı telakki olunurdu. Peçenin ve kafesin arkasında hapsedilir ve Allahın huzurunda bile (camilerde) ancak kayıt ve şartla çıkabilirdi. Bu zihniyet onu mekteplerde de bulmuştu. Esasen kadının tahsil görmesi lüzumsuz ve hatta zararlı sayılırdı. (Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine, der. Dilipak, s. 22, 29)

Atatürk döneminde Türkiye'de kadınların toplumsal konumuna ilişkin olarak yapılan bellibaşlı düzenlemeler şunlardır:

1. Peçenin reddi ve açık kıyafetin teşviki (1920'lerden itibaren).

2. Medeni Kanun gereğince (1926) çok eşliliğin hukuki dayanağının ortadan kaldırılması; miras hukuku ve hukuk muameleleri usulünde, 1879 ve 1913 düzenlemelerinden geriye kalan bazı eşitsizliklerin giderilmesi.

3. Kadınların devlet memuriyetlerine ve bazı siyasi görevlere atanması (1923'ten itibaren); TBMM'ne kadın milletvekilleri seçilmesi (1935).

4. Kadınlara oy hakkının tanınması (belediye seçimlerinde 1930; genel seçimlerde 1935).

Kabul etmek gerekir ki bunlar önemli ve cesur kararlardır. En azından kentli orta sınıflar açısından, Türkiye'nin toplumsal panoramasını olumlu yönde değiştirmekte hatırı sayılır bir rol oynamışlardır. Çeşitli yönleriyle eleştirdiğimiz bir rejimi, bu alanda attığı adımlardan ötürü takdirle anmamız gerekmektedir.

Yine de takdirin ölçüsünü kaçırmamak için, atılan adımları tarih perspektifine yerleştirmekte yarar olabilir.

Eski Osmanlı düzeni

Geleneksel İslam toplumunun büyük ihtimalle Bizans ve İran'dan devraldığı sosyal düzenin en belirgin özelliklerinden biri, özel yaşam ile kamusal alan (hane ile sokak; haremlik ile selamlık; private ve public) arasına çizilen son derece kesin ayrım çizgisidir. Ev mimarisinden kent düzenine, muaşeret kurallarından temizlik adabına kadar her alanda bu ayrım karşımıza çıkar, ve şark toplumu ile batı toplumları arasındaki en temel farklardan birini oluşturur. Ticaretin, cemaatin ve siyasetin dahil olduğu "kamu" alanı, kadınlara kapalıdır. Kadınlar hatta bu alanda gözükmemek zorundadırlar: bundan ötürü, özel yaşamlarında birçok erkekten daha özgür ve kudretli olan kadınların bile, sokak ve çarşıya çıktıkları zaman yüzlerini örtmeleri - kimliklerini gizlemeleri - gerekir. Tesettür, derin kökleri olan bir sosyal yapının görsel simgesidir.

Özel yaşam alanında kadınların sahip oldukları özgürlük veya özgürlüksüzlük düzeyinin, geleneksel İslam toplumunda başka herhangi bir geleneksel toplumdan pek farklı olduğunu düşündüren bir delil yoktur.

Üst sınıf Osmanlı kadınlarının, kendi nam ve hesaplarına olağanüstü servetlere sahip olabildikleri - ve servetleriyle orantılı kişisel kudrete kavuştukları - bilinir. Örneğin I. Abdülhamid'in kızı Esma Sultan (1778-1848), 19.cu yüzyılın ilk yıllarında imparatorluğun muhtemelen en zengin kişisidir. İstanbul'da iki saray ve iki yalıya ilaveten, Girit, Kemer, Edremit ve Biga'da arazilere sahiptir. Çeşitli siyasi entrikalara adı karışmıştır. 25 yaşında dul kalmış ve ölünceye kadar bir daha evlenmemiştir.1

Orta ve alt sınıf kadınların mülkiyetten aldıkları pay da küçümsenecek boyutta değildir. Örneğin İstanbul'da Osmanlı döneminin ilk yüz yılına ait vakıfların %30 kadarının kadınlar tarafından, şahsi mülklerinden vakfedilmiş olduğu görülmektedir; bunların büyük çoğunluğu, ev, dükkan, arsa gibi mütevazı gayrımenkullerdir. 2/sup> Bundan, o dönemde İstanbul'da İslamlara ait gayrımenkullerin üçte bire yakın bir oranının kadınlar üzerine kayıtlı olduğu sonucu çıkarılabilir, ki günümüzde de Türkiye'de kadınlara ait gayrımenkul miktarı bundan farklı değildir.

Kadınlara ait taşınmazlar arasında, dükkan ve çiftlik gibi icar getiren mülkler de vardır; dolayısıyla kadınların, kiracı veya aracı vasıtasıyla da olsa, iş idaresine giriştikleri varsayılmalıdır. Ayrıca 16.cı yüzyılın Osmanlı toplumunda faizcilik, tefecilik gibi işlerin daha çok kadınlar tarafından yapılmış olduğu belirtilmektedir.

İslam kişi hukukunun unsurlarından olan çok eşlilik, Osmanlı toplumunda belirleyici bir rol oynamamıştır. Çok eşliliğin üst düzey Osmanlı devlet görevlileri arasında yaygın olduğu bilinmekteyse de, toplumunun orta ve alt sınıflarında pek rağbet görmediği anlaşılmaktadır. Romanlardan ve seyyah gözlemlerinden elde edilen izlenim, (Kürt ve Arap bölgeleri dışında) öteden beri tek eşliliğin norm kabul edildiğidir. Duben & Behar'ın araştırmalarına göre 1885 itibariyle İstanbul'da evli erkeklerin sadece % 2.51'i çok eşlidir; bunlar arasında da ikiden fazla eş sahibi olanların oranı son derece düşüktür. 3/sup> Bursa, İzmir, Selanik gibi kentlerde de çok eşlilik oranlarının bundan çok farklı olmadığı anlaşılıyor.

Günümüz Türk toplumunda çokeşlilik pratiğinin aşağı yukarı aynı düzeylerde seyrettiği bilinmektedir. Dolayısıyla medeni kanun değişikliğinin - çokeşli hanelerde eşleri her türlü hukuki güvenceden mahrum bırakmak dışında - bu alanda önemli bir değişiklik sağlamamış olduğunu kabul etmek zorundayız.

Kamu alanında kadınların resmen herhangi bir görev almaları sözkonusu değildir. Buna karşılık erkekler vasıtasıyla kullandıkları fiili iktidarın dönem dönem "kadınlar saltanatı" düzeyine varmış olduğu bilinir. "Harem entrikası" denilen olgu yalnız hanedan düzeyinde değil, diğer üst düzey devlet görevlilerinin aileleri arasında da yaygındır. Toplumun alt tabakalarında durumun ne olduğuna dair elimizde yeterli veri yazık ki yok; ancak günümüzdeki geleneksel köy ve kasaba yaşantısından eğer geçmişe dönük sonuçlar çıkarmak mümkünse, kadınların resmen değil ama fiilen sahip oldukları sosyal gücün Türk toplumunda yabana atılır bir düzeyde olmadığını kabul etmek gerekecektir.

Batı'da durum

Osmanlı toplumunun durumu, o halde, bir yönüyle geleneksel Batı toplumuna benzemekte fakat bir yönüyle ondan ayrılmaktadır. Farklılık, kadınları kamu alanından resmen dışlayan haremlik-selamlık sistemi ve bunun görsel ifadesi olan tesettürdedir. Otorite taşıyan kamu görevlerinden kadınların uzak tutulması açısından ise, eski Osmanlı ve Batı toplumları arasında önemli bir fark gözükmemektedir. 4/sup> Avrupa'da da kadınlar 20.ci yüzyıla kadar bakan, vali, elçi, hakim, profesör, doktor, müdür, müfettiş ve rahip olamamışlar, buna karşılık en eski zamanlardan beri esnaf, hancı, işçi, sahne sanatçısı olabilmişler, az çok serbestçe sokağa çıkabilmişler ve kamuya açık yerlerde karşı cinsle nisbeten serbest sosyal ilişkilere girebilmişlerdir. Batı toplum düzeni, kişi hukuku alanında kadın ve erkek ayrımı gözetmemiş; Ortaçağ başlarından bu yana kadınlar, miras, evlilik ve mülkiyete ilişkin konularda erkeklerle hemen hemen eşit haklara sahip olmuşlardır. İslam toplumunda hukuken ve ahlaken kabul gören cariyelik (cinsel kölelik) kurumu, Hıristiyan toplumlarda en eski zamanlardan beri iğrenç sayılmıştır.

Batı dünyasında kadınların otorite sahibi makam ve mesleklerde hak iddia etmeye başlamaları, 19.cu yüzyıl ortalarına dayanır. Sürecin ilk basamağı, kadınların erkeklere eş bir eğitim ortamına kabul edilme mücadeleleridir. Bu bağlamda ortaya çıkan "kız kolejlerinin" ilki İngiltere'de 1848'de, ABD'de 1861'de kurulmuştur. Meslek ve elişi okulları dışında, üniversiteye hazırlayıcı tipte orta dereceli kız okulları Prusya'da ilk kez 1872'de, Fransa'da 1880'de açılmıştır. Kız öğrenci kabul eden üniversiteler ABD'de 1850'lerden, İngiltere'de 1870'lerden itibaren görülür. Viyana üniversitesi ilk kız öğrencisini 1897'de, Sorbonne 1899'da, Alman üniversiteleri 1895 ile 1905 arasında kabul etmişlerdir.

1855'te Florence Nightingale'in hemşirelik mesleğini kurması, kadınların sosyal ilerleyişinde bir başka dönüm noktasını temsil eder. ABD'de 1887'de bir kadın belediye başkanı seçilir. 1890'da yine aynı ülke, ilk kez bir kadının sendika yöneticiliğine tanık olur. 19.cu yüzyılın son ve 20.ci yüzyılın ilk yıllarında, bellibaşlı Batı ülkelerinde kadın hakları başta olmak üzere çeşitli siyasi davalarda sivrilen kadın aktivistler ortaya çıkarlar. İlk uçağın 1907'de icadından hemen sonra çeşitli ülkelerde uçak uçuran kadın pilotlar, kadınların özgürleşme sürecinde bir başka simgesel aşamayı temsil eder.

Bu eğilimin doğal uzantısı, 19.cu yüzyıl ortalarında İngiltere ve ABD'de doğup kısa sürede öteki ülkelere sirayet eden oy hakkı mücadelesidir. 1906'da Finlandiya, yeryüzünde kadınlara oy hakkı tanıyan ilk ülke olmuştur. Birinci Dünya Savaşını izleyen toplumsal çalkantılarda, hemen tüm Batı ülkelerinde (Fransa, İtalya ve İsviçre hariç olmak üzere) kadınlar bu hakkı kazanırlar. 1917 Şubat ihtilali ardından Rusya, 1918'de İngiltere ve Kanada, 1919'da Almanya ve Avusturya, 1920'de ABD ve Macaristan, kadınlara oy hakkı tanırlar. İlk kadın parlamento üyesi İngiltere'de 1919'da seçilir. Modern tarihin ilk kadın bakanı ise, 1932'de ABD'de göreve gelir.

Osmanlı reformları

Osmanlı devletinin reform sürecine baktığımızda bizi hayrete düşüren şey, eğitim ve meslek alanında kadınların sağladığı gelişmenin, Batı örneklerini ne kadar yakından izlediğidir. Bunda çok önemli bir faktör, şüphesiz, Tanzimat'la birlikte Batı'yla hızlı bir kültürel bütünleşme sürecine giren Osmanlı gayrımüslimleri olmuştur. Osmanlı Hıristiyanlarının eski geleneklerinin, Hıristiyan Batı'dan çok müslüman Doğu'ya yakın olduğu, bu arada belirtilmelidir: örneğin İstanbullu Ermeniler en az 1830'lara kadar peçe kullanmış ve haremlik-selamlık adabını izlemişlerdir. İlk Ermeni kız ortaokulu Kumkapı'da 1840 yılında açılmış; bunu çok sayıda başkaları izlemiştir. 1880'lerde Harput Amerikan kolejinin (çoğu gayrımüslim olan) öğrencilerinin yarıdan fazlası kızdır. 1882'de Maraş'ta ağırlıkla Ermeni toplumuna hitap eden bir kız koleji açılır. Ermeni ve Rum kadın sanatçılar, 1870'lerden itibaren İstanbul'un tiyatro sahnelerinde boy gösterirler.

İslam çoğunluğunun - ve devletin - bu değişime ayak uydurması uzun sürmemiştir. İslam-Türk kadınlarının toplumdaki konumu, şu dönüm noktalarından geçer:

1857: Osmanlı imparatorluğunda köle ve cariye ticareti yasaklanır.

1859: İstanbul'da ilk kız rüşdiyesi (ortaokulu) açılır. Taşrada ilk kız rüşdiyeleri 1883'te açılacaktır. 1906'da tüm imparatorlukta (gayrımüslim okulları hariç) 85 kız rüşdiyesi ve 25 karma rüşdiye vardır.

1869: Dört yıllık ilköğretim kız ve erkek çocuklar için mecburi kılınır. 1895'te ilkokul yaşındaki İslam kızlarının %35 kadarı (712.423 nüfusun 253.349'u) ilkokullara kayıtlı gözükür.

1870: Darülmuallimat (kız öğretmen okulu) kurulur.

1873: İlk kadın öğretmen atanır. 1881'de ilk kez bir İslam kadın, bir okul kapanma töreninde söylev verir.

1879: Fransa'dan alınan Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Usul Kanunlarıyla, nizami mahkemelerde kadın ve erkeğin şahitliği arasındaki ayrım kaldırılır. (Şeriye mahkemelerinde bu ayrım 1924'e kadar korunacaktır.)

1880: İstanbul'da ilk kız idadisi (lise) açılır: Fransa'da ilk kız lisesi de aynı yıl açılmıştır. Ancak İstanbul'daki okul iki yıl sonra ilgisizlikten kapanır; ikinci kız lisesi ancak 1913'te kurulur.

1886: Kadınlar tarafından çıkarılan ilk Türkçe dergi Şükûfezar yayınlanır; dergi, kadınların toplumsal haklarına ilişkin yazılara yer verir. 1893-1907 yılları arasında yayınlanan Hanımlara Mahsus Gazete, dönemine göre yaygın bir okuyucu kitlesine ulaşır.

1890: İstanbul'da Amerikan Kız Koleji kurulur; önceleri yalnız gayrımüslimlere hitap eden bu okul, ilk Türk mezununu 1901'de verir.

1908: Hürriyetin ilanı sonrasında çeşitli siyasi ve sosyal amaçlar güden 20 kadar kadın derneği kurulur.

1909: Aktif siyasete atılan ilk Türk kadını Emine Semiye Hanım, Osmanlı Demokrat Fırkası yönetiminde görev alır.

1912: Balkan Harbinde Türk hemşireler ilk kez hastanelerde çalışırlar.

1913: Bedriye Osman Hanım telefon idaresinde göreve başlar. Belkıs Şevket Hanım uçak kullanan ilk Türk kadın unvanını alır. Emval-i Gayrımenkule İntikalatına Dair Muvakkat Kanunla, taşınmazların geniş bir kesiminde, kadın ve erkeğin mirastan eşit pay almaları sağlanır.

1914: İnas Darülfünunu (Kızlar Üniversitesi) kurulur.

1917: Hukuk-u Aile Nizamnamesiyle, müslim ve gayrımüslimler için medeni nikah mecburiyeti konur; kadınlara boşanma hakkı tanınır; kocanın ikinci kez evlenmesi, ilk zevce açısından geçerli boşanma sebebi kabul edilir.

1918: Savaş dolayısıyla kadınlardan gönüllü amele taburları oluşturulur.

1919: Sultanahmet mitinginde Halide Edip ilk kez kitlesel bir siyasi gösteriye hitaben konuşur.

1920: İnas Darülfününu talebesinin sınıfları boykotu üzerine, kız öğrenciler Darülfünun'a kabul edilirler. İlk Türk kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale İstanbul'da sahneye çıkar.

2: İstanbul Tıp Fakültesine ilk kız öğrenciler alınır.

Sonuç

Gerek eğitim imkânları, gerek mesleki roller açısından Osmanlı kadınının evrimi, görüldüğü gibi, Avrupa kadınını çok uzak sayılmayacak bir mesafeden izlemiştir. Değişim, doğal olarak, önceleri daha çok toplumun kısıtlı bir elit kesimini ilgilendirmiştir. Ancak Avrupa'da da durumun bundan çok farklı olduğu söylenemez.

Öte yandan sosyal düzenin temelindeki fark, varlığını sürdürmüştür: kadını kamu yaşamından ilke olarak dışlayan haremlik-selamlık sistemi, ve bu dışlanmanın simgesi olan tesettür mecburiyeti ortadan kalkmamıştır. 1908'den sonra İstanbul'da peçesiz sokağa çıkan Türk kızlarının sayısında görülen büyük artışa rağmen, Osmanlı reformu, bu hassas alana dokunmaya cesaret etmeyecektir.

İster istemez burada akla gelen soru, eğitim ve mesleki talepler açısından Avrupalı hemcinslerine benzer bir dönüşümü yaşayan Türk kadınının, özel yaşantısındaki kısıtlamalara - toplumsal ufkunu kapatan perdeye - daha ne kadar tahammül edebileceğidir. İlk kız rüşdiyesinin açılmasıyla, kadının rolünü özel yaşam alanına hapseden haremlik-selamlık sistemi ölümcül bir yara almamış mıdır? Deri ceket ve siperli gözlükle uçak uçuran kadınlar, çarşıya giderken peçe takmaya ne kadar zorlanabilirler? Erkeklerle aynı sırada ders okuyan üniversite mezunları, kocalarının çok eşliliğine nasıl rıza gösterebilirler? Nitekim dikkat edilirse, yukardaki listede önceleri eğitim ve meslek konularıyla sınırlı kalan değişimler, 1880'lerden itibaren sosyal yaşantı ve kişi hukukunu ilgilendiren alanları zorlar bir hal almaya başlamışlardır.

Olaya böyle bakınca Atatürk'ün kadın haklarına ilişkin reformları, altmış yıllık Osmanlı reform sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak gözükürler. Kaçınılmaz gözüken sonuçların, geciktirilmeden, hızlı ve enerjik bir şekilde uygulamaya konmasında, evet, takdir edilecek bir yan vardır. Mantıken yapılması gereken işleri senelerce sürüncemede bırakıp çürütmek, Türk toplumunun yabancısı olmadığı bir sorundur. Atatürk'ün cesur kişiliğinin, buna meydan vermemekteki rolü inkâr edilemez.

Öte yandan, böylesine hassas bir konuda aşırı enerjik bir siyasi müdahalenin toplumda birtakım sıkıntı ve tepkiler doğurmuş olması da yadırganmamalıdır. Doğal akışı içinde gerçekleşecek bir dönüşümü birtakım zorlamalarla hızlandırmaya çalışmanın, acaba uzun vadede dönüşümün hızı ve kalıcılığı üzerindeki etkisi olumlu olmuş mudur?

Aradan altmış yıl geçtikten sonra, tesettürün, bu kez bir çeşit özgürlük simgesi olarak yeniden doğuşunda bu faktörün etkisi gözden uzak tutulmamalıdır.

Notlar

1. Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, s. 111-112.

2. Barkan & Ayverdi (ed.), 953 İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri.

3. Alan Duben & Cem Behar, İstanbul Haneleri Evlilik, Aile ve Doğurganlık 1880-1940, İletişim Yay. 1996.

4. Kadınları siyaset alanının dışında tutan kuralın Batı'daki tek istisnası, hükümdarlık makamıdır. Bunda da uygulama çeşitlidir: örneğin Fransız ve Alman monarşilerinde kadınların hükümdarlık hakkı yoktur; buna karşılık İngiltere, İskoçya, Avusturya ve Rusya tahtlarını çeşitli vesilelerle kadınlar işgal etmişlerdir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53