Türk Dil ve Tarih Tezleri Türkiye'de bilimsel düşünce tarzının gelişmesine katkıda bulunmuş mudur?

Akılcılığı ve bilimciliği devletin ve toplumsal hayatın her alanına yaymaya çalışan, akla aykırı her şeyi reddederek yenileşmenin en büyük şartını yerine getirmeye uğraşan kişi de Atatürk'tür. [...] Memleketimize akılcı (rasyonel) düşünceyi getiren ve bunu uygulayan kimse Atatürk olmaktadır. (Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Atatürkçülükte Temel İlkeler, s. 124-126.) Atatürk'ün en büyük özelliği akılcı olması, rasyonalist olması. Gençlik yıllarında rasyonalist felsefenin etkisi altında kalmış bir insan. Hiçbir şekilde akıl dışına sapmayan bir kişiliği var. Aklın gösterdiği yolda ilerleyen bir insan. O yüzden de şaşırması, yanılması hemen hemen olmamış bir kişi. (Nuşin Ayiter, Mustafa Kemaller Görev Başına, s. 82) Görüldüğü gibi, gerek Tarih ve gerekse Dil tezinin gerçekle bir ilgisi yoktur. Fakat burada nokta konursa, bunların bugün bakılınca birer uydurmacılık olarak gözükmekle birlikte 1930'ların Türkiye'sinde insanlara olumlu bir ulusal kimlik vermek için zorunlu ve yararlı savlar olduğu belirtilmezse konu eksik bırakılmış olur. [...] Ne kadar bilim-dışı olurlarsa olsunlar, Tarih ve Dil tezlerini o günün koşulları içinde ulusal kimlik vermeye çalışan milliyetçi - ve saygıdeğer - çabalar olarak görmek gerekir. (Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, s. 222.)

Bilimsel nedir?

1. Bilimsel düşüncenin temel tezi, bilimsel araştırmaya konu olan gerçeklerin, o gün geçerli olan dini, ahlaki, siyasi veya milli kaygılardan bağımsız olarak var oldukları, bu kaygılardan bağımsız olarak kavranabildikleri, ve öyle kavranmaları gerektiğidir.

Bu, radikal bir tezdir. Çünkü dini, ahlaki, siyasi ve milli kaygılar, toplum yaşamında önemli bir yer tutan, saygı ve dikkatle ele alınmaları gereken değerlerdir. Hatta bazı koşullarda bunların, bilimsel doğruluk çabasından daha büyük bir önem taşıdıkları öne sürülebilir. İnsanların büyük çoğunluğu için, yaşamın çoğu anında, ahlaki, toplumsal vb. kaygılar, bilimsellik kaygısından önce gelirler.

16.cı yüzyılda Avrupa'da icat edilen ve kısa sürede bu kıtanın yaşadığı olağanüstü devrime zemin hazırlayan bilimsellik kavramı, işte bu bakış açısının reddine dayanır. Din, ahlak vb. önemlidir; ama bilim, kendi alanında, bunlardan bağımsız ve üstün olmak zorundadır. Önemli birtakım dini ve siyasi kaygılara rağmen astronomik araştırmalarının sonuçlarını yayınlamaktan vazgeçmeyen Galileo, bundan ötürü bilimsel düşüncenin kurucuları arasında sayılır. Oysa Galileo'yu mahkûm edenlerin de kendilerince tutarlı gerekçeleri vardır: insanların manevi huzuru ve toplumun düzeni, dünya döner mi dönmez mi konusunda lüzumsuz bir doğruculuktan daha önemli değil midir?

Ve yine bunlardan ötürü, aşağıda ifade edilen amaçları güden bir çalışmanın, başka açılardan yararlı veya değerli olabilirse de, bilimsel olarak nitelendirilmesine imkân yoktur:

"Atatürk'ün böyle bir müesseseyi [Türk Tarih Kurumu] kurup ona her teşebbüsün fevkinde bir kıymet ve ehemmiyet verişinin başlıca saiki, [...] milli şuuru, milli gururu ve Türk milletinin kendi nefsine emniyet ve itimadını takviye etmek endişesidir." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, s. 106-107)

"Milli tarihi yabancıların gözüyle görmenin, daha doğrusu onların gösterdikleri şekliyle anlamanın bir millet için ne büyük gaflet olduğunu Atatürk büyük dehasıyla biliyordu. Bunun için, maddi ve siyasi istiklale kavuşturduğu milletini manevi ve ruhi istiklale de kavuşturmak için [...] Türk Tarih Kurumunu kurdu." (Prof. Dr. Fuad Köprülü, "Bir Hatıra", Belleten, 1.4.1939)

"Atatürk'ün tarih üzerinde çalışmaları, İstiklal Savaşımızın kültür alanında devamıdır." (Enver Ziya Karal, Atatürk Hakkında Konferanslar, s. 55)

2. Bilimsel yöntemin (ve belirtelim ki, bilimsel ahlakın) önemli bir özelliği de, "bilimsel" diye ileri sürülen tezleri, mevcut olan tüm karşıt görüşler ve karşıt gözüken olgularla sınama çabasıdır. Birtakım yarım yamalak ipuçları üzerine tezler inşa edilebilir; hatta gerçekten yaratıcı bilim adamlarının hareket noktası çoğu zaman böyle yarım yamalak ipuçlarıdır. Ancak kendi inşa ettiği tezleri, usanmadan, çekinmeden, aman vermeden, karşıt kanıtlarla çürütmeye çalışmak; çürüyen kısımları varsa onları budamak; ana gövde çürüyorsa, onu da kesip atma cesaretini göstermek, bir bilim adamını şarlatandan, propagandacıdan ve hakim siyasetin dalkavuğundan ayıran başlıca farktır.

3. Yanlış olduğu bilinen şeyleri, yanlışlığını bile bile, dini, siyasi, milli vb. kaygılarla, doğru olarak göstermek ve bilimsel mahfellerde savunmak ise, bilimsellik-bilimdışılık tartışmasının ötesinde, doğrudan doğruya "yalancılık" diye adlandırılan ahlaki kategoriye girer.

Örneğin, kimliği bilinmeyen birtakım tarih-öncesi kavimler hakkında, çeşitli ipuçlarına dayanarak birtakım varsayımlar ileri sürülebilir. Hatta bu varsayımlar, bilim adamları arasında ilginç kamplaşma ve inatlaşmalara neden olabilirler. Ancak bilim-dışı (örneğin: milli veya siyasi) nedenlerle, bu varsayımlardan biri kanıtlanmış bir gerçek diye öne sürülür ve varsayımı kabul etmeyenler aşağılanır ve susturulursa, karşımızda ciddi bir ahlak sorunu var demektir. İpuçlarının zayıflığı oranında, ahlak sorununun ciddiyeti de artacaktır. Hatta, örneğin, Osk dilinde turutum kelimesinin "dört" anlamına geldiğine dair bir olasılık kesin bilgi olarak sunulup, bu da Osk'ların Türklüğüne kesin kanıt olarak gösterilirse, ahlak sorununun da ötesinde bazı ihtimaller gündeme gelebilecektir. (Çanakkale mebusu Samih Rıfat Beyin, Birinci Türk Tarih Kongresine sunduğu tezden.)

4. Siyasi otoritenin emir ve direktifleriyle, ya da en azından siyasi otoritenin gözüne girmek gayretiyle, "bilim adamı" kimliğine sahip kişilerin, yanlış olduğu bilinen şeyleri kamuoyu önünde savunmak zorunda kalmaları ise, kişisel ahlaksızlığın ötesinde, toplum yaşamında eşine ender raslanan bir manevi felaketin ifadesidir.

Roma imparatoru Caligula'nın Olimpos tanrılarından biri olduğunu gösteren felsefi çalışmalar (MS 1.ci yüzyıl), Fransa krallarının el değdirerek scrofula hastalığını tedavi edebildiklerine ilişkin tıbbi kanıtlar (17.ci yüzyıl), Nazi Almanya'sında ırk konusu üzerinde yapılan araştırmalar ve Stalin döneminde Lenin'in beyni üzerinde yürütülen biyolojik incelemeler (20.ci yüzyıl) bu sınıfa girerler.

Bilimsel ahlakın böyle bir darbe yediği toplumda, bilimsel düşünce bir daha uzun süre yeşeremez. Siyasi otoritenin emrine uyarak veya gözüne girerek bilimsel kariyer yapılabildiği, karşı çıkanın ise horlanıp eziyet çektiği bir toplumda, bilimin zahmetli yoluna katlanacak kimse kolay kolay çıkmaz. "Kötü paranın iyi parayı kovması" gibi, kötü bilim, iyi bilimi kovar: emirlere boyun eğerek yükselmenin mümkün olduğu yerde doğruda ısrar edenler sadece reddedilmek ve unutulmakla kalmazlar; başkalarının ayıbını teşhir ettikleri için, ayrıca hırpalanırlar.

Kamuoyu önünde yalan söylemeyi kabul eden bilim adamı, her şeyden önce kendi vicdanı önünde bitmiş bir insandır. Kariyerine yönelik tehdit ortadan kalktıktan sonra bile doğru yola dönmesi güçtür; çünkü dönmek, geçmişteki aczini ve ikiyüzlülüğünü itiraf etmek anlamına gelir. Kendisi yükselirken, doğru söylediği için akademik mahfellerden kovulan insanlara karşı suçludur; ve bu suçluluk duygusu, saldırganlık şeklinde dışa vurulmaya devam edecektir. Kendisi yalan söylerken onu onaylayan, destekleyen, alkışlayan meslekdaşlarıyla aralarında suç ortaklığının korkunç bağı vardır: birisi döndüğü gün, hepsinin foyası ortaya çıkmak zorundadır. Dolayısıyla hiçbirinin dönmesine izin verilmemeli, dönmeye yeltenenlere karşı en korkunç şiddet yöntemleri, en acımasız karalama teknikleri kullanılmalıdır.

Bundan ötürüdür ki, siyasi otoritenin emriyle bilimin çürütülmesi, sonuçları çok uzun yıllar sonra bile etkisini gösterecek bir toplumsal felakettir. Bilim dünyasına yönelik tehdit ortadan kalktıktan çok sonra bile, yarattığı zehirli ve bunaltıcı hava, akademik atmosferi kolay terketmeyecektir.

Türk Tarih Kurumunun çalışmalarına örnekler

Aşağıdakiler, 1932 yılında Atatürk'ün aktif çabası, ilhamı ve direktifleriyle toplanan Birinci Türk Tarih Kongresine bilimsellik iddiasıyla sunulmuş olan tezlerin bazılarının özetidir. Tezlerin bütünü, Maarif Vekâletince yayınlanan kongre derlemesinde bulunmaktadır.

Prof. Dr. Afetinan, Atatürk'ün manevi kızı, sonradan Türk Tarih Kurumu asbaşkanı (Kongre'nin genel tezini özetleyen açış konferansı): Bütün medeniyet dünyaya Orta Asya'dan yayılmıştır; Orta Asya'nın otokton ahalisi tek ırka mensuptur, hiçbir şekilde karışmamıştır, ve bu brakisefal Türk ırkıdır; bunların en eski devirlerde konuştukları dil Türkçedir.

Samih Rıfat, milletvekili, "sofra" müdavimlerinden: Tüm uygarlıkların Türk kökenli oldukları dil yoluyla ispatlanabilir; west/ouest-ost/est sözcükleri Türkçe "ast" ve "üst"ten, Fransızca demeure, domicile sözcükleri "dam"dan, sea sözcüğü "su"dan, Okeanos ve Thetis "ogan" ve "deniz"den, Fenikelilerin dişi tanrıçası olduğu söylenen Baaltız "baldız"dan; Arapça har Türkçe "kor"dan, Farsça hane "konak"tan, Attika "atık"tan, Euboea "oba"dan gelir; eskiçağ İtalyan kavimlerinden Ligür'lerin Elisyk kabilesinin adı Türkçe el = il = memleket anlamına gelir.

Dr. Reşit Galip, milletvekili, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti genel sekreteri, "sofra" müdavimlerinden (Kongreden sonra Maarif Vekili atandı): biyolojik verilere göre 27 farklı insan ırkı bulunur; bunlardan Alp ırkı, veya "bizim daha doğru olarak Ata Türkler diye adlandırdığımız, kudret ve kabiliyet kaynağı harikalı soyun evlatları", "her gittiği yerde ergeç hakimiyetini kurarak münevver ve mütefekkir beşeriyetin bugün dahi gittikçe derinleşen bir hürmet ve tazim ile tetkik ve temaşa ettiği büyük medeniyetleri" yaratmıştır; öteki ırklar ancak Alp ırkıyla temasa geldikten sonra medenileşebilmişlerdir; Türk fütuhatına katılmış olabilecek bazı "kısa boylu, iri dudaklı, fırlak çeneli sarılar", "asıl muhariplerin silah uşakları ve başbuğların, fütuhatın adi hizmetlerinde kullanmış oldukları esirler ve mağluplar sürüsü" olmalıdır.

Hasan Celil, milletvekili: Yunan ve Ege uygarlığının asıl kurucuları Türklerdir; Elen sözcüğü Türkçe "el"den türer, Grek'ler de aslında Türk asıllı Krak kabilesidir; Athena'nın aslı "hatun"dur.

Prof. Yusuf Ziya (Özer) , milletvekili, hukuk fakültesi öğretim üyesi, "sofra" müdavimlerinden: Mısır medeniyetini kuran hakim ırk Türklerdir; Osiris Türkçe 'üze ur', yani yüksek gök anlamına gelir; tanrı Tot "ilahi kamer" sıfatıyla 'tutuş', yani yanmak'tan; phallus manasıyla da Uygurca 'sert' anlamına gelen 'totaş'tan türer.

Prof. Şevket Aziz (Kansu) , milletvekili, tıp fakültesi antropoloji müderrisi: Anadolu'da yaptığı kafatası ölçümleri sonucunda Türk ırkının en üstün ırk olduğu tesbit edilmiştir.

Prof. Şemsettin (Günaltay) , milletvekili, daha sonra İnönü döneminde başbakan: İbni Sina dahil, bellibaşlı İslam alimlerinin hepsi Türktür.

Prof. Yusuf Hikmet (Bayur) , Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri, "sofra" müdavimlerinden, daha sonra bakan ve inkılap tarihi profesörü: "Türk ırkının kurduğu devletler, beşeriyetin bütün diğer ırklarının kurdukları devletlerin hepsinden, adet, azamet ve umranca çok yüksek"tir.

Fevzi, Deniz Lisesi tarih öğretmeni: Yeniçağda barutu ve topu icat eden Türklerdir. [Bu tez bilahare Kongre derlemesinden çıkarılmıştır.]

1937'de birtakım yabancı akademisyenlerin de katılmasıyla toplanan İkinci Türk Tarih Kongresinin, birincisine oranla daha makul ölçüler içinde cereyan ettiği görülmektedir. Türk tarafının, ikinci kongrede dikkati çeken bilimsel katkıları arasında şunlar sayılabilir:

Prof. İbrahim Necmi Dilmen, Türk Dil Kurumu genel sekreteri, "sofra" müdavimlerinden (Atatürk'ün Güneş Dil teorisini özetleyerek): Tüm dünya dilleri, Türkçe "güneş" anlamına gelen "ağ" hecesinden türer; örneğin "Kelt" sözcüğünün şöyle analiz edilir: Kelt = eğ + ek + eğ(l) + et. Eğ, yani ağ, ana köktür. "Güneş, ışık, parlaklık, zekâ, kuvvet, kudret, büyüklük, yükseklik, hareket" anlamına gelir. Ek, "ana kök anlamını kendinde temsil eden elemandır; ana kök düşerek bu eleman onun yerine geçmiştir." İkinci eğ, "kelimenin manasını tamamlayan, tayin ve ifade eden bir ektir"; ğ sesi sonradan l'ye değişmiştir. Et, yapan veya yaptıran anlamına gelir. "Demek ki Kelt sözü, zekâ, kuvvet, kudret, büyüklük ve yükseklik sahibi bir kavmin adı olarak ortaya çıkmaktadır." Türkçe eke, öge, ekemen, keleş, kılıtmak sözleriyle eş anlamlıdır. Ayrıca Selçuk sözcüğü de aynı kökten gelir. Ağ, aynı zamanda yerine göre ateş, ses, söz, su vb. anlamlara gelebilir. Böylece Ankara (= ağ + an + ak + ar + ağ) da ağ kökünden türer ve "oldukça geniş su" anlamına gelir.

Bu gerçekler, "bir yüksek Deha'nın daimi ilhamı, daimi irşadı, daimi faaliyeti sayesinde ortaya çıkabilmektedir." (s. 97)

Prof. Nurettin Onur: (A) kan grubu saf beyaz ırka ait olup, Anadolu ve Rumeli'de yapılan kan grubu ölçümleri sonucu, "Türk ırkının, A grubunu Avrupa'ya getiren ana kök" olduğu ortaya çıkmıştır.

Prof. Sadri Maksudi Arsal, dil devriminin ilk kuramcısı, "sofra" müdavimlerinden, milletvekili: Beşeriyet tarihinde devlet ve hukuk mefhum ve müesseselerinin gelişmesinde Türk ırkı baş rolü oynamıştır; diğer bütün milletlerin çeşitli dönemlerde başka ırkların hakimiyeti altına girmiş olmaları nedeniyle, saflığını korumuş olan Türk milleti hepsinden üstündür.

Atatürk'ün kişisel katkıları

Her iki kongreyi (ve aynı yıllarda toplanan Dil Kurultaylarını) Reisicumhur baştan sona ilgiyle izlemiştir. Kongrelere sunulan tezlerin çoğunda, doğrudan doğruya kendisine hitap edildiği havası vardır. Her tezin sonunda, olağanüstü birtakım yüceltme sözleriyle Gazi'nin övülmesine dikkat edilmiştir. Tezlerde ifade edilen görüşlerin, aslında Gazi'nin ilham ve aydınlatmasıyla oluştukları her konuşmacı tarafından - belki bir ölçüde sorumluluğu üzerinden atma gayretiyle - ısrarla vurgulanmaktadır. Türk tarih ve dil teorilerinin, 1930'dan 1938'e kadar Gazi'nin başlıca uğraş alanını oluşturdukları, hatta ölüm döşeğinde bile dil teorisine ilişkin direktifler vermekten geri durmadığı, Atatürk'e ilişkin anı yazarlarının ortak görüşüdür. Güneş Dil Teorisinin, Viyanalı Dr. Kwergitsch'in bazı tezlerinden hareketle, bizzat Atatürk tarafından icat edildiği bilinmektedir. Bugün dilimize girmiş olan, "açı", "üçgen", "dörtgen", "artı", "eksi" gibi birçok öztürkçe sözcüğü bulan kendisidir. Ayrıca İber'lerden Etrüsk'lere ve Hurri'lere kadar, çeşitli az bilinen kavimlerin aslen Türk oldukları tezi de kendisine aittir.

Sümerbank dergisinin Kasım 1961 sayısında, Atatürk'ün kendi el yazısıyla tıpkıbasımı yayınlanan bir belgede, 'merinos' sözcüğünün etimolojisi incelenmektedir. Gazi, kelimenin aslının 'emerinos' olduğu, buradaki 'em' kökünün esasında 'eb' ya da 'ip' şeklinde yorumlanması gerektiği görüşlerini belirttikten sonra şöyle devam etmektedir:

"Kelimenin kökü, görüldüğü gibi, ince demektir. Yakutça'da ibri, ebri şeklindedir. İnce demektir. Merinos sözü, İspanya'ya giden İber Türkleriyle intikal etmiştir. Bir Türk ulusunun oraya götürdükleri koyunlara, onların yünlerine ve bu yünlerden yapılan kumaşlara isim olmuştur."

(Başka kaynaklara göre, merinos'un aslı, İspanya'da 10. yüzyılda hüküm süren Kuzey Afrika kökenli Merinî hanedanından gelmektedir. Yakutça sözlüklerde 'ibri, ebri' şeklinde bir kelimeye rastlanmaz. Karş. Yuriy Vasiliev, Türkçe-Sahaca [Yakutça] Sözlük, TDK Yayınları 1995.)

1930'da Edirne Öğretmen Ortaokulunu ziyareti sırasında Gazi, "Dünyanın en eski denizci milleti kimdir?" sorusuna "Fenikeliler" diye cevap veren bir öğrenciyi uyararak, Baykal Gölünün tuzlu olduğunu, bundan eski bir iç denizin kalıntısı olduğunun anlaşıldığını işaretle, şu görüşü savunmuştur:

"bu göl yerinde eskiden büyük bir deniz olduğuna ve bu denizin etrafında Türkler yaşamış olduğuna göre, dünyada en eski denizci millet Türk milletidir. Bunu böyle bilin!"

(Ansiklopedilere göre, a) Baykal Gölü tuzlu değildir; b) İç Asya'da son 200,000 yılda deniz olduğuna dair jeolojik bir buluntu yoktur; yörede bulunan en eski insan izleri 17,000 yıllıktır; c) Baykal gölü etrafında MS 7.ci yüzyıldan önce yaşayanların kimler olduğu bilinmemektedir.)

1932'de Atatürk'ün Adana'yı ziyareti sırasına il maarif müdürü İsmail Habip (Sevük)'e anlattıkları aynen şöyledir:

"Neydi o az kalsın Sezar'ı mağlup eden Goluva başkumandanının adı? Karışık çetrefil bir ismi var, ha: Versingetorisk! Fransız tarihlerine göre bu isim 'bahadırların büyük reisi' demekmiş. Halbuki hecelere ayırınca ne olduğu kendiliğinden meydana çıkar. Birinci hecenin başından vavı kaldır, "er" kalır. İkinci hece "senk", yani "cenk". Üçüncü hece "torik", yani "Türk". (Palazoğlu II, s. 689)

Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu'nun Necdet Uran'dan aktardığına göre, Atatürk bir başka vesileyle, "rota" kelimesinin İtalyanca olduğunu zanneden bir denizciye çıkışarak, bu kelimenin aslında "yürütmek" fiilindeki "rüt" hecesinden türediğini ve halis Türkçe olduğunu vurgulamıştır. (Atatürk ve Türk Dili, TDK Yayınları, 1963).

Lord Kinross'a göre "Gazi'nin, Kent kelimesinin Türkçe olduğuna karar vermesi ve bundan Türklerin İngiltere'ye de geçmiş olduğu sonucunu çıkarması, bir İngiliz diplomatını oldukça şaşırtmıştı." (Kinross, s. 540)

Yine Kinross, Atatürk'ün 1930'lardaki uğraşlarını, Britanya adalarına özgü nezaketle, şöyle değerlendirmektedir:

"Böylece o zamana kadar askerlik ve siyaset konularında elle tutulur gerçeklere bağlı kalmış bir zekâ, hayal peşinde koşmak gibi çelişkili bir duruma düşmüştü. Gazi şimdi eylem alanından, yabancısı olduğu kuram alanına yönelmiş, inanmak istediği şeylere inanır olmuş; kafası alışık olmadığı ve gerçeklerin yarı-gerçekler ve yanlışlarla içiçe girdiği bir labirentte dolaşmaya başlamıştı." (aynı sayfa)

Sonuç

Türk dil ve tarih teorileri, Türk inkılabının akılcı yolundan geçici bir sapma, aşırı heyecandan doğan ve zamanla terkedilmiş bir yanılgı sayılabilir mi? Avrupalı ırkçıların Türk "ırkı" aleyhine birtakım küstahça genellemelerine karşı ulusal kimliği yüceltmeyi amaçlayan, "doğru" olmasa bile "saygıdeğer" bir çaba olarak değerlendirilebilir mi?

Bu soruların cevabını, bu bölümün başında vermeye çalıştık. Bir şeyin neden yapıldığını anlamak, o şeyin temsil ettiği bilimsel ve ahlakî yozlaşmayı kavramaya ve reddetmeye engel olmamalıdır. Yalan ve saçma üzerine kurulu bir kimlik yüceltme, o kimliğe faydadan çok zarar verir. Üstelik bunun verdiği zarar Tek Parti dönemiyle kısıtlı kalmamış, Türk akademik hayatına bugün bile altından tam kalkamamış olduğu bir tahribat mirası bırakmıştır.

Devletten bağımsız bir üniversitenin bir toplum için sahip olduğu vazgeçilmez önemi, Türk dil ve tarih tezleri macerasından daha iyi gösteren bir kanıt bulmak güçtür. Daha da ileri giderek, birbirinden bağımsız ve birbirine rakip birtakım akademik mihrakların, toplumda o gün için revaçta olan ideolojik inançlara uymasalar, hatta onlarca "zararlı" sayılsalar bile, ne derece hayati bir rol oynayabilecekleri bu örnekte açıkça görülmektedir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53