Kemalist rejimin kalıcılığı, eşi olmayan niteliklerinin eseri midir?

Türkiye hiçbir zaman Nazilik veya Komünizm muadili bir totaliter diktatörlük yaşamadı. Tek parti dönemi, neticede sıradan bir otoriter rejimdi. O kadar. Üstelik, o dönem toplumsal seçkinlerinin çok büyük bölümünün gönüllü desteğini almıştı. (Asaf Savaş Akat, Sabah, 9.3.1995)

1920 ve 30'larda kurulan dikta rejimlerinin birçoğu, İkinci Dünya Savaşının kan ve ateşi içinde yıkıldılar. Savaştan uzak kalan Portekiz ve İspanya, 1970'lerde eski rejimlerini devirerek radikal bir özeleştiriye giriştiler. 1980'lere kadar dayanmayı başaran Sovyet rejimi, bu tarihten sonra tüm kurumlarıyla iflas ederek dağıldı. Dikta rejimlerin kurucu ve önderleri, gerek kendi ülkelerinde, gerek dünya kamuoyunda, ülkelerinin siyasi, ekonomik ve ahlakî yıkımına neden olmakla suçlandılar. Meydanlardan heykelleri, resmi dairelerden resimleri indirildi; ders kitaplarından isimleri çıkarıldı; kentlere, dağlara, caddelere verilmiş olan adları kamu hafızasından silindi. Çağdaş, demokratik ve dünya ile bütünleşmiş bir yönetimin kurulabilmesi için böyle radikal bir eleştirinin ön koşul olduğu inancı, uygar dünyada genel kabul gördü.

Atatürk'ün farkı

Türk deneyimini bu akıbetten bugüne kadar kurtarmış olan ayırdedici özellikler nelerdir? Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'nın güney ve doğu periferisinde ortaya çıkan yirmiye yakın dikta rejimi içinde bugün sadece Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadrosunun hala saygı ve takdirle anılmasının sebebi nedir? Hangi özgül koşullar Türk örneğini emsallerinden farklı kılmıştır?

Çeşitli faktörlere kısaca değinerek, muhtemel etkilerini değerlendirmeye çalışalım.

1. Vatan kurtarmak, önceki soruda ele aldığımız 18 dikta rejiminin ortak ve temel iddiasıdır. Türk rejimini bu açıdan ötekilerden önemli ölçüde ayıran bir özellik tesbit edemiyoruz.

Mustafa Kemal önderliğindeki ulusal hareketin, yıkılmış bir imparatorluktan arda kalan devlete, yeni bir yaşama azmi ve direniş gücü kazandırmaktaki rolü tartışılamaz. Atatürk'ün günümüze dek koruduğu prestijde, bu unsurun etkisi büyüktür.

Ancak aynı şekilde Lenin önderliğindeki Bolşevik hareket de, savaş sonunda çöken Rus imparatorluğunu minimum toprak kaybıyla yeniden kurmayı başarmıştır. Otuz yıl sonra Stalin, vatanı ateş ve kana boğmaya kararlı düşmana karşı devasa bir kurtuluş savaşını galibiyete ulaştırmıştır.

Hitler, Versailles antlaşmasıyla askeri, ekonomik ve moral çöküntüye mahkûm edilmiş olan Almanya'yı, tüm dünyaya meydan okuyarak yeniden güçlü bir devlet haline getirmiştir. Horthy, Mussolini, Metaxas ve Franco, iç savaş ve sınıf çatışmalarıyla sarsılan, kimlik ve kültür bunalımı yaşayan, sınırları ve hatta varlığı tehlikeye giren uluslarını, milli bir ideal etrafında birlik ve beraberliğe kavuşturmuşlardır. Polonya, Litvanya ve Letonya liderleri, ülkelerinin bağımsızlık mücadelelerine fiilen önderlik etmiş kişilerdir.

2. Kemalist rejimin ekonomik sahadaki başarıları, çağdaşlarına oranla mütevazıdır. Alman ve Sovyet rejimlerinin sanayi ve altyapı alanındaki olağanüstü atılımlarının bir benzerini Türkiye - kendi ölçeğinde dahi olsa - gerçekleştirememiştir. Tek Parti döneminde elde edilen sanayi ve altyapı gelişimi 1950-sonrası dönemin çok gerisinde kaldığı gibi, muhtemelen II. Abdülhamid döneminin kalkınma hızına da erişememiştir. 1

3. Tek Parti rejiminin büyük kitlesel kıyımlara başvurmadan kurulabilmiş olması, Türkiye'yi Sovyet ve Nazi örneklerinden ayıran önemli bir farktır. Türkiye'de cumhuriyete karşı kan davası güden bir muhalefetin hiçbir zaman ciddi boyutlara ulaşamamış olması kısmen bu olguya bağlanabilir. Buna karşılık, örneğin İtalyan faşizminin iç siyasette dökmüş olduğu kan miktarının Türkiye'de aynı dönemde siyasi nedenlerle dökülenden bir hayli az olduğu belirtilmelidir.2

4. Kemalist rejimin 1946'dan sonra ideolojik çerçevesinden önemli bir ödün vermeksizin kısmen demokratik bir yapıya kavuşması, Türk deneyimini dünyada özgün kılan yönlerden biri olarak ilgi çeker.

Tek Parti döneminde anayasa, seçim, parlamento gibi demokratik şekillere bağlı kalınmış olması, acaba rejimin nisbeten yumuşak bir şekilde demokrasiye doğru evrilmesinde etkili olmuş mudur?

Bu soruya Evet cevabını vermek zorundayız. Ancak bu konuda Türk rejimi yalnız değildir. Nazi ve Sovyet rejimleri de parlamenter görünümlü kurumları korumuşlar; üstelik federalizm gibi, diktatörlüğün ruhuna ve mantığına aykırı bir sistemi sonuna dek ayakta tutmayı bir şekilde başarmışlardır. Sovyetler Birliği dört yılda bir yenilenen parlamento "seçimlerini" yetmiş yıl boyunca düzenli bir şekilde sürdürmüştür. Faşist İtalya, hukuken parlamenter görünümlü bir sistemi onyedi yıl koruduktan sonra, ancak 1939'da yaptığı anayasa değişikliğiyle Tek Parti devletini yasallaştırmıştır.

5. Sovyetler Birliğinden farklı olarak Türk inkılabı, toplumun ayrıcalıklı kesimlerini topyekün düşman ilan edip, özel mülklere el koyma yoluna gitmemiştir. Sovyetler kadar kapsamlı bir totalitarizm çabasından uzak durulmuş olması, Türk cumhuriyetinin nisbeten daha esnek ve eklektik, dolayısıyla zamanın gereklerine daha kolay uyum sağlayabilen bir siyasi kimliği benimsemesine yardım etmiş olabilir.

Öte yandan, Türkiye'de en az mülk kadar önemli bir ayrıcalık kaynağı ve toplumsal iktidar odağını temsil eden din konusunda, Kemalist inkılabın tutumu Sovyetlere yakın radikalliktedir; her halükârda Alman ve İtalyan diktatörlüklerinden bir hayli daha katıdır. Dinin devletten bağımsız örgütsel ve ideolojik varlığı tasfiye edilmeye çalışılmış; buna direnen veya direnme potansiyeli olan gruplar, gerektikçe zora başvurarak ezilmiştir. Bu bakımdan Türk rejimi, "totaliter devlet" teorisini savunan İtalya'ya oranla, ideolojik yönden daha müdahaleci, ve uygulamak zorunda kaldığı devrimci şiddetin dozu yönünden daha sert bir tablo sergiler.

6. "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesinde ifade bulan barışçı ve temkinli dış politika, Alman, İtalyan ve Macar örneklerinden çok farklıdır. Buna karşılık Alman, İtalyan ve Macar milliyetçiliklerinin, 1919 antlaşmalarıyla empoze edilen uluslararası düzeni değiştirmeyi hedeflediği, Türkiye'nin ise aynı amaca Milli Mücadele ve Lausanne barışıyla zaten ulaşmış bulunduğu, dolayısıyla (Hatay, Musul gibi nisbeten önemsiz birkaç istisnayla) savaşçılık yoluyla elde edilecek bir şeyi kalmadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Benzer bir statükoculuk, İspanyol, Portekiz ve Polonya rejimleri ile "Tek ülkede sosyalizm" döneminin Sovyetler Birliğinde de egemen olmuştur.

7. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunda, kişilik ve liderlik vasıfları açısından, emsallerinden üstün bir örnekle karşı karşıya olduğumuz kabul edilmelidir. Atatürk'te Pilsudski'nin siyasi saflığından, Horthy, Dollfuss ve Franco'nun dar ufuklu muhafazakârlığından eser yoktur. Lenin ve Mussolini'nin ideolojik saplantılarının benzerine (en az 1930'lara kadar) raslanmaz. Zogo, Gömbös ve Metaxas düzeyinde liderlerle kıyaslanması bile anlamsızdır.

Öte yandan, yabana atılmayacak siyasi basirete, vizyon ve karizmaya sahip liderler arasında Hitler ve Stalin'i saymak gerektiği de, inkâr edilebilecek hususlardan değildir. Nazi lideri, Alman ulusunun çok büyük bir kısmının ölçü ve mantık ötesi sevgisini elde etmeyi başarmıştır; eşine az rastlanır bir hatiptir; iktidar oyununda yırtıcı bir zekâ, adeta içgüdüsel bir ustalık sergilemiştir; milletini, tarihin en eşsiz zaferlerinden birinin eşiğine kadar getirmiştir. Stalin'in de etkileyici kişiliğine, kendisiyle yakın temasta bulunmuş olan herkes tanıklık eder. Bu özellikler, iki liderin itibarlarını günümüze kadar korumalarını sağlayamamıştır.

Sonuç: Neden yıkılmadı?

Bu gözlemlerden, Kemalist rejimin çağdaşlarının bazılarına oranla daha insancıl (madde 3.), görüntüye daha dikkatli (madde 4.), daha uzlaşmacı (madde 5.), daha barışçı (madde 6.), daha ilginç (madde 7.) olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Ancak bu faktörlerin, rejimin kalıcılığını açıklamakta yetersiz kaldıkları görülmektedir. Geriye, belki daha tatmin edici bir cevabın ipuçlarını sağlayan iki etken kalıyor.

Bunlardan birincisi dış faktördür.

a) Kemalist rejimin, çağın diğer diktatörlükleri gibi Alman veya Sovyet kamplarından birine meyletmek yerine uzun süre tarafsız kalması, İkinci Dünya Savaşı arefesinde ise hissedilir biçimde İngiltere ve Fransa'ya yaklaşması, dünyadaki siyasi trendleri yönlendirmede ciddi bir ağırlık taşıyan Batı kamuoyunda belirli bir sempatiyle anılmasında hiç şüphesiz önemli bir rol oynamıştır.

Kemalist inkılabın "sağ" ve "sol" ideolojik etiketlerden özenle kaçınmış olması da aynı dış politika tercihinin bir yansıması görünümündedir. Diplomatik alanda totaliter "sağ" ve "sol" bloklardan uzak durmayı başaran Türk yönetimi, bu sayede, iki bloku sırasıyla çökerten 1945 ve 1989 krizlerinden fazla yara almadan kurtulmayı başarmıştır. Sözgelimi 1920-21'in "şuracılık" akımı veya 1930'larda Recep Peker'in başını çektiği "sağ" otoriter eğilim CHP rejimine hakim olabilselerdi, bugün Kemalist devrimin nasıl anılıyor olacağını tahmin etmek kolay değildir. Oysa gerek "şuracı" ve gerekse Pekerci eğilimler, rejimin yapı ve işleyişinden çok, ideolojik simgelere ve dış politika tercihlerine ilişkindir: özden ziyade etiketi ilgilendirmişlerdir. 3

b) Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşına katılmamış olması, rejimin son derece kritik bir geçiş dönemini nisbeten sarsıntısız bir şekilde aşmasına izin vermiştir.

1945'ten sonra Sovyetler Birliği ile Batı ülkeleri arasında doğan Soğuk Savaşta Türkiye'nin demokratik ülkeler cephesinde yer alması, rejimin en azından dış görünüş itibariyle demokratlaşmasını gerekli kılmıştır. Buna karşılık, savaşta mağlup olup yabancı işgaline uğrayan Almanya, İtalya, Japonya gibi ülkelerin aksine, Türk rejimi kökten bir yeniden yapılanma fırsatı ve/veya zorunluğu yaşamamıştır. Türkiye'nin Batı kampındaki "özel" konumu da, (örneğin İspanya, Portekiz ve Yunanistan'in aksine) demokratikleşme yönündeki dış baskının bir hayli yüzeysel kalmasına yardımcı olmuş, rejimde ciddi sarsıntılar doğurabilecek radikal adımların sürekli olarak ertelenmesine imkân tanımıştır.

Dış faktörle yakından bağlantılı ikinci bir etken, Kemalist inkılabın "Batılılaşma" projesidir.

Sözkonusu projenin bir paraleline, İran hariç, önceki bölümde saydığımız rejimlerin hiç birinde rastlanmaz. "Batılılık" davasının yetmiş yıl sonra hala taşımaya devam ettiği güncel önem (bir başka deyimle: davanın hala kazanılamamış olması) ise, Kemalizmin günümüzde Türk toplumunun en azından bir kesiminde koruduğu itibarın başlıca dayanağıdır.

Bu kitapta dış faktör, layık olduğu ilgiyi ne yazık ki bulamayacak. "Batılılaşma" meselesine ise, ilerleyen sayfalarda yeniden değinme imkânı bulacağız.

Notlar

1. İmparatorluk çapında döşeli demiryolu hattı 1876'da 1538 kilometreden, 1912'de 6520 kilometreye ulaşmıştır; 36 yılda toplam artış % 324, ortalama yıllık artış ise (bileşik oran hesabıyla) % 4.2'dir. 1918'de (kaybedilen imparatorluk topraklarındaki hatlar çıkarıldıktan sonra) Türkiye topraklarında kalan 4086 km demiryolu hattı, 1950'de 7630 km uzunluğa erişmiştir; 32 yılda toplam artış %87, yıllık artış oranı %1.9'dur.

1880-1914 döneminde Türkiye'de küçük ve orta sanayi kuruluşlarının sayısında %250'yi aşan artışa karşılık, 1923-46 döneminde küçük ve orta sanayi kuruluşları sayısında azalma görülür.

İlk ve orta öğrenim sayılarında iki dönemin karşılaşması için bak. Soru 26.

2. Prof. Dr. Ergün Aybars'ın ifadesine göre, Milli Mücadele sırasında asker kaçaklığı veya isyan nedeniyle idam edilenlerin sayısı "sekiz, dokuz bin kişiyi bulmamaktadır." (Mustafa Kemaller Görev Başına, s. 65) Yine Aybars, cumhuriyet döneminde İstiklal mahkemelerince verilen siyasi idam kararlarının sayısını yaklaşık 350 olarak tahmin etmektedir (a.g.e, s. 56). Kemalist bir araştırmacı olan Aybars'ın sayılarını minimum kabul edebiliriz. Bu sayılara, çeşitli sıkıyönetim mahkemelerince verilmiş bulunan siyasi nitelikli idam kararları ve mahkemesiz infazlar dahil değildir.

3. Kıyaslama amacıyla belirtelim ki, Kurtuluş Savaşının tüm cephelerinde şehit düşen asker sayısı 9177'dir (Genelkurmay belgelerinden aktaran Selek, Anadolu İhtilali, s. 92 ve devamı).

4. 1920-21'de "sol" (Bolşevik, şuracı) ideoloji ile ciddi bir flört yaşayan Kemalist hareketin, daha sonra bu tutumu terketmesi, a) dayanacağı veya dayanır gözükeceği bir işçi sınıfının bulunmaması (dolayısıyla "işçi sınıfı" retoriğinden elde edeceği bir siyasi avantaj olmaması) kadar, b) Lausanne'dan itibaren ülkenin stratejik ve ticari nedenlerle yeniden Batı'ya - İngiltere ve Fransa'ya - yönelmesine bağlanabilir.

5. Recep Peker liderliğinde İtalyan ve Alman "sağ"ına yaklaşma denemesinin sonuçsuz kalışında da, 1936'ya doğru İngiltere'yle girişilen askeri-diplomatik işbirliğinin etkisi olduğunu sanıyoruz.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53