Türkiye'de demokratik hukuk devleti davası Kemalist anlayışla bağdaşır mı?

Demokrasi, tüm vatandaşların devlet yönetiminde ilke olarak eşit söz sahibi olduğu bir yönetim biçiminin adıdır. Genel oy, bu ilkenin pratikteki uygulamasını ifade eder.

Demokrasi idealinin mutlak (temel, evrensel) bir değer olarak savunusu, siyaset düşünürlerinin öteden beri tanıdıkları bazı problemlere gebedir. Bu problemlere burada kısaca değineceğiz. Bir kere, farklı yetenek ve bilgi düzeyindeki insanların toplum yönetiminde eşit hak sahibi olmasını istemek, her türlü tartışmanın üzerinde kalabilecek bir fikir değildir. "Doğru" olanın oy çokluğuyla değiştirilemeyeceği inancı da, ahlak felsefesinin kolay sarsılmayacak yargılarından birini oluşturur. Aynı şekilde, "eşit oy" ilkesinin gerektirdiği söz serbestliğinin, toplum çıkarının acil kararlar gerektirdiği hallerde bazen faydadan çok zarar getireceği savunulabilir.

Demokrasi idealini, şu halde, soyut planda savunmakta önemli güçlüklerle karşılaşırız. Demokrasi fikrinin elli veya yüzelli yılı aşmayan hakimiyeti de, bu fikrin mutlaklaştırılması önünde büyük bir engeldir. Sonuçta, demokrasiyi gelip geçici bir akım, dış kaynaklı bir moda, hatta "milli geleneklere aykırı" bir yenilik sayan görüşlere tatmin edici bir cevap vermek, sanıldığından çok daha zor bir girişim olabilir.

Bu zorlukların çözümü, demokrasi adı verilen mükemmeliyetten uzak sistemi, hukuk devleti düşüncesinin tarihi gelişimi içindeki gerçek temellerine yerleştirmekten geçer.

I. Demokrasi ve hukuk devleti

Liberal Batı düşüncesini 19.cu yüzyıl başlarından itibaren demokrasi fikrine sevkeden endişe, egemen zümrelerin keyfi tasarruflarına karşı toplumun hukuk ve özgürlüğünü korumak olmuştur. Demokrasinin, hukuk devleti idealine iki yönden fayda sağlayacağı düşünülmüştür:

Birincisi, hak ve özgürlüklerini koruma imkânları kısıtlı olan örgütsüz (ve ekonomik yönden güçsüz) halk tabakaları, demokrasi sayesinde siyasi sistemde ağırlıklarını duyurma şansına kavuşurlar (popülizm ilkesi).

İkincisi, siyasi sahnede daha önce yer almamış yeni güçlerin sisteme katılmasıyla, devlet gücünü elde tutan geleneksel kesimlerin gücü bölünmüş olur. Siyasi iktidar, eskiye oranla daha çokyönlü bir güçler dengesine bağımlı ve sorumlu hale getirilir (plüralizm ilkesi).

Hukuk devleti ideali açısından belirgin avantajları olan demokrasinin, yine aynı ideal açısından temsil ettiği müthiş tehlikenin de farkına erken bir tarihte varılmıştır. Şöyle ki: Söz hakkına kavuşan kitlelerin, bu hakkı hukuk devletini yıkmak için kullanmayacaklarının doğal bir garantisi yoktur. Siyasi konulara yeterince vakıf olmayan yığınlar, "halkçılık" edebiyatı yapan bir diktatör adayına kolayca kapılabilirler. Diktatör, yetkilerini kısıtlayan kurumlara, iktidarını dengeleyen güç odaklarına ve iktidarını tehdit eden siyasi rakiplerine karşı, halkoyu kartını oynayabilir. Daha da ileri giderek, kışkırtılmış halk kitlelerinin kahredici gücünü harekete geçirebilir. Muhaliflerini linç ettirebilir, mallarını yağmalattırabilir; en azından, kendi yasadışı tedbirlerini halka "onaylattırarak" onlara sahte bir meşruiyet kazandırabilir. Oligarşinin kısıtlayıcı dengeleri içinde oynamaya mecbur olan eski zaman zorbalarının hayal edemeyecekleri mutlaklık ve keyfilikte bir siyasi güce, bu yolla kavuşabilir.

Halkoyu ile çapulcu terörü ve Tek Adam rejimi arasındaki sınırların ne kadar ince olabildiğini, modern tarih sayısız örnekleriyle göstermiştir. Fransa'da, liberal kesimin büyük mücadeleleriyle kazanılan genel oy hakkının 1848'deki ilk denemesinde, seçmen çoğunluğu oyunu "imparator" adayı Louis Bonaparte lehine kullanmıştır. Geleneksel kurumların ve egemen siyasi çevrelerin muhalefetini "halka giderek" aşma tekniğini, 20.ci yüzyılda Mussolini ve Hitler mükemmelleştirmişlerdir. Rus devrimi, bu müthiş dikta tekniğinin devasa boyutlarda ve radikallikte uygulanışıdır: sıradan diktatörler gibi az sayıda muhalifin mallarını halka yağmalattırmakla yetinmemiş, bütün malları yağmalattırarak, toplumu bir daha rejime karşı belini doğrultamayacak kerteye getirebileceğini hesaplamıştır.

Yekpare heyecanlar etrafında birleşen halk kitlelerinin ezici gücü önünde, hukuk devletinin geleneksel dayanakları çok zayıf kalırlar. "Halk istedi!" iddiasının yakıcı ateşi karşısında, dinin, mülkün, bilimin, hukukun, törenin, evrensel uygarlık düşüncesinin, sosyal ayrıcalığın, yerel geleneğin uzun süre ayakta kalmaları güçtür.

II. Demokratik hukuk devletinin dayanakları

İşte bunlardan ötürü, "halkoyuna dayanan yönetim" anlamındaki demokrasi kavramını birtakım yeni unsurlarla zenginleştirmek ihtiyacı hissedilmiştir. Hukuk devleti ilkelerini bu kez demokratik iktidarın suiistimaline karşı koruyacak birtakım yeni kurumlar, yeni dayanaklar, yeni güvenceler arama mecburiyeti ortaya çıkmıştır. Yeni tehdide karşı, yeni savunma araçları bulma gereği doğmuştur.

Bu araçları, üç başlık altında özetleyebiliriz:

1. Siyasi partiler

Siyasi partilerin işlevi, seçmen kitlesini rakip kadrolar ve rakip fikirler ekseninde bölmektir: "parti" sözcüğünün frenkçe anlamı (tefrika, bölüntü, hizip) bu işleve işaret eder. Siyasi partilerin serbestçe örgütlenebildiği ve sesini duyurabildiği bir ortamda, halkın mutlak çoğunluğunu cezbedebilecek her siyasi heyecana karşı, aynı derecede cazip bir başka heyecan çıkartılabilir; iktidara talip her aday, eş derecede popüler bir başka adayla dengelenebilir. Sözgelimi "Zenginlerin mallarına el koyalım!" heyecanının toplumu sardığı bir ortamda, "mukaddesatı koruyalım!" veya "kahrolsun yabancılar!" platformu, eşit derecede güçlü ve rakip bir heyecana konu edilebilir. "Vatan hainlerini yokedelim!" tutkusuna karşı, "herkese bedava ekmek!" talebi taraftar toplayabilir.

Yekpare bir siyasi heyecanın kitlelere hakim olduğu ortamda, devletin "ikincil" gözüken alanlardaki hata ve cinayetleri kolayca gözden kaçar. Toplumu ortak bir isteriye yönelten rejim, ortak isteri konusunun dışında kalan bir alanda kendisini eleştirmeye yeltenen rakiplerini "halk düşmanı" ilan ederek yokettirebilir. Oysa birbirine yakın çekicilikte seçeneklerin varolduğu bir siyasi piyasada, iktidar partisinin en ufak yanlışı, iki tarafa da meyledebilen büyük bir halk kitlesinin hızla karşı yana kaymasına yolaçacaktır.

Bu koşullarda çoğunluğun gücü, muhalefeti yok sayacak kudret ve birikime asla ulaşamaz. Serbest parti rekabetinin ve dürüst seçimlerin bulunduğu bir sistemde, herhangi bir siyasi eğilimin %90'lar bir yana, %70 düzeyinde destek almasına hiçbir ülkede tanık olunmamıştır. Üstüste üç kereden fazla seçim kazanan partiye de (Japonya gibi bir-iki örnek dışında) rastlanmaz. Halkın çıkarlarını en "bilimsel" ve doğru şekilde tesbit eden liderler de çıksa, ülkeyi melekler de yönetse başka türlü olamaz. Çünkü siyasi eğilimleri bölmek, serbest parti sisteminin yapısal özelliğidir.

2. Basın

Özgür oy halkın sesi ise, özgür basın halkın kulağına ulaşan yoldur. Basının özgür olduğu yerde, oybirliğinin karşı konulmaz gücü farklı seslerle delinebilir; popülizmin totalitarizme dönüşmesi engellenebilir.

Basın "halkın sesi" değildir: toplumdaki çeşitli görüş ve çıkar çevrelerinin, kendi bencil seslerini halka iletmelerinin bir aracıdır. Basını halkın sesi sanmak, tam tersine, totaliter düşünceye özgü ve son derece tehlikeli bir yanılgıdır: çünkü halkın sesinin tecelli ettiği yerde, o sese karşı olanlara ancak susmak düşer. Totaliter rejimlerde gazetelerin Der Völkische Beobachter (Halkın Gözlemcisi), Il Popolo (Halk) ve Hakimiyet-i Milliye ve Ulus gibi isimler taşıması rastlantı değildir.

Basının demokratik hukuk devletindeki işlevi konsensus yaratmak değildir: aksine, iktidarın oluşturmaya çalıştığı konsensusu delmektir. Bu işlev yerine getirilmediği sürece kitleler, iktidar tarafından körüklenen yekpare heyecanlara kolayca kapılabilirler; "hakkım var, öyleyse boyun eğmeyeceğim!" diyen azınlığa karşı, rahatça galeyana getirilebilirler. Oysa özgür basının işlevi, "hakkım var" diyene en azından niye haklı olduğunu anlatma imkânı vermektir.

3. Dernek

Toplumdaki tüm çıkar ve görüşlerin iktidar amacı gütmeksizin serbestçe örgütlenebilmeleri, kitleyi çoksesliliğe teşvik etmenin bir başka önemli yöntemidir. Fikir kulüpleri, dernekler, mesleki örgütler, sendikalar, sosyal dayanışma kurumları, örgütlenme özgürlüğünün kapsamına girerler.

Bazı yazarların "sivil toplum" adını verdiği bu tür örgütleri önceki bölümde 6.cı madde altında saydığımız cemaatlerden ayıran başlıca fark, kolayca kapatılabilmeleri ve kapatıldıklarında kişilerin yaşamında ciddi bir boşluk bırakmamalarıdır. Çünkü işlevleri bir hayat tarzı oluşturmak değil, dar birtakım çıkar ve görüşlere ifade platformu sağlamaktır: birleştirmek değil bölmektir.

Bu tür örgütlerin varlığı toplumda cesaret ve vicdan duygusunun gelişmesine belki bir ölçüde yardım eder. Ama asıl yararı, toplumun, yekpare siyasi heyecanlara kapılmasını imkânsız kılmaktır; bir tek siyasi görüşün ve bir tek liderin büyüsüyle, zorbalığın cezbedici bataklığına sürüklenmesini önlemektir.

* * *

Özgür basının, parti rekabetinin ve dernek hürriyetinin toplumda yarattıkları çokseslilik, o halde, yalnızca bir kültürel hoşluk veya "çokrenklilik" meselesi değildir. Esas sorun, toplumun temel hukukuna ve haysiyetine yönelik azgın bir tehdidi gemleme sorunudur. Halkoyu ilkesi temel meşruiyet ölçütü haline getirilmekle, siyasi iktidarın eline, eski zaman despotlarının akıllarından bile geçiremeyecekleri azamette bir silah verilmiştir; toplumu bir anda kan ve ateşe boğabilecek bir ejderha yaratılmıştır. Parti, basın ve dernek, işte bu ejderhanın dizginleridir; demokrasi adı verilen tehlikeli ilacın panzehirleridir. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları sayılmaları da bu anlamdadır. Mantıken hiçbiri demokrasi kavramının zorunlu bir ögesi sayılamaz: demokrasi demek halk idaresi demektir, ve halk idaresi için belli aralarla sandık kurup iktidarı seçmek yeter. Fakat demokrasinin hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmasının ve bağdaşır kalmasının koşulu bunlardır. Demokratik hukuk devletinin koşulu bunlardır.

Basın, dernek ve parti özgürlüklerine sahip olmayan bir demokrasi, o halde, kısıtlı veya "yarım" bir demokrasi değildir: zararlı bir demokrasidir. "Buna da şükür" denecek bir şey değildir: uygar toplum idealinin temel kurumlarına karşı tehlikeli bir saldırıdır. Mussolini, Lenin ve Hitler'in rejimleri, demokrasinin basit tanımına uyan rejimlerdir: Adams'ın Amerikasıyla veya Palmerston'un İngilteresiyle kıyaslanmayacak oranda halk kitlelerini siyasi karar süreçlerine dahil etmişlerdir. Ama bundan, Mussolini, Lenin ve Hitler'in, ötekilere oranla yarı yarıya daha iyi oldukları sonucu çıkmaz: tarihin en vahşi despotlarından üçü oldukları sonucu çıkar.

III. Türkiye'deki durum

Türkiye'de siyasi parti, dernek ve basın özgürlüklerinin oldukça geç ve problemli bir şekilde ortaya çıktıkları bilinir. Bunun nedeni, birtakım "sosyolojik" çözümlemelere gerek duymayacak kadar basit görünüyor: bu kurumlara ihtiyacı doğuran şey halkoyuna dayalı parlamento rejimidir, ve halkoyuna dayalı parlamento rejimi Türkiye'ye geç gelmiştir.

Türkiye'de serbest parlamenter sistemin ilk kez ciddi bir şekilde ilanı 1908'dedir. Bunu izleyen yıllarda Türkiye'de parti, dernek ve basın alanlarında hiçbir Batı ülkesini aratmayacak yoğunlukta bir gelişme yaşanmıştır. Abdülhamid istibdadında otuz yıl baskı altında tutulan örgütlenme potansiyeli, adeta kaybedilen süreyi telafi etmek istercesine hummalı bir gelişme temposu göstermiştir. Bir başka deyimle Türk toplumunun demokratik örgütlenme kabiliyeti, sosyolojik veya "kültürel" mazeretler gerektirmeyecek şekilde kendini göstermiştir.

1923'ten itibaren egemenliğini pekiştiren Tek Parti yönetiminin, Türkiye'de parti, basın ve dernek özgürlüklerinin gelişmesini geciktirmekle kalmayıp, mevcut olanı ezmeye yönelik aktif ve kararlı bir mücadele sürdürdüğü görülür.

1. 1908'den itibaren Türkiye'de kurulmuş olan siyasi parti ve dernekleri saymak imkânsızdır. Örneğin sadece İstanbul'da ve sadece kadın haklarına ilişkin olarak kurulan örgütlerin sayısı Tunaya'ya göre 14, başka araştırmacılara göre 23 veya 29'dur. İşçi örgütleri, sosyalist, liberal, ırkçı ve İslamcı fikir kulüpleri, çeşitli etnik ve kültürel akımlar, Meşrutiyet döneminde örgütlenen topluluklar arasındadır.

Cumhuriyet ilanını izleyen yıllarda ise devlet partisi dışında hiçbir siyasi parti ve derneğin kurulmasına izin verilmemiş; 1924'te kurulan muhalefet partisinin kanlı bir şekilde yokedilmesinden, ve en son 1931'de Türk Ocakları örgütünün feshinden sonra Türkiye'de CHP dışında siyasi nitelikte hiçbir yasal örgüt, dernek ve kuruluş yaşatılmamıştır.

2. Özgür basın, Osmanlı devletinde ilk emekleme devrini 1860 ve 70'lerde yaşadıktan sonra, 1908'den itibaren olağanüstü bir ivme göstermiştir. 1908-1914 arasında yalnızca İstanbul'da yayınlanan gazete ve dergi sayısı 798'dir.1 Taşra basını da buna benzer rakamlara ulaşmıştır. Basında sansür 1909'da kaldırılmıştır.

Cumhuriyet rejiminin 1922-25 döneminde aldığı önlemler sonucunda İstanbul'da Türkçe yayınlanan sadece dört ve Ankara'da bir günlük gazete kalacak; rejimin resmi bildirileri ile devlet törenleri dışındaki konulara eğilmemeyi tercih eden Türk basınının toplam tirajı 1928'de 19.000'lere kadar düşecektir. 2

Sonuç

Tek Parti döneminde yürürlüğe konan bu tedbirlerin etkilerinin sadece o dönemle sınırlı kaldığını düşünmemek gerekir. Türkiye'de siyasi görüş ve örgütlerin ancak devletle bütünleşmiş bir milli siyasete uyum sağlayabildikleri ölçüde meşru olacakları düşüncesi, Tek Parti rejimiyle birlikte kökleşmiştir. 1950'den sonra nisbi özgürlüğe kavuşan siyasi parti, basın ve derneklerin işlevi hiçbir zaman resmi görüşün tehlikeli egemenliğini kırmak olarak algılanmamış; aksine, bu kurumlar, Tek Parti devrinin yeterli sağlamlıkta kurmayı başaramadığı ulusal konsensusu sağlamanın yeni birer aracı olarak görülmüşlerdir.

Bu koşullarda, 1950'den sonra Türkiye'de kitle tahakkümüne dayalı yeni bir totaliter iktidarın ortaya çıkmamış olmasını, açıklaması güç bir talih eseri olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu talihin sonsuza dek süreceğine inanmak, aşırı bir iyimserlik olabilir.

Notlar

1. Koloğlu, Türkiye'de Basın, s. 54.

2. Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, "Basın" maddesi.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53