Kemalist rejim, Türkiye'de hukuk devletinin ön koşullarını hazırlamış mıdır?

Demokrasinin "iyi" bir yönetim biçimi olduğu görüşü, uygar dünyada yüz veya yüzelli yıldan beri taraftar bulan bir düşüncedir; tartışılmaz bir norm olarak kabul görmesi ise son elli yıla dayanır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş evresini değerlendirirken bu hususu gözönüne almamak, bizi gerçekçilikten uzak sonuçlara sevkedecektir.

Öte yandan demokrasi idealinin nisbi yeniliği, elli veya yüzelli yıldan daha eski siyasi sistemlerin hiçbir normatif kritere - hiçbir ahlaki ölçüye - tabi olamayacağı anlamına gelmez. "Eskiyi bugünün ölçüleriyle değerlendirmemek" geçerli bir kaygı konusu olabilir; ama bundan eskinin hiçbir ölçüyle değerlendirilemeyeceği, ya da bugünün ölçülerinden sapan yönlerinin mazur görülmesi gerektiği sonucu çıkmaz.

Kemalist rejimin demokrasiye ilişkin tavrını değerlendirirken, o halde, demokrasi idealinin ardında yatan birtakım daha eski ve köklü kavramlara geri gitmekte yarar vardır.

Sözkonusu kavramsal çerçeveyi kısaca "hukuk devleti ideali" olarak adlandıracağız.1 Hukuk devleti kavramını temel alan bir yaklaşım, a) Türkiye'ye 1920'lerde hakim olan siyasi anlayışı anakronizme - tarih-dışılığa - düşmeden değerlendirmemize yardımcı olacağı gibi, b) Kemalist rejimin demokrasi konusuna bakışını daha sağlıklı bir perspektife yerleştirmemize de imkân tanıyacaktır.

I. Hukuk devleti

Hukuk devleti fikri, devlet kavramı kadar eskidir. Az ya da çok başarılı örneklerine, tarihin her döneminde, her kıta ve uygarlıkta, birbirinden çok farklı gelişme düzeyindeki toplumlarda rastlanır. İngiltere krallığı, en az 1215 tarihli Magna Carta'dan ve muhtemelen çok daha öncesinden bu yana, sağlam bir hukuk devleti olagelmiştir. Bunun anlamı, İngiltere'de hukuk devleti ilkelerinden hiç sapılmadığı değildir; o sapmaları önleme ve tamir etme iradesinin, toplum bünyesinde ve devlet yönetiminde üstün gelmiş olduğudur.

Roma imparatorluğu, ideal bir model olarak değerini Doğu ve Batı alemlerinde bin yılı aşkın süre korumuş olan bir hukuk devleti olmuştur. İlk devirlerin İslam devletini de, hukuk devleti idealini belirgin bir şekilde gözetmiş bir rejim saymamız gerekir; İslamiyetin ilk yüzyıllarının mucizevi gibi gözüken başarısına yol açan temel unsur da herhalde burada aranmalıdır. "Ortaçağ karanlığı" diye adlandırılan devrin Batı Avrupa kent-devletleri ise, bugünün Türkiyesinde yaşayanların ancak gıpta edebilecekleri düzeyde birer hukuk rejimidir.

Hukuk devleti sadece bir prosedür sorunu, ya da "kanun-nizam hakimiyeti" olarak algılanamaz; yasaların ve mahkemelerin işleyişine indirgenemez. Devletin işlevi ve niteliğine ilişkin belli bir anlayışı - belli bir devlet ve toplum felsefesini - yansıtır.

Bu anlayışı tanımlayan temel ilkeleri şöyle özetleyebiliriz:

1. Siyasi iktidarın sınırlı olduğu. Yani, devletin hiçbir zaman ve hiçbir koşulda müdahale ve tecavüz edemeyeceği birtakım alanlar bulunduğu; örneğin kişilerin inanç ve ibadetlerinin içeriğine hükümdarın müdahale edemeyeceği; mutlak bilim ve tefekkür kurumlarının siyasi iktidardan ve siyasi amaçlardan bağımsız oldukları; mülkiyet hakkının kutsal olduğu ve hukuk süreci dışında kimsenin yasal olarak edinilmiş malının müsadere olunamayacağı; yasal gerekçe olmadan haneye tecavüz edilemeyeceği; keyfi vergi toplanamayacağı.

Devletin, bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğüne de dokunamayacağı fikri, Batı dünyasında 18.ci yüzyıldan beri bu genel ilkelere eklenmiştir.

2. Hukuka saygının esas olduğu. Yani kişilerin ve kurumların, doğuştan veya sözleşmeden doğan haklarının, diğer her türlü milli, siyasi ve toplumsal dava ve değerden üstün ve öncelikli oldukları.

Bundan ötürü, a) siyasi otoriteden bağımsız mahkemeler, ve b) keyfi siyasi müdahalelere karşı korunmuş bir hukuk içtihatları sistemi, her çağ ve devirde, hukuk devletinin temel kuralları arasında sayılmışlardır.

3. Kişi vicdan ve haysiyetinin mutlak değerler olduğu. Yani, kişilerin inanmadıkları şeyleri kamu önünde savunmaya, kendi aleyhlerine tanıklık etmeye, bile bile yalan söylemeye, dalkavukluk yapmaya zorlanamayacakları; siyasi gerekçelerle cezalandırılmaları, hatta belki idamları dahi gerekse, bu ilkelerden taviz verilemeyeceği.

Siyasi muhaliflerin susturulması ve susmayanların cezalandırılması, uygar toplumlarda rastlanmayan olaylardan değildir. Susma hakkı tanımamak - yani insanları siyasi iktidar lehine tanıklık etmeye zorlamak - ise, tarihin her devresinde, en zorba ve en ahlaksız rejimlerin alameti olmuştur.

Bunlar sosyoekonomik koşullarla, gelişmeyle, çağdaşlıkla ilgisi olmayan, mutlak ve ahlaki değerlerdir. İkibin yılı aşkın bir süreden beri, uygar toplum idealinin temel taşları sayılagelmişlerdir. Her ne vesileyle olursa olsun, hatta toplumun varlığı ve devletin bekası gerekçesiyle bile, bu ilkelerden uzaklaşılması savunulamaz: çünkü uygarlık ve hukuk idealinden sapan bir toplumun varlığı ve böyle bir devletin kalıcılığı, insanlık için fayda değil zarardır.

"Toplumun her kesiminin siyasi karar mekanizmalarında söz hakkına sahip olması" demek olan demokrasi, hukuk devletinin koşulu değildir. Siyasi kararların belli bir sınıf veya zümreye bırakıldığı rejimler de hukuk rejimleri olabilirler. Birtakım sınıf ve zümrelerin siyasi karar süreçleri dışında bırakılması, zorunlu olarak onların haklarının korunmadığı, vicdan ve haysiyetlerinin, din ve mülklerinin güvencesi olmadığı, dalkavukluğa ve diğer ahlak dışı davranışlara mecbur edildikleri anlamına gelmez. Nitekim kendilerine oy hakkı verilmesi de bunun aksi anlamına gelmez.

II. Hukuk devletinin korunması

Hukuk devletine yönelebilecek tehditler çeşitlidir. Güçlü kişi ve zümreler, derebeyleri, mafyalar, kışkırtılmış halk kitleleri, yobaz din adamları, yabancı istilacılar, terör örgütleri bu başlık altında sayılabilir.

Fakat hukuk devletine yönelik en ciddi tehdit, şüphesiz, devlet gücünü elinde tutanlardan kaynaklanır. Devlet, tek başına, toplumdaki en büyük güç birikimini temsil eder. Ordulara, polise, vergilere, darphaneye, sınırlara, kitle iletişim araçlarına, istihbarat kaynaklarına ve sonsuz denebilecek istihdam kapasitesine kumanda eden bu dev makinanın temsil ettiği tehdide oranla, özel imkânlarıyla örgütlenen kişi ve zümrelerin (örneğin "kapitalistlerin"), veya kamu gücünün sınırlı bir dilimini kullanan özerk kurumların (örneğin "kilisenin"), hukuka ve kamu özgürlüğüne yöneltebilecekleri tecavüzün çapı çok cılız kalır. Resmi bir sıfatı olmayan "kapitalistlerin" sorgusuz adam asmalarına tarihte çok ender tanık olunmuştur. "Kilisenin" haneye tecavüz etmesine ya da askeri birlikler gönderip muhaliflerin mallarını yağmalatmasına da çok az rastlanır. Oysa devlet gücünü elinde bulunduranların eşkiyalığa girişmesi, tarihin her çağında, her kültürde, her ekonomik düzeydeki toplumda, yabana atılmayacak ölçüde ciddi ve gerçek bir tehlike oluşturur.

Devletin olası saldırısına karşı hukuk idealinin korunması, basit çözümleri olmayan, çetrefil bir iştir. Tarihin çeşitli dönemlerinde toplumlar, çok farklı kurumsal çözümleri denemişlerdir. Her çözümün zayıf noktaları ve istenmeyen etkileri görülmüştür. Ancak temel yaklaşım açıktır:

Siyasi iktidarın bir yumruğuyla yere serilmeyecek güç ve esnekliğe sahip bir toplumsal yapı nasıl oluşur, nasıl korunur?

Devlet gücünün kontrolden çıkması halinde, gerekirse "hayır" deme cesaretine ve imkânlarına sahip olan, ama bir yandan da "hayır" deme hakkını kötüye kullanmayacak olgunluğa erişmiş bir toplum nasıl elde edilir, nasıl kalıcılaşır?

Bu çabanın bir kurumsal, bir de manevi yönü vardır.

Kurumsal: yani, belli şeylere "hayır" deme hakkı, yetkisi ve gücü olan örgütlenmeler.

Manevi: yani, "hayır" demeyi toplum vicdanında meşru kılan emsaller ve düşünce sistemleri; cezadan yılmama ve ödüle kanmama gücünü kişilere veren moral değerler; toplumda savunmaya değer birtakım şeyler olduğunu insanlara hissettiren kardeşlik ve dayanışma duyguları.

Bu kurum ve değerler, ancak yüzyıllar süren bir evrimde, yavaş yavaş oluşur, güçlenir, törpülenir ve dengelenirler. Anayasalar, kanunlar vb., ancak kendilerini taşıyacak olan toplumun belkemiği güçlüyse bir anlam ifade ederler. Yoksa, devlet sahiplerinin keyfine uygun gelen dakikada, sabun köpüğü gibi uçup giderler.

Üstelik devlet sahiplerinin keyfi, her zaman silahla, zorbalıkla tezahür eden bir keyif değildir. Hukuk devletine yönelik saldırıların en tehlikelileri, kamuoyunun az çok aktif desteğine sahip olan saldırılardır. Kamu imgelemi uçarıdır: günü gelince hangi rüzgarlara kapılacağı, hangi heyecanlarla sürükleneceği belli olmaz. Bu rüzgarların her zaman özgürlükten ve hukuktan yana olmayacağı da aşikardır. Şu ya da bu şekilde popüler olmuş bir zorbanın, halk kitlelerinin coşkun alkış ve tezahüratı arasında hukuk devletinin kalelerine saldırması, özgürlüğün temellerini dinamitlemesi, insanlık tarihinin talihsiz ve sık rastlanan sahnelerindendir.

O halde hukuk devletinin dayanağı olan kurum ve değerleri yalnız siyasi iktidarın direkt saldırılarına karşı değil, kitle ruhunun uçarılıklarına karşı da koruyacak tedbirlerin alınması gerekir. Bunların akla estikçe yapılıp bozulacak şeyler değil, mutlak ve kutsal değerler oldukları; o an esmekte olan siyasi rüzgara uymasalar bile korunmaları gerektiği fikri topluma aşılanmalıdır. Yalnızca aklın soğuk ve oynak zemininde değil, duygunun, geleneğin, sevginin, estetik ihtişamın, hatta efsane ve hurafenin insancıl sıcaklığıyla da bu kurum ve değerler desteklenmelidir.

Çünkü kurum ve değerlere olan güven, ancak kuşaklar boyu süren bir alışkanlıkla kazanılır. Kaybedilmesi için ise, çoğu zaman, bir-iki güçlü darbe yeter.

III. Hukuk devletinin kurumları

Tarih boyunca toplumsal haysiyet duygusunun dayanakları arasında sayılagelmiş kurum ve değerlerin birkaçına burada kısaca değineceğiz. Modern demokratik yönetim biçimine özgü daha yeni birtakım çözümler, sonraki bir bölümün konusu olacak.

1. Din

Dini inanç ve kurumlar, büyük semavi dinlerin ortaya çıkışından bu yana, toplumda siyasi iktidarın mutlaklaşmasına karşı en güçlü ve en kalıcı engeli oluşturmuşlardır.

- Dini örgütlenmeler,

- dine dayanan hukuk ilkeleri,

- din kökenli vicdan ve ahlak anlayışı (yani: bazı şeylerin, kanunen yasak olmasa da "yanlış" olduğu inancı),

- dine dayalı cemaat ve dayanışma duygusu (yani: toplumun, devletçe tanımlanandan ayrı ve ondan bağımsız bir ortak kimliği bulunduğu fikri), en zorba rejimlerin bile kolay kıramadıkları toplumsal direniş odaklarıdır. "Devletin her dediği olmaz" duygusunu besleyen temel kaynaklar bunlardır. Türk dilindeki "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var" deyimi, bu gerçeği veciz bir şekilde ifade eder.

Hiç şüphesiz dinin kendisi zaman zaman bir toplumsal baskı, hatta zorbalık unsuru olabilmiştir. Buna karşılık tarihte zorba yönetimlere karşı direniş ve özgürlük mücadelelerinin en büyük çoğunluğu da dine dayanarak, dinden güç alarak ve dini kurumlar içinde örgütlenerek yürütülmüşlerdir. Musevilikte, Hıristiyanlığın her iki ana kanadında ve İslamiyette bu olgunun sayısız örnekleri vardır.

Yakın çağda din özgürlüğü yerine ikame edilmeye çalışılan düşünce özgürlüğü kavramı, buna oranla pek cılız bir alternatiftir. Çünkü düşünce özgürlüğü normal şartlarda toplumun ancak dar bir elit kesimini ilgilendirir; oysa dini inanç, en mütevazı insanların bile ortak malıdır. Siyasi düşünceleri için canını feda edecek insanlar ender çıkar; oysa dini inançları için tarihte yüzbinlercesi kendini seve seve arslanlara atmıştır. Düşüncenin neşrini yasaklamak kolaydır: kitap ve gazete toplatılır, bir süre protesto edilir, unutulur. Oysa kutsal kitapları yasaklamayı ya da kilise, havra ve camii kapatmayı deneyip, uzun vadede başarılı olmuş bir rejimi tarih henüz kaydetmemiştir.

2. Mülk

Mülkiyet hakkı, kişilerin kendilerini toplum içinde hak ve güç sahibi hissetmelerini sağlar; onlara belkemiği verir.

Mülkiyeti tanımayan toplum görülmemiştir: evlere, tarlalara, işyerlerine, gelir kaynaklarına tasarruf etme yetkisi neticede birilerine ait olmak zorundadır. Mesele bunun bir hak veya bir lütuf olmasıdır; her türlü tecavüze karşı güvenle savunabilme hakkını sahibine vermesi, ya da siyasi iktidarın keyfi kararlarıyla kazanılıp kaybedilebilmesidir.

Birinci şık, siyasi özgürlüğün temelidir: yasal olarak edinilmiş mal ve mülküne kimsenin dokunamayacağına, hiç kimsenin gücünün kendisini sefil ve ailesini perişan etmeye yetmeyeceğine güvenen kişi, gerekirse siyasi iktidarla atışmaktan çekinmeyecek kişidir.

İkinci şık her türlü siyasi istibdadın ön koşuludur: varlığı ve geçimi siyasi iktidarın, ya da iktidar güdümündeki mahkemelerin, ya da kolayca yönlendirilebilecek kamuoyu eğilimlerinin merhametinde olan bir insan, korkaklığa ve yaltaklanıcılığa mahkûmdur.

Mülkiyetin hak olmaktan çıkıp lütuf olması, yalnız komünist rejimlerde görülmez. Yalnızca genelin değil, sınırlı bir kesimin mülküne saldırılması da mülkiyet hakkını bir bütün olarak zedeler. Herhangi bir zümrenin - örneğin ulusal kimliği ya da siyasi sadakati kuşkulu bulunduğu için - mallarına devletçe el konması, her türlü mülkiyetin siyasi kararlarla yitirilebileceği korkusunu (ve daha vahimi, ümidini) bütün topluma yayar; hatta, ve öncelikle, el konulmuş malları ele geçirerek zenginleşen zümrelere yayar. Mülkiyetin ancak siyasi iradeyle iyi geçinmekle kazanılan ve kaybedilen bir ayrıcalık olduğu inancı, toplumun ruhuna ölümcül bir hastalık gibi çöreklenir. Bundan ötürü tarihteki zorba rejimlerin hemen hepsi, birtakım güçlü kişi ve zümrelerin mallarını yağmalatarak tüm topluma gözdağı vermeyi, temel bir yönetim ilkesi olarak benimsemişlerdir.

3. Hukuk

İktidarın keyfince veya "günün icaplarına göre" her gün değişebilen hukuk, hukuk değildir. Suç, ceza, mülk, borç, miras, rüşt, tüzel kişilik gibi temel hukuk kavramlarının birtakım mutlak, kutsal, değişmez, ahlaki ve evrensel ilkelere dayandığı fikri, bir toplumda hukuka olan inancın - ve teslimiyetin - temelidir.

Bu temeli yitiren bir toplum, tehlikeli ihtirasların girdabına sürüklenir. İktidarın keyfi kararlarıyla yeni suçlar ihdas edilebileceği veya suçun suç olmaktan çıkarılabileceği, mülkün ve mirasın tartışılır hale gelebileceği, borcun inkâr edilebileceği inancı, kendi kendini besleyen bir sarmal halinde, tüm toplumu esir alır. Dün okul açmak veya sarık sarmak nasıl suç haline geldiyse, bugün de yabancı bir dil konuşan veya belli bir siyasi partiye haraç vermeyenlerin suçlu ilan edilebileceği; dün vakıf senedi nasıl yırtıldıysa, bugün de tapu senedinin veya kambiyo senedinin aynı şekilde yırtılabileceği beklentisi, toplumu bir kanser gibi sarar ve çürütür.

Bu yüzden, değişmez bir ana kaynağa dayanan - buna karşılık, toplumun değişen ihtiyaçlarına göre kendini yenileyebilecek esnekliği de olan - bir hukuk içtihatları sistemi, hukuk devletinin temel unsurlarından biri sayılmıştır. Sözkonusu ana kaynak, Roma medeni hukukunu ikibin yıldır esas kabul eden güney Avrupa ülkelerindeki gibi yazılı bir belge olabilir; kökü aşiretler devrine kadar uzanan hukuk kararları silsilesini temel alan kuzey Avrupa ülkelerindeki gibi, töreler (common law) olabilir; ya da Kur'an ile hadis ve icmaı birleştiren geleneksel İslam hukukundaki gibi, her iki yaklaşımın bileşimi olabilir. Ancak ortak mesele, siyasi iradenin dejenere edemeyeceği, ebedi kabul edilen birtakım ilkelere ve bu ilkelerden yeni kurallar türetme yöntemine sahip olunmasıdır.

4. Bilim

Bilimsel araştırma özgürlüğünün herkese ait bir hak sayılması modern çağa özgü bir eğilimdir. Ama uygar devletlerin en eskileri bile, siyasi otoriteden bağımsız olarak bilimsel araştırma yapmak hak ve ayrıcalığına sahip bir zümrenin varlığını kabul etmişlerdir. Ortaçağ Avrupasında üniversiteler, geleneksel İslam toplumunda ulema, Çin imparatorluğunda mandarin sınıfı bu tanıma uyarlar. Yapılan bilimin "iyi" olup olmadığı ayrı bir konudur: önemli olan, belirli profesyonel normlara uymak kaydıyla, araştırılacak konuların ve varılacak sonuçların, siyasi iktidarın tercih ve onayına bağlı olmamasıdır.

Alimler, toplumun akıl meşalesinin bekçileridir. Bu ateşin her ne pahasına olursa olsun sönmemesi gerekir ki, günün birinde iktidar sahipleri saçmalamaya başlarsa, toplumda, "o iş öyle değil böyledir" diyebilecek yetkiye, cesarete ve donanıma sahip, üç veya beş kişi bile olsa, bulunabilsin.

5. Gelenek

Gelenek ve törenler, toplumda siyasi iktidarın emir ve yasaklarını aşan birtakım değerler olduğunu insanlara hatırlatmaya yarar. Eski Yunan'da tüm savaşların Olimpiyat süresince tatil edilmesi, Katolik ülkelerde karnaval, İslamiyette hac gibi adetler, siyasi otoritenin yılda bir veya birkaç gün için bile olsa hükmünü yitirmesi anlamına gelir. Toplumun, siyasi iradeden bağımsız olan ortak kimliği bu törenlerde vurgulanır; hiçbir siyasi davanın mutlak olmadığı gerçeği ifade edilir; iktidarın kibiri, birkaç gün için bile olsa, toplumun değerlerine boyun eğmeye zorlanır. Yıl boyunca muhalefeti yasaklayan iktidar, karnaval günü kendisiyle alay edilmesine tahammül etmek zorundadır; komşu ülkeyle savaş için toplumu seferber eden devlete, dört yılda bir de olsa, devleti aşan birtakım ortak değerler bulunduğu hatırlatılır; hacca giden milyonlar, ulus ve devlet ayrımlarını aşan bir ortak kimlik duygusunu, çöl yolculuğunun meşakkatini birlikte yaşayarak paylaşırlar.

6. Cemaat

Toplumun, günü geldiğinde iktidar sahiplerinin tecavüzüne karşı ayakta durabilmesini sağlayacak örgütsel ve moral dayanışma, siyasi iktidardan bağımsız birtakım toplumsal iletişim kanallarının varlığını gerektirir.

Bunlar, eski Yunan kentlerinin agorası veya İslamiyetin camii gibi, kamuya açık kanallar olabilir; ya da tekke, kulüp ve mason locası gibi, sadece kendi üyelerine açık, özel kanallar olabilir. Asıl ilgi konuları siyaset - ya da özgürlüklerin korunması - olmayabilir. Ama topluma belkemiği veren ortak değerler bu kanallarda oluşur ve güçlenirler; toplumun hukuk ve haysiyetine yönelik bir saldırıyı defetmek için bir gün ortak harekete geçecek olan insanlar, bu kanallarda tanışır ve birbirlerine güvenmeyi öğrenirler.

7. Uluslarüstü topluluk

Devlet düzeyini aşan bir ortak uygarlık ve kardeşlik biriminin varlığı, devletin toplumu esir almasına karşı önemli bir güvencedir. Toplumsal çıkarın tek temsilcisi olduğunu iddia eden devletin saldırılarına karşı, insanlar, ait olduklarını hissettikleri daha yüksek bir topluluğun değerlerine, emsallerine, hatta bazen siyasi gücüne dayanarak direnme imkânı bulabilirler.

Avrupa tarihinde etkin olmuş bulunan "Batı uygarlığı" (veya "Hıristiyan alemi" ya da "Avrupa Birliği") fikri ile, İslam geleneğindeki, devlet ve kavim sınırlarını aşan "ümmet" kavramı, bu amaca hizmet etmiştir. Sözünü ettiğimiz şey, Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletler gibi bir çeşit devletlerüstü kurum değildir: ortak bir mercii ve otoritesi olmayan, buna rağmen insanlara, kendi devletlerinin hata ve cinayetlerine karşı "ortak değerler" adına karşı koyma azmini kazandıran üst kimlikler de en az bu tür kurumlar kadar gerçektir, ve gerçek sonuçlar doğururlar.

* * *

Bunlardan başka, bugün tüm dünyada az çok etkisini yitirmiş olmakla beraber tarih boyunca hukuk devletlerinin önemli dayanakları arasında bulunmuş iki kuruma daha değinmekte yarar vardır. Bunlar hukuk devleti kavramının zorunlu ögeleri midirler, yoksa onlardan doğan boşluğu modern hukuk devleti başka birtakım dengeleyici mekanizmalarla doldurmuş veya dolduracak mıdır? Bu soruların cevabını bildiğimizi iddia etmeyeceğiz:

8. Ayrıcalıklı sınıflar

Siyasi güce karşı dokunulmazlığı olan toplumsal zümreler, toplumlara belkemiği kazandırma hususunda tarih boyunca önemli roller oynamışlardır. Müstakil ekonomik varlıkları, gerektiğinde siyasi iktidara haddini bildirmek için gereken yetki ve gücün güvencesidir. Sıradan vatandaşı ezmekte zorluk çekmeyen iktidar sahipleri, ayrıcalıklı sınıflara ve onların koruması altındaki sıradan vatandaşlara saldırmakta tereddüt ederler.

Ayrıcalıklı sınıflar, davranış ve üsluplarıyla da topluma örnek olabilirler. Örneğin eski İngiliz aristokrasisinin hükümdara karşı edindiği soylu ve mağrur tavır, zamanla orta sınıf ve hatta işçi sınıfının bir kısmınca taklit edilerek, İngiliz hukuk düzeninin öteden beri en sağlam dayanaklarından birini oluşturmuştur. Geçen yüzyılda Osmanlı toplumunda yabancı devletlerin koruması altındaki gayrımüslim tebaanın devlet gücüne karşı kazandığı nisbi bağışıklık da, sanırız bu kesimlere karşı Türk devletinin gösterdiği vahşi tepkinin esas nedenleri arasında sayılmalıdır.

9. Taşra

Sarayın direkt etki ve kontrolünden uzak bir taşra, toplumun serbestçe nefes almasına imkân tanıyan önemli bir özgürlük alanıdır. İktidarla bozuşan bir kimsenin sefil olmadan ve vatanını terketmeden çekilebileceği bir uzlet köşesinin varlığı, toplumu devlet sahipleriyle iyi geçinmeye mahkûm eden esaret düzenine karşı yabana atılmayacak bir güvence olabilir. Başkentte tehlikeli ve yasak sayılan görüşler, merkezin göz ve kulağından uzak kalan bir taşrada nisbi serbestlik içinde barınabilirler; saraya "hayır" dediği için kariyeri mahvolan bir kişi, gözden uzak, daha mütevazı bir çerçevede yetenek ve ihtiraslarını tatmine fırsat bulabilir.

Silahlı ayaklanmalar önlenebildiği sürece, taşranın esnekliği devletin merkezdeki gücünü sarsmaz; ancak daha cesur - belkemiği sahibi - bir insan tipinin yeşermesine zemin hazırlar.

IV. Hukuk devleti ve devrim

Devlet gücünün istismarına karşı koymak, bir güç meselesidir: gücü, karşı-güç yener.

Saydığımız kurumsal dayanakların her biri, önemli birer güç birikimini temsil ederler: din, mülk, bilim, hukuk ve benzer yapılar sayesinde toplumun belli unsurları, yabana atılmayacak bir güce kavuşurlar.

Doğal olarak, her güç istismara açıktır. Sanılmasın ki dinin, servetin, skolastik hukukun, bilimsel oligarşinin, gizli ve açık mahfellerin, katı geleneklerin, dış baskıların, aristokrasinin ve taşra derebeyliğinin, iktidara karşı olduğu gibi vatandaşa karşı da kullanılabilecek baskı araçları olduğundan habersiziz. Güç sahibi, gücünü kötüye kullanabilir: insan insan olduğu sürece, başka türlü olabileceğini sanmak hatadır.

Devlet gücünün toplum için prensipte iyi ve yararlı bir şey olduğu da muhakkaktır. Devlet gücünün aşırı derecede kısıtlanması halinde toplum, kolektif kararları alamaz hale gelerek durağanlığa, pasifliğe, muhafazakârlığa mahkûm olur. Şu halde sorun, bir denge sorunudur. Bir yandan devlet ile, öbür yandan toplumun kurumları arasındaki karşılıklı güç ilişkisinin iyi kurulmasıdır.

Yoksa, "istismar ediliyor" diye yukarıda saydığımız kurumların ve onlar gibi daha başkalarının tahrip edilmesi, toplumdaki güçler dengesinin bozulmasından başka bir sonuç vermez. Bazı güç odaklarının denklemden eksilmesi, toplum özgürlüğünü tehdit eden toplam güç miktarını azaltmaz: eksilenlerin yerine bu kez başka odakların güçlenmesi sonucunu doğurur. Ve tahrip edilen odağın yerine aynı derecede güçlü bir başkası konmadığı sürece, neticede güçlenecek olan sadece ve sadece devlettir.

Bu yüzden, tarihte suiistimalleri önlemek iddiasıyla yola çıkıp toplumun belkemiğini oluşturan kurum ve değerleri tahrip eden ünlü devrimlerin her biri, sonuçta toplumsal özgürlüklere, kişi hukukuna ve insan haysiyetine karşı son derece kanlı ve vahşi birer saldırıya dönüşmüşlerdir.

1789 Fransız ve 1917 Rus devrimlerinin, 1918 Alman devriminin, 1949'da Çin'de ve 1979'da İran'da gerçekleşen devrimlerin ortak (ve hiç şüphesiz kısmen samimi) hedefi, toplumsal özgürlükleri artırmaktır. Yüzyılımızda örnekleri görülen sosyal içerikli milliyetçilik hareketleri (örneğin Cezayir, Küba, Vietnam devrimleri) de görünürde aynı amacı gütmüşlerdir. Dini, mülkiyet hakkını, bilim ve hukuk kurumlarını, köhne gelenekleri, kozmopolit etkileri ve ayrıcalıklı sınıfları yıkmakla ve taşrayı "modernleştirmekle" bu hedefe kısa yoldan ulaşılacağı sanılmıştır.

Sözkonusu denemelerin istisnasız her birinin, üç-beş yıl içinde, tarihte eşi görülmemiş birer terör ve istibdat rejimi ile sonuçlanmaları, herhalde boş bir rastlantı olmasa gerekir.

V. Türkiye'de hukuk devleti kurumları

Türkiye'nin tarihi geleneğinde hukuk devleti kurumlarının zayıf veya problemli kaldıkları sık sık öne sürülmüştür. Bu görüşte doğruluk payı olduğunu inkâr etmeyeceğiz: kuşkusuz, keyfi iktidar Türkiye'ye cumhuriyetle gelmiş bir hadise değildir. Ancak Osmanlı'nın her şeye rağmen sahip olduğu, ya da 19.cu yüzyılın reform sürecinde sahip olmaya başladığı, ama problemli, ama köksüz, ama zayıf tüm kurumlar, Tek Adam rejiminin fırtınasında yokedilmişlerdir. Ve yerlerine konan bir şey olmamıştır.

Yukarıda çizdiğimiz dokuz maddelik çerçeveyi izleyerek, Osmanlı toplumunda hukuk rejiminin zeminini oluşturabilecek ipuçlarını tesbit edelim:

1. Din: İslamiyet, siyasi otoritenin kulluk talebine karşı Osmanlı toplumunun en esaslı direnç noktasını teşkil etmiştir: gerek halk tabakalarına, gerek elite, devlet dışında ve devletten üstün bir başka itaat kaynağı göstermiştir. Ancak sünni İslamiyetin devletten bağımsız, tüzel kişiliğe sahip bir örgütsel yapıya (bir "kiliseye") sahip olmaması, dinin devlete karşı hareket kabiliyetini ciddi ölçüde sınırlayan bir unsur olmuştur.

Cumhuriyetin "laiklik" adı verilen siyasetinin hedefleri, a) İslamiyetin devlet yönetimi üzerindeki kısıtlayıcı etkisini yoketmek; b) din hizmetlerini tamamen devlet kontrolüne alarak, dinin zaten kısıtlı olan örgütsel özerkliğini sıfıra indirmektir.

2. Mülk: Mülkiyet hakkının ve ticaret hukukunun izafiliği, Osmanlı toplumunun ağır handikaplarıdır. Mülk ve ticaret güvencelerinin yokluğundan doğan boşlukta, olağandışı işlevler yüklenen iki kurum göze çarpar: bir yandan, dini köklerini çok aşan bir ekonomik anlam kazanan vakıf kurumu, diğer yandan kapitülasyon adı verilen uluslararası ticaret ve yatırım garantileri. Her iki kurum, tebaanın malını ve ticari girişimlerini devlet sahiplerinin tecavüzünden korumaya yönelik etkin çözümler sağlamışlardır.

Cumhuriyet rejiminin ilk ve en önemli tasarrufları arasında, kapitülasyonların lağvı (1923) ve vakıflara devletçe el konulması (1924) bulunur.

Osmanlı döneminin sonlarına doğru gayrımüslim tebaa elinde yoğunlaşan servet ve ticaretin, "milli iktisat politikası" adı altında müsadere edilmesi, Türkiye'de mülkiyet hukukunun yapısında ve servetin dağılımında günümüze kadar hissedilen sonuçlara sahip bir olaydır. Servetinin büyük kısmını siyasi otoritenin önayak olduğu hukuk ve ahlak dışı tedbirlere borçlu olan cumhuriyet eliti, mülkiyeti devletten bağımsız olarak elde edilen - ve gerekirse devlete karşı savunulabilen - bir hak olarak kavrama olanağına henüz ulaşamamıştır.

3. Hukuk: Osmanlı devletinde sünni fıkıh öğretisinin 16.cı yüzyıldan itibaren - belki de siyasi iktidara karşı kendini koruma saikiyle - muhafazakârlaşması, gözardı edilemeyecek kadar ciddi bir sorundur: hukuk doktrini katılaşarak toplum gerçeklerinden kopuk, nazari bir egzersize dönüşmüş; gerçekçi bir hukuk sistemini yitiren toplum, hukuki (de jure) kurumlardan fiili (de facto) çözümlere yönelmek zorunda bırakılmıştır. Ancak Tanzimattan itibaren, bir yandan ceza ve ticaret hukuku gibi alanlarda Batıya yönelen, bir yandan da İslam hukuk geleneği bazında tutarlı bir medeni hukuk sistemi oluşturmaya yönelik ciddi adımlara rastlanır.

Cumhuriyetin benimsediği İsviçre medeni hukukunun Mecelleden iyi veya kötü olduğunu burada tartışmayacağız. Önemli olan, temel hukuk kurallarının siyasi iktidarın keyfinden başka hiçbir ilke veya mercie bağlı olmaksızın kabul veya iptal edilebileceği ilkesinin 1926 hukuk reformlarıyla kurumlaşmış olmasıdır.

Cumhuriyetin kurucusuna göre "inkılabın en büyük fakat en sinsi can düşmanı, çürümüş hukuk ve onun bi-derman müntesipleridir". Bundan ötürü, inkılap rejimine ve onun Liderine kayıtsız şartsız sadık bir hukuk kadrosu yetiştirecek bir okulun kurulması, cumhuriyetin eğitim alanındaki ilk uygulamalarından birini oluşturmuştur. 2

4. Bilim: Medresenin Osmanlı döneminin sonlarına doğru ciddi bir gerileme içine girmiş olduğu teslim edilmelidir. Buna rağmen, siyasi iktidarın emir ve direktifleri dışında bir doğruluk kriteri tanıyan ilim anlayışı, uygulamada kısıtlansa bile prensipte korunmuştur. Öte yandan 1856'dan beri kurulmasına izin verilen yabancı okullar ve 1900'de kurularak bir süre sonra özerk bir yapıya kavuşturulan üniversite, Osmanlı ülkesinde siyasi iktidarın iradesinden bağımsız bir bilim anlayışının yeni bir zeminde kurulması yönünde atılmış adımlardır.

Cumhuriyet rejimi medreseyi ve (uluslararası taahhütlerinin izin verdiği ölçüde) yabancı okulları yoketmiş; 1933 reformuyla üniversitede devletin emir ve tercihleri dışında bilimsel araştırma yapma imkânını fiilen ortadan kaldırmayı başarmıştır.

5. Cemaat: Osmanlı toplum bünyesindeki en önemli özerk iletişim ve dayanışma ağını temsil eden tarikatler, devletçe kuşkuyla karşılanmış ve sık sık baskılara uğramışlardır. Belki buna tepkiyle içe kapandıkları, yeniliğe düşman, dünyayı reddeden, mutaassıp bir yapı kazandıkları söylenir. Tanzimattan sonra yaygınlaşan mason örgütlerinin, tarikat ve tekkeye rakip bir platformda, fakat benzer bir sosyal ihtiyaca cevap vermiş oldukları kuşkusuzdur.

Cumhuriyet rejimi tekkeyi yasaklamış; tarikat etkinliklerini, cezası idama kadar varan kovuşturmalara konu etmiştir. Din hizmetleri devlet memuriyeti bünyesine alınmış, 1937 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunuyla camilerde okunan vaaz ve hutbelerin her hafta içişleri bakanlığına rapor edilmesi mecburiyeti konmuştur. Benzer baskılara hedef olan Türkiye mason locaları 1935 yılında içişleri bakanlığı emriyle kapatılmışlardır.

6. Uluslarüstü toplum: Osmanlı toplumunda devlet-üstü kimlik düzeyi iki yönlüdür. Bir yanda Tanzimattan itibaren Osmanlı elitinin ve gayrımüslim tebaanın benimsediği Avrupalılık yönelişi; öbür yanda 1860'lardan itibaren "ittihad-ı İslam" fikriyle siyasi bir anlam kazanan ümmet duygusu, farklı istikametlerden de olsa, siyasi otoritenin mutlakiyetini kısıtlamaya yönelen eğilimler olmuşlardır.

Cumhuriyet rejimi ümmet identifikasyonunu reddetmiş, Tanzimat Batıcılığını ise gayrı milli, kozmopolit ve yoz bir anlayış olarak mahkûm etmiştir. "Batılılaşma" adı altında getirilen şey Avrupa uygarlığına aidiyet ve dayanışma duygusu değildir: mutaassıp bir ulusçuluk anlayışı çerçevesinde, devletçe kuvvetlenip "yabancı düşmanlara" meydan okuma çabasıdır.

7. Gelenek: Türk toplumunda kitlesel nitelikteki gelenek ve törenler iki düzeyde mütalaa edilebilir: bir yandan resmi İslamiyet bünyesinde düzenlenen Ramazan, hac ve dini bayramlar, diğer yandan siyasi otoriteden olduğu gibi dini otoriteden de bağımsız olarak varlığını sürdüren hıdrellez ve nevruz gibi popüler kutlamalar.

Cumhuriyet rejimi her iki geleneksel kategoriyi toplum yaşamından silmeyi denemiş, yerlerine devlet otoritesinin yüceltilmesi ilkesine dayalı milli bayramları tesis etmiştir.

8. Aristokrasi: Devletten bağımsız gelir ve iktidar kaynaklarına sahip ayrıcalıklı sınıfların yokluğu veya zayıflığı, Osmanlı toplumunun belirgin özelliklerindendir. Özerk bir aristokrasinin bazı özelliklerine sahip olan sipahi sınıfı imparatorluğun ilk devirlerinde ezilmiş, 18.ci yüzyılda güçlenen eşraf ve ayan da devletin siyasi bünyesi içinde yer edinememişlerdir. Tanzimat sonrasında Osmanlı toplumu içinde devletin keyfi tasarruflarına kafa tutabilecek güce sahip tek toplum kesimi, Batılı devletlerin himayesini kazanan Hıristiyan tebaa ile levantenlerdir.

Cumhuriyetin bu konulardaki tutumu bilinir.

9. Taşra: Osmanlı devleti Batı Avrupa anlamında özerk ve örgütlü bir taşraya (belki bir ölçüde feodal Arnavut, Boşnak, Kürt vb. vilayetleri dışında) sahip olmamıştır. Ancak merkezi denetimin zayıflığı, ilkel düzeyde de olsa yerel kimlik ve geleneklerin korunmasına izin vermiştir. Tanzimat'tan sonra kurulan vilayet meclisleri, Türkiye'de yerel yönetim geleneklerinin oluşumunda yeterince incelenmemiş bir unsurdur.

Cumhuriyetin kaymakam, hakim, öğretmen ve jandarma eliyle taşrada kurmaya çalıştığı denetim, memleketi "kalkındırmak" kadar, ülkedeki yerel egemenlik odaklarını yoketmeye yöneliktir.

Sonuç

Kemalist devrimi yukarıda özetlemiş olduğumuz bakış açısından incelediğimiz takdirde, bu devrimi yönlendiren belirleyici - hatta tek - amacın, Osmanlı-Türk toplumunda mevcut olan hukuk devleti kurum ve değerlerini, kararlı, sistemli ve bilinçli bir şekilde tahrip etmekten ibaret olduğunu görürüz.

Notlar

1. Burada savunulanların, en az 20.ci yüzyıl ortalarına kadar Batı siyasi düşünce geleneğinin ana fikirleri olduklarını sanıyorum. "Hukuk devleti" diye adlandırdığım kavramın eski ve yaygın adı "sivil" veya "uygar" toplumdur (societas civilis); bu terimin son zamanlarda kazandığı oldukça farklı (bence yanlış) anlam nedeniyle, kullanmamayı tercih ettim. Sayısız düşünür arasında, Fransızlardan Montesquieu ve Constant, İngilizlerden Gibbon, Adam Ferguson, Burke, Austin ve Bagehot, Amerikalılardan federal anayasanın kuramcıları Hamilton ve Madison, Almanlardan Gierke ve Cassirer, bu satırlara ilham verenler arasında sayılmalıdır. Anglo-Amerikan anayasa hukuku, anlatmaya çalıştığım düşünce sisteminin en eşsiz anıtıdır.

2. Ankara Hukuk Mektebinin (sonradan AÜHF) açış söylevinde Atatürk şu fikirleri savunur:

"En büyük mamuremizin [...] baro heyeti, alenen hilafetçi olduğunu ilan eden ve ilan etmekle iftihar duyan birisini seçip kendine reis intihap etmiştir. Bu hadise köhne hukuk erbabının Cumhuriyet zihniyetine karşı deruni ve hakiki olan vaziyet ve temayülünü ifadeye kafi değil midir? Bütün bu hadisat erbab-ı inkılabın en büyük fakat en sinsi hasm-ı canı, çürümüş hukuk ve onun biderman müntesipleri olduğunu gösterir." (Hakimiyet-i Milliye, 6.11.1925; aktaran Tunçay, s. 172)

İlk cümlede değinilen hadise, liberal muhaliflerden Lütfi Fikri Beyin, İstiklal Mahkemesince tutuklanmış olduğu halde İstanbul barosu tarafından başkan seçilmesidir.

Medrese hukukunun en ilginç özelliği, doktrin, yazılı kaynaklar ve öğretim sistemi itibariyle devletten bağımsız olmasıdır. 1880'de kurulan İstanbul Hukuk Fakültesi de, ağırlıkla Fransız hukuk kaynaklarına dayanmak suretiyle nisbi bir özgürlüğü koruyabilmiştir. "Çürümüş hukuk" deyimiyle kastedilen şey, bu bağımsızlık geleneği olmalıdır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53