Kişiye tapma, bir Osmanlı geleneği midir?

Hükümdarın birtakım olağanüstü kulluk ifadeleriyle yüceltilmesi, eski Asya rejimlerinin köklü bir geleneğidir: Osmanlı imparatorluğu da bu geleneğe yabancı kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin benimsediği kişi kültünde, sultanlara özgü bazı alışkanlıkların izi bulunabilir. Ancak cumhuriyetin kurucusunu tanrılaştırma eğiliminin, Osmanlı döneminde ender rastlanan bir ısrar ve abartı seviyesine vardırılmış olduğu da ayrı bir gerçektir. Cumhuriyet olma iddiasındaki bir rejimde bu husus özellikle dikkati çeker.

Sözkonusu tapınma eğiliminin örneklerini, heykel, para ve yer isimleri alanında izleyeceğiz. Her üç alanda da Türkiye'nin modern çehresine damgasını vuran alışkanlıkların kaynağını 1920'lerde - Atatürk'ün iktidarında - buluyoruz.

I. Heykel

Devlet başkanının heykellerini dikmek, bir Osmanlı geleneği değildir. II. Mahmud bir ara devlet dairelerine kendi portresinin asılmasını zorunlu kılmışsa da, daha sonraki dönemde bu gelenek sürdürülmemiştir. 1871'de Fuller'e yaptırılan ve Beylerbeyi sarayının büyük salonuna yerleştirilen Abdülaziz'in atlı heykeli dışında, yanılmıyorsak, Osmanlı padişahlarına ait heykel de yoktur.

Türkiye'de bir devlet başkanının kamusal alana dikilen ilk anıtı, Gazi'nin emir ve takdirleriyle 3 Ekim 1926'da Sarayburnu'na dikilen Atatürk heykeli olmalıdır. Bunu, aynı yıl Konya ve 1927'de Ankara Ulus'taki Atatürk heykelleri, 1928'de Taksim anıtı, 1930'da Kırklareli, 1932'de İzmir-Konak ve Samsun Atatürk anıtları ve diğerleri izlemiştir.

Atatürk'ün heykel konusuna duyduğu ilgi, genellikle Batı kültürünü benimseme çabasının bir parçası olarak değerlendirilir. Ancak yapılan işin Batı kültürel geleneği içindeki konumu sanıldığı kadar net değildir.

Eskiçağ

Hükümdar heykellerinin meydanlara, kamu binalarına ve askeri kamplara dikilmesi, Roma imparatorluğuna ait bir gelenektir. Augustus'tan (MÖ 30-MS 18) itibaren Roma imparatorları resmi devlet dininde Tanrı kabul edilmişlerdir. Heykelleri, resmi tören ve tapınmaların odak noktasını oluşturmuştur. Belirli kentlerdeki imparator tapınaklarının yanısıra, her kentte, günün imparatorunun heykelini barındıran bir resmi sunak bulunduğu anlaşılmaktadır.

İmparator dinini reddeden Hıristiyanlar ve museviler için, bu heykeller önemli bir manevi eziyet konusu olmuştur. 3.cü yüzyıl sonlarında çok sayıda Hıristiyan, imparator Diocletianus'un heykeline ibadet etmektense ölümü tercih edecektir. Bundan ötürü Hıristiyanlığın devlet dini olmasından sonra Roma/Bizans devletinde siyasi heykel geleneğinin hızla terkedildiği görülür. 4.ci yüzyıl ortalarından itibaren imparator heykellerine çok ender rastlanır. Jüstinyen'den (528-565) sonraki dokuzyüz yıl boyunca hüküm süren imparatorlara ait bir heykel - bir tek 7.ci yüzyıla ait Bari'deki Heraklius heykeli hariç - günümüze gelmemiştir.

7.ci yüzyılda doğan İslamiyetin put yasağının kökeninde de, belki Ortadoğu toplumlarının kolektif bilincinde Roma devrinden kalan bir tepkinin izleri bulunabilir.

Rönesans

Avrupa'da Ortaçağın sonlarına kadar gerçek şahısların heykellerine ancak mezar anıtları bağlamında - ve heykele konu olan kişinin ölümünden sonra - rastlanır. Kamuya ait meydanlara anıt-heykeller dikme geleneği Rönesans'la birlikte canlanır: ancak bu dönemde de gerçek kişilere ait heykellerin ancak heykele konu olan kişinin ölümünden sonra, bir çeşit anıt-mezar anlayışıyla dikilmiş olduğu görülür. Donatello'nun Gattamelata anıtı (1447) ve Verrochio'nun Colleoni anıtı (1488) böyledir. 16.cı yüzyıldan itibaren Avrupa hükümdarlarının çoğunun ölümünden hemen sonra anıt-heykelleri dikilmişse de (örnek: Tremblay, IV Henri - 1620; Le Sueur, I James - 1633; Guillain, XIII Louis - 1647) özel koleksiyonlardaki büstler ve madalyonlar dışında hayattayken yapılmış heykellere rastlanmaz.

Mutlak hükümdarlar çağı

Modern Avrupa tarihinde kamu alanına sistemli olarak kendi heykellerini diktiren ilk hükümdar, Fransa kralı XIV Louis'dir (1643-1715). Bernini'nin ünlü Roi Soleil'i (1670), Desjardins'in klasik Roma imparator heykellerine atıfta bulunan barış anıtı (1686), Girardon'un atlı heykeli (1685-1692) başta olmak üzere, kralın sağlığında en az beş veya altı önemli anıtının dikildiği anlaşılıyor. Yapılan şey, "Devlet benim!" deyimiyle özetlenen mutlak monarşi anlayışının mantıki uzantısıdır: yerlere kadar dökülen perukası ve olağanüstü giyimiyle "Güneş Kral", zaten somut bir insandan çok, bir ihtişamın simgesi, Devlet'in bir ikonasıdır.

Daha mütevazı bir çağın mutlak hükümdarı olan XV Louis (1715-74), sadece bir anıtla yetinmiştir (Bouchardon ve Pigalle, 1758). Onun halefi olan XVI Louis (1774-92) ise heykel dikmeye fırsat bulamadan devrilecektir.

İhtilalin tahribatından sonra yeniden monarşik düzeni canlandırmaya çalışarak kendini imparator ilan eden Napoleon'un (1799-1815) da, anıt-heykel konusuna eğildiği görülür. Canova'ya ısmarlanan ve 1811'de tamamlanan anıt, imparatoru Roma sezarlarına özgü bir pozda ve tamamen çıplak olarak gösterir. Ne var ki Napoleon bu eseri kamuya teşhir etme cüretini asla gösteremeyecek ve 1815'te İngilizler tarafından müsadere edilen heykel, ilk kez Londra'da halka teşhir edilecektir (halen Apsley House'da bulunmaktadır).

Gerek Louis'lerin, gerek Napoleon'un heykellerinin konu olduğu talihsiz tepkiler, haleflerini etkilemiştir: bu tarihten sonra Fransa'da başa geçen kral, diktatör, imparator, başkan ve başbakanların yaşarken yapılmış anıt-heykelleri yoktur.

XIV. Louis'nin başlattığı akımı izleyen bir hükümdar, Avrupa hakimiyeti için yarım yüzyıla yakın bir süre onunla mücadele eden Habsburg imparatoru I Leopold'dur (1657-1705). Ancak Leopold, yaptırdığı anıt-heykellerin her birinde (Viyana'daki Veba Anıtında olduğu gibi) kendini diz çökmüş, alçakgönüllülükle İsa veya Meryem'e ibadet ederken göstermeyi tercih eder.

Bunlar dışında, 19.cu yüzyıl sonlarına dek, hayattayken meydanlara heykeli konan bir Avrupa hükümdarı tesbit edemiyoruz.

Washington

ABD bağımsızlık savaşının kahramanı ve ilk cumhurbaşkanı George Washington (ölümü 1797) belirtilen kuralın ilginç bir istisnasını oluşturur.

Houdon'un halen Virginia eyalet meclisi binasında duran ünlü mermer anıtı, Washington henüz hayattayken, 1786'da ısmarlanmış ve 1788'de tamamlanmıştır. Enteresan olan husus, sipariş tarihinde Washington'ın herhangi bir kamu görevine sahip olmamasıdır. Bağımsızlık savaşını başarıyla sona erdirdikten sonra Washington emekliye ayrılmış ve Virginia'daki çiftliklerinin idaresine dönmüştür; siyasi kariyere ilişkin bir teşebbüsü olmadığı gibi, henüz federal başkanlık makamı da gündemde değildir. Anıt, Virginia meclisinin ülke kurtaran seçkin evladına gösterdiği bir kadirşinaslık eseridir. 1788'de koşullar değişir: Washington yeniden siyasete dönmüş ve başkan seçilmek üzeredir. Bu nedenle anıtın dikilmesi sekiz yıl ertelenir; heykel ancak Washington'un ikinci ve son kez emekliye ayrıldığı 1796 tarihinde resmen açılır.

Bu tarihten sonra ABD başkanları arasında hayattayken kamuya ait bir alana heykeli dikilen kimse yoktur.

Victoria ve izleyicileri

XIV Louis'den sonra yaygın bir heykelcilik faaliyetine konu olan tek Batılı hükümdar olarak, İngiltere kraliçesi Victoria'yı (1838-1901) görüyoruz. "Üzerinde güneş batmayan" Britanya imparatorluğunun hemen her kent ve kasabasını süsleyen Victoria anıtları furyası, kraliçenin 1888'de kutlanan altın jübilesi vesilesiyle başlatılmıştır (bu tarihten önce tesbit edebildiğimiz Victoria anıtı yoktur). Kraliçenin bu tarihte hiçbir gerçek siyasi güce sahip olmayan bir simgesel figürden ibaret olduğu belirtilmelidir. Heykel kampanyasının mimarı, Benjamin Disraeli önderliğindeki Muhafazakâr Partidir. Başbakanın, bir yandan kraliçe kimliğinde bir ulusal simge ve heyecan yaratmak; öte yandan Muhafazakâr Partinin monarşi kurumuyla geleneksel bağlarını pekiştirmek gibi bir amaç güttüğü anlaşılmaktadır.

Victoria örneğinden etkilendiği anlaşılan bir örnek, onun kadar uzun hüküm süren yaşıtı Avusturya imparatoru Franz Josef'tir (1848-1916). 1908'de Franz Josef'in altmışıncı yıl kutlamaları münasebetiyle bir dizi anıtının yapılması planlanmışsa da sadece bir tanesi tamamlanabilmiş; o da çeşitli nedenlerle resmen açılamamış, 1918'de Habsburg monarşisinin çöküşüyle bir depoya kaldırılmıştır. Sözkonusu heykel ancak bundan birkaç yıl önce Burggarten bahçesinde gün yüzünü görecektir.

Alman kayzeri II Wilhelm'in (1888-1918) 1918'deki otuzuncu tahta geçiş yıldönümü vesilesiyle birtakım anıtlarının planlandığı anlaşılıyorsa da, Almanya'nın hezimeti nedeniyle gerçekleşme olanağı bulmayan bu proje hakkında ayrıntılı bilgi bulamadık.

1917-18 yılbaşını Berlin'de Kayzer'in konuğu olarak geçiren Mustafa Kemal'in, heykelcilik hususundaki ilhamını bu vesileyle edinmiş olması akla yakın bir ihtimal olarak gözüküyor.

Sovyet örneği

Türk liderine kendi heykelini diktirme fikrini aşılayan diğer örnek, Sovyetler Birliğinde aranmalıdır. Lenin'in gerçi hayattayken yapılmış anıt-heykeli yoktur; Stalin'in de tesbit edebildiğimiz ilk önemli heykeli 1929 yılına aittir. Ancak 1924'te Lenin'in ölümünü izleyen günlerde, Bolşevik devriminin önderini putlaştırmaya yönelik sistemli bir kampanya başlatılmıştır. (Kampanyanın ilginç unsurlarından biri Lenin'in beyni üzerinde yapılan bilimsel araştırmalardır. Aylarca süren inceleme sonunda, sözkonusu organın, hücre biçimi, sayısı vb. bakımlarından normal insan beynine oranla birkaç yüz kat üstün olduğu kanısına varılmıştır.) 1924 itibariyle resmi dairelerde, okullarda ve evlerde "Lenin köşeleri" oluşturularak portre ve büstlerle süslendiğini; aynı yıl yapılan resmi törenlerde Lenin büstlerinin taşınarak toplu saygı gösterilerine konu edildiğini öğreniyoruz. Tesbit edebildiğimiz ilk önemli Lenin anıtı, 1926'da Leningrad'da Finlandiya Garı önüne dikilecektir.

Acaba aynı yıllarda Stalin anıtları da yaptırılmış mıdır? Bu konuda bilgi edinemedik. Stalin'in "kişi kültünün" başlangıç tarihi olarak genellikle 1929 yılı gösterilir. Ancak daha 1925 yılında Tsaritsyn (şimdiki Volgograd) kentine Stalingrad adının verilmiş olması, Gürcü liderin ilk megalomani belirtilerini daha geriye götürebileceğimizi gösteriyor.

Eğer ilk Stalin anıtları gerçekten 1926'dan önce yapılmışsa, iktidardayken kendi anıtını yaptıran a) 20.ci yüzyılın ikinci siyasi lideri, ve b) tarihin ilk cumhurbaşkanı olmak ayrıcalıkları, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna ait olmalıdır.

Avrupa'nın 20.ci yüzyıl tarihinde bu hadisenin bir başka örneğini bilmiyoruz. Mussolini ve Hitler'in, özel koleksiyonlardaki birkaç eser dışında, anıt-heykelleri yapılmamıştır. İspanya'da Franco anıtları yoktur. Doğu Avrupa diktatörlüklerinde 1953 öncesinde dikilen Stalin heykelleri Kruşçev döneminde kaldırılmış ve bu tarihten sonra iktidardaki parti liderlerinin anıtları yapılmamıştır. Sadece Arnavutluk hakkında bilgimiz yoktur.

Sonuç

Siyasi bir liderin heykelinin ölmeden önce veya sonra dikilmesi arasındaki fark, önemsiz bir fark değildir. Birinci halde "kamu" fikri ve saygısı o günkü siyasi iktidarın sahibiyle, ikincisinde ise ulusun geçmişteki saygıdeğer evlatlarıyla özdeşleştirilmektedir. Birincisinde yüceltilen devlet reisi, ikincisinde toplumun kolektif geçmişidir. Birincisi siyasi istibdadın alabildiğine net bir ifadesidir; ikincisi, belirli ölçüler içinde kalmak kaydıyla, "iktidarın iradesiyle sınırlı olmayan bir kamu iradesi" kavramının değerli bir simgesi olabilir.

Sokakları geçmiş önderlerin, şairlerin, kahramanların ve düşünürlerin anıtlarıyla dolu olan bir ülke, devlet reisine, kendi iradesi dışında birtakım mutlak ve kutsal toplumsal veriler olduğunu anımsatabilir. Sokakta kendi heykelini (ve sadece kendi heykelini) gören bir liderin ise, ölümlülere özgü asgari tevazuu ve ahlaki dengeyi uzun süre koruyabileceği kuşkuludur.

II. Para

701 sayılı kanun uyarınca 5 Aralık 1927 tarihinde tedavüle çıkarılan Cumhuriyet banknotları, iktidardaki devlet başkanının resmini taşıyan ilk Türk paralarıdır. Osmanlı paralarında da padişahın tuğra ve mührünün bulunması itibariyle, bunu Osmanlı geleneğinin modernleştirilmiş bir devamı sayabiliriz.

Gerçekte olay daha ilginçtir. Çünkü, tesbit edebildiğimiz kadarıyla bu tarihe kadar yeryüzünde "cumhuriyet" sıfatına sahip hiçbir ülkede, paralara günün devlet başkanının resim, mühür veya adı konmamıştır. Böyle olmasının nedeni de açıktır. Devletin itibarının hükümdarın kişiliğiyle ve devlet hazinesinin hükümdarın mülküyle özdeşleştirilmesi, öteden beri monarşilerin ayırdedici bir özelliği olagelmiştir. Cumhuriyetlerde devlet, devlet başkanının kişiliğinden bağımsız bir tüzel kişiliktir; devlet başkanı bu tüzel kişiliğin yasal vekili ve memurudur. Bundan ötürü eski Yunan'dan bu yana cumhuriyetlere ait sikke ve paralarda sadece devletin soyut simgelerine veya ülkenin geçmiş ünlülerinin resimlerine yer verilmiştir.

Türkiye'nin açtığı çığıra Avrupa'da uyan bir başka ülke tesbit edemiyoruz: Mussolini, Hitler, Stalin, Franco, Metaksas veya Enver Hoca resmi taşıyan paralar yoktur. Lenin'in portresi Sovyet paralarına ölümünden otuz yıl kadar sonra konulmuştur. Ancak kraliyetle yönetilen Avrupa ülkelerinde hükümdarın portresi paralara basılmaya devam etmektedir.

III. Yer isimleri

Sokak, cadde, meydan, köprü, semt, kasaba, şehir, dağ, liman ve benzeri coğrafi birimlere siyasi liderlerin adının verilmesi de yaygın bir Osmanlı geleneği değildir.

Eski devirde bu kuralın istisnası, bir padişah veya paşanın yaptırmış olduğu hayrat dolayısıyla halk arasında onun adıyla anılan semtlerdir (Selimiye, Sultanahmet, Mahmutpaşa gibi). Tanzimattan sonra çeşitli yerleşim birimlerine padişah adı verme eğilimi görülmüşse de, bu eğilime genellikle hükümdarın özel gayret ve himmetiyle kurulmuş olan bayındırlık eserleri konu olmuştur. Padişah adı taşıyan ilk ve tek Anadolu kenti olan Elaziz (Elazığ; adlandırılışı 1867), daha önce adı bile olmayan bir mezra iken Abdülaziz zamanında imar edilip sancak merkezi olmuş bir yerdir. Mecidiye, Hamidiye ve Reşadiye adını taşıyan birçok köy ve mahalle, Abdülmecid, II Abdülhamid ve V Mehmet zamanında hazine-i hassadan (yani kamu maliyesinden ayrı olarak, sultanın özel hazinesinden) ayrılan paralarla iskân edilmiş yerleşim birimleridir.

Varolan kentlerin adlarının siyasi mülahazalarla değiştirilmesine, modern tarihte yaygın olarak ilk kez Sovyetler Birliğinde rastlanır. 1917 devriminden sonra bu ülkede çarlık rejimini çağrıştıran yer isimleri terkedilerek, Bolşevizmin simge ve kahramanlarından ilham alan adlar kullanılmaya başlanmıştır. Ancak 1925'ten önce, bilebildiğimiz kadarıyla, hayattaki bir Sovyet liderinin adı bir kente verilmemiştir. Petrograd'ın Leningrad adını alması, Lenin'in 1924'te ölümünden hemen sonradır. Stalingrad ise 1925 başlarında, Stalin henüz hayattayken onurlandırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin yer adlandırma politikası, bu anlamda, Osmanlı'dan çok Sovyet anlayışını yansıtır. Ankara hükümetinin onayıyla 1922 Eylülünde Kemalpaşa, Mustafakemalpaşa, Kemaliye ve Mustafapaşa adlarını alan Nif, Kirmasti, Eğin ve Sinasos kasabaları, Türkiye tarihinde ideolojik gerekçelerle (somut bir bayındırlık eseri sözkonusu olmaksızın) iktidardaki devlet reisinin adını alan ilk yerleşim birimleridir.

Sokak adları konusunda da Cumhuriyetin yaklaşımı, Osmanlı geleneğinden çok modern çağın bir ürünü görünümündedir. Türkiye'nin herhangi bir kentinde, tahttaki Osmanlı sultanının adını taşımış olan ilk ve tek sokak, yanılmıyorsak, 1867 tarihinde adlandırılmış olan Beyoğlu'ndaki Aziziye (bugünkü Meşrutiyet) caddesidir. Temmuz 1927'de Gazi'nin İstanbul'u ziyareti münasebetiyle Şişli caddesine Halaskârgazi adı verilmesini, bu örneğin devamı sayabiliriz. Ancak Gazi'nin adını taşıyan sokak, cadde ve meydan adlarında 1927'den sonra görülen ani artışın (aynı yıl Ankara Gazi Bulvarı, 1935'te İstanbul Atatürk Bulvarı, Atatürk Köprüsü vb.) Osmanlı döneminde paraleli yoktur.

Sonuç

Türkiye'nin fiziki ve beşeri coğrafyasına damgasını vuran kişi kültünün, Osmanlı geleneğine indirgenemeyeceği görülüyor. Aynı kültün, Atatürk'e rağmen veya onun ölümünden sonra ortaya çıkmış bir olgu olmadığı da yeterince açıktır.

1920'lerden itibaren ülkeyi etkisi altına alan kul kültürünün korkutucu boyutlarını kavramak, Türkiye Cumhuriyetinde somutlaşan siyasi ve toplumsal zihniyeti layıkiyle değerlendirebilmek için önemli bir başlangıç noktası sağlayabilir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53