Türkiye'de kişiye tapma geleneği, Atatürk'e rağmen ortaya çıkmış bir olgu mudur?

Birçokları [...] çıkar da O'na ikide bir "Ulu Önder" diye methiyeler karalarsa bunu her defasında nasıl önleyebilirdi Atatürk? Dalkavukluktan hoşlanmadığını biliyordum, bir akşam Ada'daki Yat Kulübünde arkadaşları ile rakı içerken "tarih sizsiniz" diye ayağa kalkıp nutuk çekmeye hazırlanan bir tarih profesörünü nasıl azarlayarak yerine oturttuğunu gözlerimle görmüştüm. (Nadir Nadi, Perde Aralığından, s. 17)

Övgünün ödülü

Güçlü ve orijinal kişiliği her türlü tartışmanın üzerinde olan Atatürk'ün, çevresini saran dalkavukluk halesine zaman zaman tepki gösterdiği, hatta "yaranma" çabasında fazla ileri gidenleri aşağılamaktan adeta muzipçe bir zevk aldığı anlaşılıyor. Maarif vekili Dr. Reşit Galip'in iki jandarma eriyle Çankaya'da güreş tutmaya zorlanması gibi hadiseler, Gazi'nin kişiliğinin daha çok bu yönüyle ilgili gözükmektedir.

Öte yandan, devlet başkanını tanrılaştırma eğilimlerine Atatürk'ün ilke olarak karşı çıkmış olduğuna dair bir belirti yoktur. Tersine, sözle veya yazıyla, en onur kırıcı kulluk ifadelerini kendisine yönelten kişilere, bizzat Gazi'nin inisyatifiyle, en üst ikbal ve mevki kapılarının açılmış olduğu görülmektedir.

Örneğin mebus seçme yetkisinin fiilen Gazi'nin kişisel tasarrufunda bulunduğu 1923-1938 döneminde, bir önceki soruda övgü ifadelerini okuduğumuz şahıslardan Tanrıöver (1923, 27), Ağaoğlu (1923, 27), Tarhan (1928, 31, 35), Özer (1931, 35), Aka Gündüz (1933, 35), Karaosmanoğlu (1923, 27, 31), Bayur (1931, 35) ve Atay (1923, 27, 31, 35) mebus atanmışlardır. Tanrıöver ve Tarhan'ın mebus "adayı" gösterilmeleri yukarıda alıntılanan yazılarını hemen izleyen gün ve haftalar içinde olup, doğrudan doğruya o yazılarla ilişkili gözükmektedir. Önceki yıllarda Atatürk dalkavukluğuna bir süre direnmiş olan Aka Gündüz, yukarıdaki şiirini mebus "seçildikten" birkaç ay sonra yayınlamış ve kısa bir süre sonra yeniden mebus olmuştur. Tanrıöver, Ağaoğlu ve Karaosmanoğlu, daha sonraları, gerekli ölçüde itaat gösteremedikleri için mebusluk sıfatını kaybetmişlerdir.

Mebusluk kadar önemli bir başka ödül, Gazi'nin "sofra"sına kabul edilme ayrıcalığıdır. Adı geçen yazarlardan Özer, Bayur ve Atay, sofranın değişmez müdavimleri arasındadır. Sofra müdavimlerinden Prof. Sadri Maksudi Arsal'ın 1937'de başına gelenler ise, dalkavukluğa dayalı ikbalin ne derece riskli bir iş olabileceğinin ilginç bir örneğidir.

Türkçü düşüncenin öncülerinden biri ve 1930-37 yıllarında "sofra" müdavimi olan Arsal, 1931'de Gazi tarafından mebus ve 1935'te Devrim Profesörü atanmıştır. 24 Aralık 1937 günü Denizbank'ın kuruluşuna ilişkin Meclis tartışmaları sırasında Prof. Arsal söz alarak, Atatürk'ün önerdiği "Denizbank" adının Türkçe kurallara uygun olmadığını ve "Deniz Bankası" veya "Denizcilik Bankası" adının tercih edilmesi gerektiğini savunur. Büyük bir öfkeye kapılan Atatürk, aynı günün akşamı "sofra"daki misafirlerden bazılarını seçerek derhal radyoevine gitmelerini emreder; radyoda normal program iptal edilerek, sabahın 2'sine kadar Arsal aleyhine sert konuşmalar yapılması sağlanır. Falih Rıfkı'nın galiz uslubunun izlerini taşıyan bir makale 28 Aralıkta tüm gazetelerde yayınlanarak, Arsal "nankörlük", "sahte diploma sahibi olmak", "Türkçe bilmemek", "Türk olmamak", "Türk gençlerini zehirlemek" ile suçlanır. Gazi bir süre sonra haber gönderip gönlünü alırsa da, Arsal bir daha ne "sofra"da, ne mecliste görülmez.1

Rejimi ve Gazi'yi öven şairlere TBMM tarafından maaş bağlanmasına, 1927'den itibaren rastlanır. Tarhan'a 1927'de maaş bağlanmış ve İstanbul'da bir ev tahsis edilmiştir (ertesi yıl ara seçimde İstanbul mebusu seçilecektir). Ahmet Haşim, herhangi bir ticari veya idari deneyimi olmadığı halde 1928'de Şeker Şirketi yönetim kuruluna atanmış, 1932'de devlet parasıyla yurt dışına tedaviye gönderilmiştir. Atatürk'e tanrılık sıfatları yakıştıran şiirlerin 1927-28 yıllarından itibaren yaygınlaşmasında, bu politikanın da etkisi olabilir. Şiirlerde izlenen son derece belirgin birtakım kalıplar ise, spontane bir yaranma yarışının ötesinde, "sipariş" ihtimalini akla getirmektedir. 2

1933 üniversite tensikatı, rejim liderine yönelik duygu ve düşünceleri etkilemiş olması muhtemel bir başka olaydır. Ülkedeki toplam 114 üniversite profesörünün 100 kadarının emekliye sevkedilmesiyle sonuçlanan reformda, devlet başkanına gösterdikleri olağanüstü sevgiyle tanınan Özer ve Köprülü gibi bazı öğretim üyeleri tensikat dışı kalabilmişler; aynı şekilde, rejime sadakat dışında herhangi bir akademik nitelikleri olmayan Bayur, Bozkurt, Peker ve Arsal gibi kişiler, bizzat Gazi tarafından İnkılap Profesörlüklerine atanmışlardır. Prof. Nimetullah Öztürk gibi birkaçı ise 1933'te tasfiye edildikten sonra, geç de olsa Atatürkçülüğü benimseyerek, yeniden akademik ve siyasi görevlere dönme imkânını kazanmışlardır.

1938'den sonra bir kariyer unsuru olarak önemi hızla azalan Atatürk övücülüğünün, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra yeniden değer kazandığı görülecektir. Cumhuriyetin kurucusuna ebedilik, kutsallık ve mutlak iktidar izafe eden beyanlar, bu dönemde özellikle üniversite profesörlüğü, anayasa komisyonu ve kurucu meclis üyeliği, "anayasal" devlet kuruluşlarının yöneticiliği gibi bazı makamların değişmez bir ön koşulu haline gelmiştir. Yukarıdaki örnekler arasında, 1961'de profesör olan Tanyol, Kurucu Meclis üyeliğine ve Anadolu Ajansı yönetim kurulu başkanlığına atanan Karaosmanoğlu gibi isimler dikkati çeker. 1960-64 arasında piyasayı bir çığ gibi kaplayan "Atatürk için diyorlar ki..." derlemeleri, devlet görevlerine talip olanlar için adeta bir çeşit kartvizit koleksiyonu görünümündedir.

Uğur Mumcu kuşağının siyasi düzene karşı tepkisinde ise, 1965'ten itibaren yeniden tıkanmış bulunan bir kariyer kanalında takılıp kalmış olmanın getirdiği psikolojik hırçınlığı sezmek mümkündür.

Notlar

1. Bak. Adile Ayda, Sadri Maksudi Arsal, 1991).

2. 1927-38 dönemine ait olup antolojilerde yer alan Atatürk şiirlerinin hemen hepsinde Gazi'ye "tanrı" adını ya da İslam geleneğinin tanrıya ait saydığı özellikleri yakıştıran mısralara rastlanır. Bunlar genellikle şiirin ortalarındaki bir kıtada yer alırlar. Son derece provokatif bir dil kullanıldığı halde, dikkatle okunduğunda aslında bağlayıcı ifadelerden kaçınıldığı, açık-seçik tanrılık iddiasından bir adım geri durulduğu dikkati çeker. Siyasi açıdan böylesine riskli bir alanda, böylesine koordine ve nüanslı bir tavrın Türkiye'de kendiliğinden doğabileceğine inanmak güçtür.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53