Kemal Atatürk, dünyada eşi olmayan bir siyasi anlayışın temsilcisi midir?

Atatürk İnkılabı ölçülmez bir değerdir; yeryüzünde vuku bulan ihtilallerin en şumullüsü, en radikalı ve en hayret vericisidir. Atatürk, gelmiş geçmiş dehalar arasında en kudretlisi, eseri eserlerin en muazzamıdır. (Prof. Dr. Suat Sinanoğlu, "Türk İnkılabının Üniversel Değeri", Cumhuriyet 4.12.1963.) Ben her zaman yığınları büyüleyip kendinden geçiren liderlerden hoşlanmamışımdır. Ulusal kahraman olmak ayrı bir durum. Bir ülkeyi, bir ulusu düşmanlarından kurtarmak, o toplumu, o halkı yeni aşamalara gö-türmek için savaşım vermek, yani Atatürk olmak, Atatürk olarak önderlik etmek, o büsbütün ayrıdır. Tektir, benzersizdir böyleleri. (Oktay Akbal, Cumhuriyet, 17.8.1986)

Birinci Dünya Savaşının büyük yıkımını izleyen dönemde, liberal parlamenter ve demokratik rejimlerin artık tarihe karıştığı düşüncesi, yeryüzünün hemen her yanında kabul gördü. Ulusal bir Şef ve Tek Parti yönetimi etrafında "kenetlenerek" birtakım toplumsal bunalımları aşmayı öngören siyasi hareketler, iki dünya savaşı arasındaki dönemde, birçok ülkeye egemen oldu. Bu eğilimin en keskin şekilde ortaya çıktığı yerler Orta ve Doğu Avrupa ile, uzun süre Avrupa uygarlığının gölgesinde yaşamalarına rağmen tam anlamıyla o kültürün bir parçası olmayan çevre ülkeleri oldu. Benzer eğilimler, Asya'da ve Latin Amerika'da da kendilerini gösterdi. Sadece Avrupa'nın en Batı ve Kuzeyindeki yedi-sekiz ülke ile ABD bu gidişin dışında kalmayı başardılar.

İki dünya savaşı arasında kurulan diktatörlüklerin en ünlüleri Rus Bolşevizmi, İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi oldu. Bu üç örneğin yanısıra, İspanya'da Franco Falanjizmi ile Portekiz'in "Yeni Devleti"; Avusturya'da Dollfuss'un halkçı-katolik korporatizmi; yeni Japon militarizmi; Macaristan, Polonya, Baltık ülkeleri, Bulgaristan ve Yunanistan'da kurulan (Romanya ve Yugoslavya'da ise kurulamayan) ulusçu diktatörlükler; Meksika'da Cardenas ve Brezilya'da Vargas'ın "ilerici" baskı rejimleri, çağın anti-liberal felsefesinin - ülkenin koşullarına ve Şefin kişiliğine bağlı olarak farklılaşan - çeşitli uygulamalarını sergilediler.

Dönemin tablosu bir bütün olarak ele alındığında, dikta rejimlerini sınıflandırmada kullanılan "sağ" ve "sol" terimlerinin uygulamada ciddi bir farkı ifade etmedikleri görülür. Fark, yönetim biçimi, siyasi hedefler ve kurumsal yapılardan çok, imaj ve söylem (ve bazen dış politika tercihleri) düzeyindedir. Çağa damgasını vuran dikta araçlarını ilk kez ve en radikal biçimde uygulayan, "sol" Rus Bolşevizmidir. "Sağ" İtalyan Faşizmi, Bolşeviklerin kitle ajitasyon yöntemlerini, Parti modelini, topyekün devrim anlayışını, hukuku ayaklar altına almaktaki cüretini bilinçli olarak kopya ederek İtalya koşullarına uyarlamıştır. Diğer ülkelerin çoğu, siyasi pratiklerinde Bolşevizmden çok İtalyan Faşizmini örnek alırlar. Bolşeviklerin "halk" ve "işçi sınıfı" retoriği yaygın olarak taklit edilir; ancak Faşizmin daha yalın, pragmatik devletçiliği, Tek Parti-Tek Şef rejimlerine daha kullanışlı bir yönetim modeli sağlar. Milliyetçi söylem, çoğu ülkede, kitleleri harekete geçirmekte Bolşeviklerin soyut enternasyonalizmine oranla daha elverişli bir yol olarak benimsenir. Alman Nazizmi ise, başlıca iki özelliğiyle 1930'ların "sağ" ve "sol" dikta rejimlerine (ve bu arada Sovyetler Birliğine) örnek oluşturur. Bunlardan ilki militarist amaçlara yönelik olarak topyekün sanayileşme çabası, ikincisi ise, ulusal azınlıkların, yerine göre sert veya yumuşak yöntemlerle tasfiyesidir.

Olay "Sosyalizm" ve "Faşizm" arasında bir ikileme indirgendiğinde, dönemin siyasi rejimlerinden bazılarını sınıflandırmakta zorluk çekilir. Örneğin Polonya'da Pilsudski diktatörlüğünü "Sosyalist" ve "Faşist" kalıplarından birine uydurmak güçtür. Almanya'da Nazi partisi, siyasi kimliğini "Ulusal Sosyalizm" olarak tanımlamıştır. Doğu Avrupa'nın "sağ" diktatörlüklerinin çoğu, din müessesesine yaklaşımlarında, Faşistlerden çok Bolşeviklere yakınlık gösterirler. Mussolini siyasi kariyerini "sol"da başlayıp "sağ"da bitirmiştir. "Sol" ve "sağ" etiketlerin ardındaki ortak öz kavrandığında, iki savaş arası dikta rejimlerine yön veren eğilimler daha iyi anlaşılacaktır.

Diktatörler geçidi

Rusya: 1917'de gerçekleşen Bolşevik devrimi, savaş-sonrası diktatoryal hareketlerin ilk ve en önemli modelini oluşturur. Sovyet rejimi, Tek Partiye dayalı devlet modelinin yeryüzündeki ilk (veya belki ikinci) örneğini vermenin yanısıra, 1 devrimci diktatorya kavramının - toplumsal amaçlar uğruna kişi ve kamu hukukunu çiğnemenin geçerli bir yol olduğu inancının - genel saygınlık kazanmasına da hizmet etmiştir. 1924'te Stalin'in başa geçmesiyle, lider-tanrı olgusunun yirminci yüzyıla özgü bazı formları (askerimsi üniforma; trenle yurt gezisi; lider portresinin her ev ve işyerine asılması; meydanlara lider heykellerinin dikilmesi; cadde ve kentlerin lider adıyla adlandırılması; lidere bağlılık yemini eden paramiliter gençlik örgütleri; kitlesel jimnastik gösterileri vb.) klasik ifadelerine kavuşurlar.

Bireyin toplum içindeki özerkliğinin başlıca dayanaklarından biri olan özel mülkiyeti tahrip etmekle Bolşevikler, homojen ve güdülebilir bir kitle toplumu elde etmek yönünde, eşine az rastlanır radikallikte bir adım atarlar. Marksist düşünceden miras aldıkları "işçi sınıfı" kavramı, 1917'den sonra pratikte fazla bir anlamı kalmamakla birlikte, Sovyet rejiminin ideolojik dayanaklarından birini oluşturmaya devam eder. Gerek rejimin Marksist kökleri, gerekse Rus devletinin çokuluslu yapısı, Rusya'nın milliyetçi bir söylemi reddederek bir çeşit "uluslarüstü" Sovyet vatanperverliğini vurgulaması sonucunu doğurur.

Rejimin burada saydığımız üç özgül yönü (özel mülkiyetin tahribi, işçi ayaklanması taraftarlığı, enternasyonalizm), gerçekte Bolşeviklere birçok açıdan benzer bir toplum idealini paylaşan savaş-sonrası siyasi hareketlerin çoğunun, pratikte Sovyet rejimine karşı düşmanca bir tavır almasına yol açtılar. Uygulamada SSCB yandaşlığı veya karşıtlığı dışında fazla bir anlam ifade etmeyen "sol-sağ" ayrımı, yapı ve işleyiş itibariyle birbirine benzeyen bir dizi rejim arasında suni bir ikilik oluşturdu.

İtalya: Benito Mussolini önderliğindeki Faşist hareket 1922'de iktidara geldi; 1925'te tüm muhalefet partilerini yasaklayarak Tek Parti yönetimini kurdu; 1925 ile 1928 arasında aldığı bir dizi yasal önlemle Faşist diktatörlüğü kurumsallaştırdı.

Mussolini'nin diktatörlüğünü hemen hemen hiç kan dökmeden kurması, 2 hareketin tüm dünyada belli bir sempati ile karşılanmasına yardımcı oldu. Ekonomik ve kültürel bakımlardan geri, tutucu, demoralize İtalyan toplumunu, kısa sürede ("trenlerin zamanında hareket etmesi" örneğiyle simgelenen) yeni bir ruh ve şevkle harekete geçirmeyi başarmış gözükmesi ise geniş takdir topladı. Sovyet modelinin kendine özgü ideolojik aşırılıklarından ötürü dünyada henüz yeterli destek görememiş olan totaliter felsefe, Mussolini sayesinde tüm dünyada saygınlık kazandı. Günümüzde "faşist" teriminin kazanmış olduğu olumsuz anlam, bu hareketin 1920'li yıllarda - ve özellikle "ilerici" ve aydın kesimlerde - sahip olduğu etkiyi bize unutturmamalıdır.

Ancak dış politikada İngiltere ve Fransa'yla girdiği çatışma nedeniyledir ki Mussolini,1930'lardan itibaren, Batı kamuoyunda puan kaybetti.

1920'ler Avrupası: "Ulusal" ve modernleşmeci diktatörlüklerin iki önemli örneği 1919'da Macaristan'da iktidarı ele alan Amiral Horthy rejimi ile 1926'da Polonya'da bir darbeyle başa geçen General Pilsudski yönetimi oldu. Polonya'dan birkaç hafta sonra Litvanya'da Antanas Smetona diktatörlüğünü ilan etti. Aynı yıl Arnavutluk'ta krallığını ilan eden Ahmed Zogo tüm siyasi partileri kapattı.

İtalyan faşizminden esinlenen bir dizi siyasi hareket özellikle Avrupa'nın katolik ülkelerinde siyasi yaşamda seslerini duyurdular. Fransa'da en ünlüsü Action Française olmak üzere bir dizi sağ-radikal hareket, Belçika'da Rexistler, Avusturya'da Sosyal-Hıristiyan Parti'nin kleriko-faşizmi anayasal çerçevenin çok dışına taşmadan totaliter bir anlayışı iktidara taşımaya çalıştılar. Portekiz'de 1926'da iktidarı ele alan askeri rejim kısa bir süre sonra faşist ideolojiye dayalı Yeni Devlet'i (Estado Novo) ilan ederken, İspanya'da Primo de Rivera'nın "sağ" totalitarizm denemesi, diktatörün 1929'daki zamansız ölümü üzerine geçici bir süre için sekteye uğradı.

Almanya: 1933'te Hitler'in iktidara gelmesi, tüm dünyada liberal demokrasilerin devrinin kapandığı inancına büyük bir ivme kazandırdı. Nazi rejimi, dönemin diğer dikta yönetimleriyle özünde paylaştığı "ulusal birlik" ve "topyekün devrim" fikirlerini Almanlara özgü bir sistemlilikle mantıki sonuçlarına götürmesiyle ünlendi. Bireyin kendini ulusal davaya "feda ettiği" bu rejimde, geleneksel hukukun, dinin, sanatın, kurumların ve ahlakın bir değeri olamayacağı açıktı. Avrupa tarihinde yüzyıllardan beri görülmemiş birtakım zulüm ve haksızlıklar, bu anlayış çerçevesinde makul sayıldı ve Alman toplumunun çok büyük bölümünün gönüllü desteğini aldı.

Nazilerin başlattığı olağanüstü ekonomik ve moral kalkınma hamlesi dikta rejimlerine tüm dünyada saygınlık kazandırırken, Führer'in gerek siyasi rakiplerini, gerekse ulusal idealin dışladığı unsurları - Yahudileri, komünistleri, çingeneleri, homoseksüelleri vb. - yoketmekte gösterdiği eşi görülmemiş kararlılık, Tek Parti devletlerine zengin bir ilham kaynağı oldu.

1930'lar Avrupası: İlahlaştırılan bir Önder rehberliğinde büyük bir ulusal Devrimi hayata geçirmeyi amaçlayan rejimler, İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda Avrupa ülkelerinin çoğunda iktidara geldi. Ulusal davayı benimsemeyen veya ona yabancı ve zararlı sayılan unsurlar "vatan haini" ilan edildiler. Ortak ideal uğruna bilim, sanat ve ahlakın geleneksel normlarından gitgide daha fazla sapan uygulamalar taraftar buldu.

1933'te Avusturya'da, aynı yıl Estonya'da, 1934'te Letonya'da parlamento ve siyasi partiler kapatılarak ulusal seferberlik rejimleri kuruldu. Bulgaristan'da elli yıllık liberal demokrasi geleneğini yıkarak 1934'te iktidara gelen Velçev-Giorgiev yönetimi, radikal inkılaplarla Bulgar ulusunun "yeniden doğuşunu" amaçladı; gençlik ve halk örgütlerine dayanan bir toplumsal mobilizasyon modelini benimsedi; ancak ertesi yıl kral Boris'in muhafazakâr darbesine yenik düştü.

Polonya'da Pilsudski'nin ilan ettiği ulusal "arınma" (sanacja) hareketi, kısır siyasi çekişmelerden bunalan ulusun, yeni bir ideal etrafında birleşmesini hedefledi. "Halkçı," fakat "ideoloji-üstü" olduğu ileri sürülen bir Devlet Partisi (BBWR) kuruldu. Alman, Musevi ve Rus azınlıklardan, Polonya ulusal idealini benimsemeleri talep edildi; okullarda Lehçe dışındaki dillerin öğretilmesi yasaklandı.

Litvanya'da 1938'de çıkarılan bir kanunla Tautos Vadas ("Halkın Rehberi") adını alan Smetona, Ulusal Cephe partisi dışındaki partileri yasakladı. Katolik kilisesinin geleneksel bir ağırlığa sahip olduğu bu ülkede anayasa değişikliğiyle din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı; kilise mallarına el kondu ve Katolik eğitim kurumları kapatıldı.

Gitgide radikal bir kesimin etkisi altına giren Macaristan'da, Macar ulusunun Orta Asya'ya dayandığı ileri sürülen tarih-öncesi kökleri yüceltildi; Macar dili yabancı etkilerden arındırıldı; Macar köy gelenekleri ve müziği araştırıldı. Hz. İsa ve Cengiz Han dahil, tarihteki önemli şahsiyetlerin Macar asıllı olduklarını "kanıtlayan" araştırmalar yaygınlık kazandı. Rejimin aşırı bir ucu, Katolik kilisesini gerici ilan ederek, eski Macar halk dinini canlandırmaya çalıştı; savaş tanrısı Hardur'a tapınma törenleri düzenlendi.

Portekiz'de Yeni Devlet bir dizi radikal ekonomik ve sosyal reforma girişti. Ulusal Kültür Hareketi başlatılarak, Portekiz ulusunun tarihteki büyük kahramanlıkları anımsandı. 1930'larda kurulan Ulusal Birlik Partisi, Portekiz gençliğini devrimin gerçek sahibi ilan etti; partiye bağlı olarak kurulan Portekiz Gençlik Hareketinde (Moçidade Portuguesa) genç kızların - mutaassıp Portekiz toplumunda ilk kez - erkeklerle birlikte paramiliter bir örgütlenmeye katılması, kitlesel jimnastik gösterilerinde yer alması sağlandı.

Yunanistan'da General Metaksas, "Yunan ulusunu ıslah ederek çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı" ve "Üçüncü Helen uygarlığını kurmayı" amaçlayan devrimini 1936'da başlattı. Siyasi partiler kapatıldı. Metaksas'a Rehber (Odigos), Ulusun Atası (Patir ethnis), En Büyük İşçi ve En Büyük Köylü unvanları verildi. Ulusal Gençlik Teşkilatı (EON) kurularak, rejimin temel direği ilan edildi. Rehber, başlattığı devrimin bekçiliğini Yunan gençliğine emanet etti.

İspanya'da üç yıl süren bir iç savaş sonunda iktidara gelen General Franco rejimi, geleneksel "sağ" bir askeri diktatörlükten radikal bir ideolojiye doğru evrildi. Faşist ideolojiyi benimseyen Falange, Tek Parti ilan edildi. Partinin amacı sadece siyasi bunalımı "ulusal disiplin" yoluyla çözmek değil, aynı zamanda İspanya'nın dört yüzyıllık gerileme sürecini tersine çevirerek "İspanyol ulusunun Avrupa'da layık olduğu üstün mevkie" gelmesini sağlamak idi. Katalan ve Bask kimliklerini kanlı bir şekilde ezmek, bu hedefe yönelik bir araç olarak algılandı. Parti programının önemli bir unsurunu oluşturan sendikalizm, bir yandan özel mülkiyeti korurken, bir yandan da "kapitalist sömürüyü" önleyen; işçi sınıfının "ulusal devleti kurma davasına entegral bir şekilde katılmasını" sağlayan bir önlem olarak sunuldu.

Romanya'da 1922-23'ten itibaren gizli ve silahlı bir örgütlenmeyle ülke yönetiminde söz sahibi olan Codreanu'nun Demir Muhafızlar hareketi, Romen ulusunun köklerine dönerek "arınmasını" ve "yeniden doğmasını" önerdi; bu çabada kiliseyi, burjuvaziyi, komünistleri ve Yahudileri başlıca engeller olarak algıladı. 1937'de kral Carol bir darbeyle örgütü tasfiye etmeyi denediyse de, Demir Muhafızların ülke yönetimindeki etkinliğini kırmayı başaramadı.

Ortak yönleri

Sayılan dikta denemelerinin, birbirinden farklı birçok özellik ve nüanslara sahip oldukları muhakkaktır. Ancak ortak bazı temalar belirgindir. Bunlar, modern (1918-sonrası) diktatörlükleri eski zaman müstebitlerinden, örneğin Neron'dan, Timurlenk'ten, IV Murat'tan, XIV Louis'den, Büyük Petro'dan, II Abdülhamid'den, net çizgilerle ayırırlar.

1. Ortak hedef, toplumu yerleşik alışkanlıklarından ve "köhne" kurumlarından topyekün arındırarak yeni bir ruh ve enerjiyle donatmak, ulusal amaçlar uğruna "harekete geçirmektir". Böylece kısa sürede dünyanın egemen uluslarının "düzeyine" ulaşmayı sağlayacak dev toplumsal adımlar atılabilecektir. Belli kurumların belli aksaklıklarını gidermeyi tasarlayan ıslahatçılığa (reformizme) kıyasla, topyekün değişimi hedefleyen bu eğilimi inkılapçılık (transformizm) diye adlandırabiliriz. "Kültür devrimi", "yenilenme", "ilerleme", "ulusal uyanış", "yeniden doğuş", "büyük ileri atılım" gibi temalar, bu düşünce tarzının tipik ifadeleridir.

Adı geçen rejimler, yerleşik toplumsal alışkanlık ve kurumlardan en az etkilendiği varsayılan toplum kesimi olan gençliğe olağanüstü bir siyasi misyon yüklerler. Özellikle Sovyet, İtalyan ve Alman rejimleri, Devlet Partisine bağlı gençlik örgütlerini, devletin başlıca ideolojik dayanaklarından biri olarak değerlendirmişlerdir.

2. "Köhne" kurum ve alışkanlıkların başlıcası sayılan dine yaklaşımda izlenen yüzeysel farklılıklar, temeldeki ortak bakış açısını gizler.

Sovyetlerde dinî kurum ve inançlara karşı açık düşmanlık ön plandadır. Nazi Almanya'sında kiliseler rejimin üstü örtülü baskılarına hedef olmuşlardır. İtalya, Avusturya ve İspanya'da ise, "sağ" rejim, ortak "sol" düşmana karşı kilisenin siyasi desteğini sağlama çabasına girişmiştir. "Solun" yöntemi, o halde, dinî inanç ve kurumların inkılaba direnişini kırmak ise; "sağın" yöntemi, onları inkılap davasının içine çekmek, ya da en azından inkılaba direnmemelerini sağlayacak tavizleri vermek diye tanımlanabilir. Her iki halde de din, siyasi ve milli davaya hizmet ettiği oranda yüceltilir, aksi halde "zararlı ideoloji" sayılarak lanetlenir. Ortak hedef, dinî inanç ve kurumların devlet güdümüne alınması, güdülemeyenlerin ise tasfiye edilmesidir.

3. Siyasi meşruiyet, "halka" (Sovyetlerde: "işçi sınıfına ve topraksız köylülere") dayandırılır. Modern diktatörler, iktidarı fetih, gelenek, din veya müktesep hak üzerine kuran eski zaman zorbalarından farklı olarak, plebisitler veya benzeri oylama yöntemleriyle halkın onayını almaya büyük önem verirler. Hepsi, bir çeşit "demokrasi" (devrimci demokrasi, ulusal demokrasi, halk demokrasisi, "Romen tipi demokrasi", korporatif demokrasi, öz hakiki demokrasi vb.) olmak iddiasındadır.

Halkçı yaklaşımın zorunlu bir sonucu olarak, siyasi uyarı ve propaganda işlevlerinin en küçük toplum birimine kadar örgütlenmesi hedeflenir. Diktatör, eski zaman zorbaları gibi siyasi muhaliflerini sindirmekle yetinmez; halkın tümünü kendi tarafına çekmeye çalışır. Halkı uyarmak ve yönlendirmek görevini üstlenen Parti, bundan ötürü olağanüstü önem kazanarak bazen devletin asli kurumlarının (ordu, polis ve bürokrasinin) dahi önüne geçer.

4. İnkılap projesi, bir yandan yenilenme ve değişimi hedeflerken, bir yandan da bunun, ulusun bir süredir bozulmuş/yozlaşmış/unutulmuş olan aslına ("ruhuna", "cevherine", "köklerine") dönüş olduğunu ileri sürer. Bu anlayışın ifadesi olan milliyetçilik, a) kendi ulusunun "aslı" itibariyle tüm diğer uluslara üstünlüğüne inanmayı, ve b) ülke içindeki asimile edilmemiş unsurlardan - azınlıklardan, Yahudilerden vb. - nefret etmeyi içerir.

Bu hususta tek istisna Sovyetler Birliğidir. Enternasyonalizm idealini uzun süre terketmeyen Sovyet rejimi, "Sovyet halkı" ve "Sovyet vatanseverliği" kavramlarını ön plana çıkaran ve ortak siyasi iradeye dayanan bir milliyetçilik türü oluşturmayı denemiş, ancak bunda çok başarılı olamamıştır.

5. Ortak ulusal hedefi bireysel hak ve çıkarların üstünde gören anlayış, ekonomide devlet güdümü taraftarıdır. Devletçilik, Sovyetler'deki gibi üretimin topyekün devlet kontrolüne alınması şeklini alabilir; ya da daha gelişkin bir yapıya sahip olan Alman ekonomisindeki gibi, finans sektörü ve sanayiciler Parti güdümündeki siyasi organların denetimi altına sokulabilir. Ancak her iki yaklaşım, bireyin mülkiyet hakkını ve girişim özgürlüğünü temel ilke sayan İngiliz/Amerikan liberalizmini kesinlikle reddeder.

6. Hanedanın temsil ettiği yerleşik çıkarlara, geleneklere ve dengelere karşı, topyekün toplumsal değişimi amaçlayan rejimlerin cumhuriyetçiliğe meyletmesi doğaldır. Uygulamada cumhuriyet, popülerlik ve/veya kaba güç dışında hiçbir meşru dayanağı olmayan siyasi liderlerin, devlet gücüne rakipsiz ve kısıtsız bir şekilde sahip olmalarını sağlayan bir teori olarak kullanılmıştır. Siyasi Liderin iktidarını daraltma veya tesirsiz bırakma potansiyeline sahip olan hükümdar, ya Rusya ve Portekiz'deki gibi alaşağı edilmiş; ya Almanya, İspanya ve Macaristan'daki gibi, kısa süre önce başkaları tarafından devrilmişken geri dönmesine izin verilmemiş, ya da İtalya ve Japonya'daki gibi marjinal bir konuma itilmiştir. Yukarıda saydığımız ondört Avrupa diktatörlüğünün sekizi resmen, ikisi fiilen cumhuriyet yönetimleridir.

1917 öncesinde Avrupa ve Asya'da sadece iki cumhuriyet (Fransa ve İsviçre) bulunduğu hatırlanmalıdır. 1917'yi izleyen yıllarda yeryüzünde - resmen veya fiilen - yeni kurulan yirmiye yakın cumhuriyetten ikisi (İrlanda ve Çekoslovakya) hariç tümü diktatörlük rejimleri olmuşlar veya kısa sürede diktatörlüğe dönüşmüşlerdir.

Saydığımız özellikleri,

1. inkılapçılık,

2. dinin devlet güdümüne alınması,

3. halkçılık,

4. milliyetçilik,

5. devletçilik ve

6. cumhuriyetçilik

olarak özetleyebiliriz.

Bu ilkelerin Cumhuriyet Halk Partisi'nin Altı Ok'uyla paralelliği dikkat çekicidir.

Türk inkılabının bakış açısı

Benzerlik, 1920 ve 30'lar Türkiye'sinin düşünür ve siyasetçilerinin de gözünden kaçmamıştır.

Kemalizmin önde gelen ideologlarından, CHP milletvekili ve partinin resmi organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay'a göre, Türk inkılap fırkasını "komünist ve faşist, yani eski bir nizamdan yeni bir nizama geçen memleketlerin" partilerinden örnek alarak kurmak gereklidir. "Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova'nın yığın terbiyesi metodları, devletçi Türk iktisatçılığı için Faşizmin korporasyon metodları" benimsenmelidir. 3

Daha 1923'te, CHP mebusu (bu yazıdan birkaç ay sonra Halk Partisi idare kuruluna seçilecek) Feridun Fikri Düşünsel, İtalyan faşizmini yeni kurulan cumhuriyet için model gösterir:

"Bütün Avrupa, faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle, sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin düşüncelere sevketti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır. Başlıcası vatanın ihtiyaçlarını hiçbir vakit şekli mülahazalara, indî nazariyelere feda etmemektir." 4

Türk Ocakları Büyük Reisi, Tek Parti döneminin ünlü hatibi, CHP milletvekili ve iki kez maarif vekili olan Hamdullah Suphi Tanrıöver'e göre,

"Faşizm bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. Bu milliyetçiliğin farikası [ayırıcı özelliği], milletin hakim ve mahkûm sınıflara ayırmak değil, her meslek erbabının umumi bir işbölümü içinde çalışma hakkını tanımak ve onun yükselmesini temin etmektir. [...] münevver ve milliyetperver bir gençliğin, İtalya toprakları üzerinde, sınıf gayz ve kininden doğan hareket karşısında derhal kendini toparlamasını ve Büyük Vatanperverin [Mussolini] doğru yolu gösteren emri altında, arzın medeniyet membalarından biri olan güzel memleketlerini siyanet edebilmelerini, hürmet ve takdir ile görmüşüzdür. Biz Faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında, hem mazimizi hem istikbalimizi görürüz." 5

Mussolini'nin önerdiği "totaliter devlet" ideali Kemalist aydın çevrelerde geniş ilgi görmüştür. Faşist liderin inancına göre totaliter devlet (lo stato totalitario), üretim, siyaset, din ve kültür dahil olmak üzere toplumsal yaşamın tüm cephelerini denetimi altına almalı; ortak bir iradenin emrinde, ortak bir ulusal amaca yöneltmelidir. Benzer bir görüşü, Cumhuriyet gazetesinin 3.11.1930 tarihli başyazısı şöyle ifade ediyor:

"Modern devletin ilk zamanlarında, mazinin hukuk zihniyetinden kendini kurtaramamış bazı millet vekilleri, Avrupa'da devletle milleti iki ayrı yapı şeklinde muhakeme etmişlerdi. Üstünden yıllar geçmiş, yosun bağlamış fikirler ile, bugün iş görmek imkânsız bir şeydir. Modern devlet tam sözü ile hakim bir müessesedir. İçilen suya, oturulan yere, tavanın yüksekliğine, pencerenin genişliğine, hulasa her şey karışır. Modern devlet, zaten her şeye karışmak için kurulmuştur." 6

1936'da Kemalizmi bütünsel bir doktrin olarak tanımlamaya çalışan Tekin Alp'e göre,

"Filhakika klasik demokrasinin artık modası geçtiği inkâr edilemez. En kültürlü milletler arasında birçokları klasik demokrasiyi silkip atmışlar ve mutlakiyet, diktatörlük ilh. gibi şekiller kabul etmişlerdir. Demokratik devlet telakkisine sadık kalan milletler arasında, bundan memnun bulunanlar nadirdir. Demokrasi, bazan oligarşi, bazan avamferiblik [popülizm] halinde tereddiye uğramakta [yozlaşmakta], ve o zaman, devlet, artık ne milletin hakiki mümessilleri tarafından, ne de milletin hakiki menfaatlerine uygun olarak idare edilmektedir. [...] Yüz binlerce kahraman, İnönü'nde, Sakarya'da, Domlupınar'da, kanını, akıbet bu neticeye varmak için dökmemiştir. Bunca fedakârlıklar bahasına yaptığımız inkılabı, medeni milletlerin büyük bir kısmında iflas etmiş olan [...] bir devlet şeklinde karar kılmak için yapmadık." 7

Türkiye deneyimi, çeşitli yönleriyle, dönemin diğer dikta rejimlerine de örnek olmuştur. 1933'te Cumhuriyetin onuncu yılı münasebetiyle CHP tarafından yayınlanan bir propaganda broşüründe, Alman şansölyesi Hitler'in şu sözlerine yer verilmektedir:

"Alamanya ve Türkiye ayni zamanda ve ayni derecede çökmüşlerdi. Türkiye mukaddes bir hamle ile kurtuldu. Bu netice, Alamanyanın kurtuluşu için başlattığımız milli hareketin mes'ut netice vereceği hakkında bize derin kanaat vermiştir. Filhakika Türkiye'de doğan ve parlayan Yıldız bize yolu gösteriyordu."8

Notlar

1. Sovyetlerden sonra yeryüzünün ikinci Tek Parti rejimi 5 Ocak 1925'te muhalif partileri resmen yasaklayan İtalya, üçüncüsü ise 2 Haziran 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapatan Türkiye'dir.

Tek Parti rejimini klasik istibdat rejimlerinden ayıran başlıca farklar arasında, a) göstermelik de olsa parlamentonun varlığı, ve b) rejimin yerel düzeyde örgütlenerek kitlesel destek sağlamaya çalışması sayılabilir.

Türkiye'de 1913-1918 arasında hüküm süren İttihat ve Terakki yönetimi, bazı bakımlardan yeryüzünün ilk Tek Parti rejimi sayılabilir. Ancak İttihat ve Terakki'nin "gizli örgüt" yapısından sıyrılarak gerçek bir kitle partisine dönüşememiş olması, bu yorumu zayıflatan bir faktördür.

2. İtalyan faşizmi (1943-45 Alman işgal dönemi hariç) siyasi nitelikli hiçbir idam kararı vermemiştir. 1924'te sosyalist milletvekili Matteotti'nin Faşist serserilerce öldürülmesi ve belki 1925'te liberal gazeteci-milletvekili Amendola'nın kimliği belirsiz kişilerce dövüldükten sonra ölmesi dışında, dikta rejiminin direkt olarak sorumlu tutulduğu siyasi cinayetler de yoktur.

3. Faşist Roma, Kemalist Tiran, 1931, s.171; Moskova-Roma, 1932, s. 5; aktaran Tunçay, Türkiye'de Tek Parti, s. 313.

4. Yenigün, 22.4.1923; aktaran Demirel, Birinci Meclis'te İkinci Grup, s. 529-530.

5. Türk Yurdu, Mayıs 1930; aktaran Tunçay, Türkiye'de Tek Parti, s. 297.

6. Cumhuriyet, 3.11.1930, M. Nermi imzalı başyazı. Bu yazıdan birkaç gün sonra Serbest Fırka kapatılarak Cumhuriyetin ilk güdümlü demokrasi deneyi sonlandırılacaktır.

7. Tekin Alp, Kemalizm, s. 206-207.

8. Cumhuriyet'in Şeref Kitabı, der. Dilipak, son sayfa (numarasız).

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53