Sonsöz

Kuşaklar boyu süren kulluk edebiyatının tahribatına rağmen, Kemal Atatürk'ün kişiliğinde hala övgüye değer bazı özellikler bulmamak elde değildir.

Türkiye Cumhuriyeti kurucusunun olağanüstü karizmasını teslim etmek zorundayız. Giriştiği işler ve aldığı riskler, şark standartlarının çok dışında bir cesaret, azim ve karakter gücünün göstergeleridir. İktidarını adım adım yaratırken sergilediği ustalık, eşine ender rastlanır bir siyasi zekâya, hatta dehaya işaret eder. Nutuk'un müthiş belagatini, etki hissetmeden okuyabilecek insan azdır.

Büyük bir ulusa, büyük bir maddi ve manevi serüveninde önderlik etmiştir. İnsanlara itaat ettirmekle kalmamış, onları başka türlü atmaya cesaret edemeyecekleri, hatta akıllarına bile getirmeyecekleri adımları atmaya sevketmiştir. Toplum, onun peşinden sürüklenmeye razı olmuş; kuvvetli adamlar, onun iradesine boyun eğmişlerdir. Bunları, yapılan işin büyüklüğünü ve karmaşıklığını anlamadan, trajedisini hissetmeden eleştirmek, dar bir anlayışın ve çorak bir ruhun ifadesi olurdu.

Atatürk'ün vatanseverliğini ("iyi niyetini") sorgulamak da anlamsızdır. Uygar, müreffeh, dinamik, akılcı ve güçlü bir toplum idealini benimsediği; yaptıklarının bu ideale hizmet edeceğine inandığı, ve çevresindekilerin bazılarını buna inandırmayı başardığı açıktır. İnandığı hedefler uğruna, eşine ender raslanır bir enerji ve yaratıcılıkla hareket etmiştir. Eğer yaptıkları, sonuçta, ifade edilen ideallere varamamış, hatta Türkiye'nin o ideale ulaşmasını güçleştirmiş veya engellemişse, bundan dolayı o idealin samimiyetinden kuşku duymak gerekmez. Çünkü doğru niyetle yanlış işler yapmak, insanoğlunun yazgısında vardır.

Kültürü kısıtlıdır. Askerlik dışında bir profesyonel eğitime sahip değildir. Ülkenin kaderine hükmetmeye başladığı güne kadar, askeri birliklere komuta etmek dışında bir idari veya siyasi deneyimi olmamıştır. Birkaç haftalık üç Avrupa ziyareti dışında, dünya görgüsü, Selanik ve Sofya'nın batısına geçmez. Rousseau'yu ve yüzyıl başının bazı radikal Fransız yazarlarının çevirilerini okumuştur; ancak Anglo-Sakson kültürü ile herhangi bir tanışıklığı yoktur. Hayranlığını çeken Batı'nın tarihi, dini, hukuku, siyasi felsefesi, edebiyatı, töreleri ve müziği hakkında ciddi bir bilgisi olduğunu gösterecek delil bulunmaz. Din, dil ve tarih konularında sahip olduğu fikirler, ortalama bir Türk askerinin entelektüel ufkunu çok aşmazlar. Danışman olarak etrafına topladıkları, genellikle bir-iki yabancı kitap okumuş olmak dışında bir uzmanlığı olmayan kişilerdir. Yurttaşlık bilgisi notlarını yazarken dayandığı kaynak, manevi kızının sörler ortaokulunda okumuş olduğu ders kitabıdır.

Askerlik dışında formel eğitimi olmayan bir insanın, dilden ekonomiye, dinden hukuka, diplomasiden eğitim politikasına kadar sayısız alanda aldığı son derece radikal kararları, tüm toplumsal sonuç ve uzantılarıyla değerlendirebildiğine ihtimal veremeyiz.

Ancak asıl sorun bu değildir. Sorun, değerlendirme ve eleştirme olanağı veren mekanizmaların kırılmış olmasıdır. Her türlü gerçek tartışma ortamı, 1923'ü izleyen terör yıllarında yokedilmiştir. Gazi'nin görüşlerini paylaşmayan herkes vatan haini ilan edilmiş, çevresinde dalkavuklar ve evet efendimcilerden başka kimse kalmamıştır. Dile ve tarihe meydan okumak gibi inanılmaz kararlar alınırken, üniversite çökertilirken, ülkenin demiryolu politikası batağa sürüklenirken, bir fantezi uğruna Batı ülkelerinin başlık modası yasal zorunluluk haline getirilirken, bunları eleştirebilecek, akıl ve izan yolunu gösterecek bir kamuoyu yoktur. Basın suskundur. Partiler yoktur. Bağımsız bir üniversite, devletten maaş almayan bir aydın sınıfı, devletten bağımsız güç kaynakları olan etkin sosyal zümreler yoktur. Yapılanlara karşı hukuk yolu kapalıdır. Hoşnutsuzluğu kanalize edebilecek bir muhalefet kalmamış, ülkeyi altüst etmeksizin kadroların değişimini sağlayabilecek olan siyasi kanallar tıkanmıştır. Yapılanların saçma olduğunu aklıbaşında herkesin görmesine izin verecek kavramlar ve değer yargıları çürütülmüştür. Uluslararası kamuoyunun yargılarına, ülkenin kapıları ve zihinleri kapatılmıştır. İnsanlara "hayır" deme gücünü verebilecek tüm siyasi, hukuki, ve en önemlisi vicdani dayanaklar yokedilmiş, en azından yıpratılmıştır.

Bütün bu koşullara rağmen, yaşamının son aylarına kadar hiç durmaksızın olumlu bir şeyler yapmaya çabalamış olmasını, Atatürk'ün kişisel büyüklüğüne - ve trajedisine - en büyük kanıt sayabiliriz.

II.

Bu çabanın Türkiye açısından doğurduğu sonuçlar olumlu değildir.

Türkiye Batılılaşma yönünde azımsanmayacak bir yol almıştır. Fakat bu yolda atılan ciddi ve kalıcı adımların hemen hepsi, Osmanlı reformunun veya 1950 sonrası çok parti döneminin eseridir. Tek Parti döneminin alfabe reformu, şapka inkılabı, Pazar tatili gibi sembolik "devrimlerinde", Batı uygarlığına ciddi bir açılımdan çok, iç siyaset mücadelelerinin kısır izlerini görebiliriz.

Ağır bir şovenizm perdesi, Cumhuriyetin Batılılık iddiasını örtmüştür. Türk toplumunda derin kökleri olan Batı düşmanlığının - "gâvur" tepeleme güdüsünün - şahlanışı olan Milli Mücadele, yeni rejimin meşruiyet kaynağı ve ideolojik referansı olarak benimsenmiştir. "Bir Türk dünyaya bedeldir" deyimiyle özetlenen anlayış ulusal bilince damgasını vurmuştur. Ulusal tarih "Türkler ve düşmanlar" boyutuna indirgenmiş; "yabancı" kökenli olan her şeyi toplumdan, ekonomiden, tarihten, hatta dilden ayıklamak milli ideal kabul edilmiştir. Sembolik bir Batı'yı hedef gösteren Tek Parti yılları, Türkiye'nin Batı ülkeleri ile somut ticari, kültürel, düşünsel, diplomatik ve insani ilişkilerinin yüz yıldan beri en düşük düzeyine indiği yıllar olmuştur.

Bugün Cumhuriyetin eğittiği kuşaklara egemen olan büyük siyasi akımların ortak paydası, Batı düşmanlığıdır: İslamcılık, Milliyetçilik ve Sosyalizm, evrensel uygarlığın yaratıcısı olan toplumlara karşı Türkiye'nin ufuklarını kapatma arzusunda birleşirler.

Laiklik adı altında Tek Parti Cumhuriyetinin uyguladığı politika, İslam dinini toplumsal yaşamdan tasfiye etme çabasıdır. Bunun bıraktığı boşlukta, peygamberi Atatürk ve kitabı Nutuk olan bir devlet dini ikame edilmeye çalışılmıştır.

Başarısızlıkla sonuçlanan bu çabanın tek kalıcı sonucu, İslamiyeti dar ve bağnaz bir kalıba hapsetmek, toplumsal elitle bağlantısını koparmak olmuştur.

20. yüzyıl başında dörtte bir oranında gayrımüslim nüfus barındıran Türkiye toplumu, bugün neredeyse tüm fertleri müslüman olan bir toplumdur. Bu ürkütücü dönüşümü başarmış olan kadroların ideolojik ve örgütsel mirasçısı olan Kemalist rejim, Türk toplumunu gayrımüslim unsurlardan arındırma sürecini bizzat sürdürüp sonuca vardırmakla, gerçek anlamda bir laikliğin - dindışı bir ulusal kimlik tanımının ve dinlerüstü bir devlet anlayışının - bu topraklarda yerleşmesini belki ebediyen engellemiştir.

Din kurumları, Osmanlı döneminde olmadığı oranda devlet mülkiyetine ve denetimine alınmış, İslam dini müstakil mali kaynaklarını, özerk eğitim kurumlarını yitirmiştir. Din üzerindeki vesayet gücünü sonuna kadar kullanan devlet, İslamiyetin kendi doğal mecraı içinde evrilmesine engel olmuş, din bünyesinde yeni arayış ve oluşumları a priori reddetmiştir. Bunun bir acı sonucu, yüzyıllardan beri İslam dünyasının entelektüel ve siyasi önderliğini yapmış olan bir ülkenin bugün İslam dünyasında, en azından entelektüel anlamda, marjinal bir konuma itilmiş olmasıdır. Türkiye'deki İslami oluşumları bugün "Suudi Arabistan'dan beslenmekle" suçlayanlar, beslenme ihtiyacını Arap çöllerinde gidermeye çalışan bu kesimleri kimin ve neden aç bıraktığı sorusuyla yüzleşmek zorundadırlar.

Kemalist devrimin " millet yarattığı" tezi, inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Anadolu ve Rumeli'nin müslüman halkı - "Türk" adını taşımasalar dahi - millet olmanın temel vasıflarına yüzlerce yıldan beri sahip olmuşlardır. Ortak bir kültürü ve yaşam tarzını benimsemişler, birbirlerini "biz"den saymışlar, ortak bir siyasi iradeye boyun eğmişler ve "biz"den olmayan bir siyasi iradenin yönetimine girmeyi en büyük toplumsal felaket olarak algılama eğilimini göstermişlerdir.

Bu eski ve köklü milletin modern çağa ayak uydurması için aşması gereken büyük sınav, aynı topraklarda yanyana yaşadığı gayrımüslim unsurları ortak bir milli kimliğe dahil edebilme sınavı idi. Modern devletin ihtiyaçları, farklı din ve kimliklere mensup uyrukların ortak bir vatandaşlık statüsünde toplanabilmesini, bu anlamda gerçek laikliğin tesisini gerektirmiştir. 19.cu yüzyılda bir "Osmanlı milleti" yaratma çabaları bu gayretin ifadesidir.

1908 ihtilaliyle başlayıp Cumhuriyetle noktalanan olaylar manzumesi, bu gayretin iflasını ifade eder. Gayrımüslimlerle aynı ulusal kimliği paylaşmayı gururuna yediremeyen Türk eliti, çareyi o unsurları Türkiye coğrafyasından topluca tasfiye etmekte bulmuştur. Jön Türk döneminde başlatılan tasfiye süreci, cumhuriyet döneminde bir milyonu aşkın Rumun Anadolu'dan ihracıyla amacına ulaşacak; varlık vergisi, 6-7 Eylül hadiseleri ve 1964 zorunlu göçüyle son kalan artıklar da milli bünyeden temizlenecektir.

Milli Mücadele ve Cumhuriyet, Müslüman Türk milletinin, Tanzimattan beri süren kabuk değiştirme çabasına "dur" dediği noktadır. Türk devrimi adı verilen süreç, gerçekte Türk milletinin modernleşmeyi başaramayışının hazin hikayesidir.

Aradan yetmiş yıl geçtikten sonra, yaldız döküldüğünde, geriye, yüzde doksan dokuz onda dokuzu müslüman olmakla "övünen" bir millet kalacaktır.

III.

Bugün Türkiye'de çağdaş, Batılı, liberal düşünceyi temsil eden insanların trajik çıkmazı, totaliter rejimler çağının bir liderini bayrak edinmiş olmaktır. Avrupa demokrasisi için Mussolini veya Franco ne kadar tuhaf bir simgeyse, Türk demokrasisi için Kemal Atatürk o denli çelişkili bir bayraktır. Çağdaş dünyanın yarım yüzyıldan beri terk ettiği bir zihniyet, Türkiye'de halen çağdaşlığın adı olarak anılmakta ve yüceltilmektedir.

Uluslararası platformlarda bu anlayış, ülkeyi yalnızlığa itmiştir: Nelson Mandela'nın almayı reddettiği Atatürk ödülü, Türkiye'yi dünyadan soyutlayan kavram kargaşasının çarpıcı bir örneğidir.

İçte modern ve özgür toplum yandaşları, zihin ve iradelerini felç eden bir çelişkiler dizisine saplanmışlardır.

Savundukları cumhuriyet, demokratik anlayışın inkârı üzerine kuruludur. Bu yüzden özgürlük inancının içtenliğinden kuşku duyulamayacak kişiler, "rejimi korumayı" görev saymakta; her siyasi ayrımda polisten, ordudan, "zinde güçlerden", devlet güvenlik mahkemesi savcılarından yana tavır almak zorunluğunu duymaktadırlar.

Bayrak edindikleri "laiklik", halk çoğunluğunun değer yargıları ve kültürüyle aralarına aşılmaz bir duvar koymuştur. Ait oldukları toplumu anlamaktan aciz oldukları gibi, o topluma önder ve örnek olma yeteneğini de kaybetmişlerdir.

Propaganda formüllerinden ve tabulardan örülmüş bir tarih öğretisi, kendilerini bu ülkenin tarihini anlamaktan - anlamak bir yana, merak etmekten - alıkoymuştur.

İçgüdüleşmiş bir milliyetçilik, aralarında en ufuklu olanların bile Batı uygarlığına samimi ve önyargısız yaklaşımını olanaksız kılmaktadır.

"Batı" adına savundukları şeyin, tüketim ekonomisinin nimetleri dışında elle tutulur bir içeriği kalmamıştır. O nimetleri de reddeden "has" Kemalistlerde Batı kavramı büsbütün kayıplara karışmış, yerini "kuvayı milliye ruhu" ile "kahrolsun emperyalizm"den yoğrulu ilkel bir şovenizme bırakmıştır.

Oysa Türkiye bugün çağdaş ve Batılı düşünceye her zamankinden daha muhtaçtır. Sınıfsal nefretten ve tepkici ideolojilerden oluşan büyük bir dalga toplumun derinliklerinden kabarmakta, ülkeyi karanlık bir serüvene sürüklemekle tehdit etmektedir.

Bu dalgaya direnebilecek olan insanlar, Türkiye'de ekonomik güce ve sosyal ayrıcalıklara sahiptir; yerleşik iktidar kurumlarının birçoğu ile iyi ilişkileri vardır. Basın ve üniversite ellerindedir. Fakat inançları yıpranmış, vicdani dayanakları tükenmiştir. Temsil ettikleri şeyler, pek çok insana sakat ve yetersiz görünmeye başlamıştır. "Demokrasi" platformunu karşı taraf hızla ele geçirmektedir. "Laiklik" henüz toplum çoğunluğunun desteğine sahiptir; fakat "yüzde doksandokuzu müslüman Türkiye" söyleminin genel kabul gördüğü bir ortamda, bu desteğin buharlaşması an meselesidir. Cumhuriyet elitinin öteden beri kendi tekelinde görmeye alıştığı "milliyetçilik" aslında karşı tarafın elini güçlendirmekte, gönülsüzce benimsediği modernizm kisvesini atıp gerçek kimliğiyle ortaya çıkacağı günü beklemektedir. Modern düşüncenin Türkiye'deki en doğal müttefiki olması gereken Batı kamuoyu ve etkili çevreleri ile Türk inteligensiası arasında derin ve karşılıklı bir güvensizlik vardır.

Tüm bu çelişkiler, Türkiye'de çağdaş düşünceyi felç etmiştir. O düşünceye önderlik edebilecek olanların siyasi tavırları inançsız, inançları tutarlılıktan yoksun ve kaypaktır.

Bu çıkmazı aşmak için, bir zihin devrimine gerek vardır. Türkiye'de çağdaş ve özgürlükçü düşünce, kendisini yetmiş veya seksen yıldan beri cenderesine alan ipoteği atmalı, Türk modernleşmesinin tarihi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmelidir.

Ancak bu kambur atıldıktan sonradır ki, Kemal Atatürk adındaki parıltılı ve trajik insan, gerçek boyutlarında ele alınabilir; Türkiye gibi toplumlarda yüzyılda bir yetişen bu büyük kabiliyet, olağanüstü ihtirasları ve olağanüstü hatalarıyla, tarihte ait olduğu yere konabilir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53